<?xml version="1.0" encoding="iso-8859-9"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[ELTCafe.Net - Düz Yazılar]]></title>
		<link>http://www.eltcafe.net/</link>
		<description><![CDATA[ELTCafe.Net - http://www.eltcafe.net]]></description>
		<pubDate>Fri, 30 Jul 2010 15:16:03 +0300</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Babamı İstiyorum!!]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5093</link>
			<pubDate>Tue, 29 Sep 2009 23:26:36 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5093</guid>
			<description><![CDATA[Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki <br />
çocuğunu kapının önünde beklerken buldu.<br />
Çocuk babasına, "Baba bir saatte ne kadar para<br />
kazanıyorsun" diye sordu... Zaten yorgun gelen <br />
adam, "Bu senin işin değil" diye cevap verdi. <br />
Bunun üzerine çocuk "Babacım lütfen, bilmek <br />
istiyorum" diye üsteledi. Adam "İllâ da bilmek<br />
istiyorsan 20 milyon" diye cevap verdi. Bunun<br />
üzerine çocuk "Peki bana 10 milyon borç <br />
verir misin" diye sordu. Adam iyice sinirlenip,<br />
"Benim senin saçma oyuncaklarına veya<br />
benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi,<br />
derhal odana git ve kapını kapat" dedi.<br />
Çocuk sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı.<br />
Adam sinirli sinirli "Bu çocuk nasıl böyle şeylere<br />
cesaret eder." diye düşündü. Aradan bir saat<br />
geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşti ve<br />
çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını <br />
düşündü, "Belki de gerçekten lazımdı"...<br />
Yukarı çocuğunun odasına çıktı ve kapıyı açtı... <br />
Yatağında olan çocuğa, "Uyuyor musun" diye<br />
sordu. Çocuk "Hayır" diye cevap verdi... <br />
"Al bakalım, istediğin 10 milyon. Sana<br />
az önce sert davrandığım için üzgünüm. <br />
Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim" dedi... <br />
Çocuk sevinçle haykırdı, "Teşekkürler <br />
babacığım"... Hemen yastığının altından <br />
diğer buruşuk paraları çıkardı. Adamın<br />
suratına baktı ve yavaşça paraları saydı.<br />
Bunu gören adam iyice sinirlenerek, "Paran <br />
olduğu halde neden benden para istiyorsun?... <br />
Benim, senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak<br />
vaktim yok" diye kızdı... Çocuk "Param vardı<br />
ama yeterince yoktu " dedi ve yüzünde <br />
mahcup bir gülücükle paraları <br />
babasına uzattı; "İşte 20 milyon... <br />
Şimdi bir saatini alabilir miyim babacım?..."<br />
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki <br />
çocuğunu kapının önünde beklerken buldu.<br />
Çocuk babasına, "Baba bir saatte ne kadar para<br />
kazanıyorsun" diye sordu... Zaten yorgun gelen <br />
adam, "Bu senin işin değil" diye cevap verdi. <br />
Bunun üzerine çocuk "Babacım lütfen, bilmek <br />
istiyorum" diye üsteledi. Adam "İllâ da bilmek<br />
istiyorsan 20 milyon" diye cevap verdi. Bunun<br />
üzerine çocuk "Peki bana 10 milyon borç <br />
verir misin" diye sordu. Adam iyice sinirlenip,<br />
"Benim senin saçma oyuncaklarına veya<br />
benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi,<br />
derhal odana git ve kapını kapat" dedi.<br />
Çocuk sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı.<br />
Adam sinirli sinirli "Bu çocuk nasıl böyle şeylere<br />
cesaret eder." diye düşündü. Aradan bir saat<br />
geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşti ve<br />
çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını <br />
düşündü, "Belki de gerçekten lazımdı"...<br />
Yukarı çocuğunun odasına çıktı ve kapıyı açtı... <br />
Yatağında olan çocuğa, "Uyuyor musun" diye<br />
sordu. Çocuk "Hayır" diye cevap verdi... <br />
"Al bakalım, istediğin 10 milyon. Sana<br />
az önce sert davrandığım için üzgünüm. <br />
Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim" dedi... <br />
Çocuk sevinçle haykırdı, "Teşekkürler <br />
babacığım"... Hemen yastığının altından <br />
diğer buruşuk paraları çıkardı. Adamın<br />
suratına baktı ve yavaşça paraları saydı.<br />
Bunu gören adam iyice sinirlenerek, "Paran <br />
olduğu halde neden benden para istiyorsun?... <br />
Benim, senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak<br />
vaktim yok" diye kızdı... Çocuk "Param vardı<br />
ama yeterince yoktu " dedi ve yüzünde <br />
mahcup bir gülücükle paraları <br />
babasına uzattı; "İşte 20 milyon... <br />
Şimdi bir saatini alabilir miyim babacım?..."<br />
]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kaymakamdan başka hepimiz mevaşiyiz!]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5035</link>
			<pubDate>Sat, 12 Sep 2009 01:30:37 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5035</guid>
			<description><![CDATA[   Sultan II. Abdülhamit Han zamanında bir nüfüs sayımı yapılması kararlaştırılır. Ecnebi sefirler hakana, hazır sayım yapılırken bir de mevaşî(büyükbaş hayvan) sayımı yapılmasını tavsiye ederler. Hakan,insanlar ile hayvanların aynı sistem içinde ve eş zamanlı olarak sayılmasının onur kırıcı olduğunu belirterek mevaşi sayımını daha evvel yapılmasını uygun görür. Bunun için vilayet ve kazalara telgraflar gönderilir. Meğer bir kazanın kaymakamı o sırada izinde imiş. Vekalet eden zat, alaydan yetişenlerden, kaymakamla hiç geçinemeyen cahil bir adammış. Mevaşî kelimesinin ne anlama geldiğini bilmediği gibi araştırmaya dahi ihtiyaç durmamış. Onu ''üstün gayret sahibi vatandaş'' falan zannetmiş olsa gerek ki, telgraf metnini okuduktan sonra, ''Bunun ucunda yine ya bir nişan, ya bir taltif vardır! İhsan-ı şahaneyi bu sefer de ben kapayım,'' diye hemen cevabî telgrafı yazıp göndermiş:<br />
<br />
Ser-kurenâ-yı hazret-i padişahîye, maruzat-ı kemîmeleridir:<br />
(Burada kaymakamdan başka hepimiz mevaşiyiz!)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[   Sultan II. Abdülhamit Han zamanında bir nüfüs sayımı yapılması kararlaştırılır. Ecnebi sefirler hakana, hazır sayım yapılırken bir de mevaşî(büyükbaş hayvan) sayımı yapılmasını tavsiye ederler. Hakan,insanlar ile hayvanların aynı sistem içinde ve eş zamanlı olarak sayılmasının onur kırıcı olduğunu belirterek mevaşi sayımını daha evvel yapılmasını uygun görür. Bunun için vilayet ve kazalara telgraflar gönderilir. Meğer bir kazanın kaymakamı o sırada izinde imiş. Vekalet eden zat, alaydan yetişenlerden, kaymakamla hiç geçinemeyen cahil bir adammış. Mevaşî kelimesinin ne anlama geldiğini bilmediği gibi araştırmaya dahi ihtiyaç durmamış. Onu ''üstün gayret sahibi vatandaş'' falan zannetmiş olsa gerek ki, telgraf metnini okuduktan sonra, ''Bunun ucunda yine ya bir nişan, ya bir taltif vardır! İhsan-ı şahaneyi bu sefer de ben kapayım,'' diye hemen cevabî telgrafı yazıp göndermiş:<br />
<br />
Ser-kurenâ-yı hazret-i padişahîye, maruzat-ı kemîmeleridir:<br />
(Burada kaymakamdan başka hepimiz mevaşiyiz!)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İmana Geliş..]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=4786</link>
			<pubDate>Fri, 31 Jul 2009 23:13:18 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=4786</guid>
			<description><![CDATA[Bir gün Hz. Ali Efendimiz, namaz çıkmış giderken müşriklerden biriyle karşılaşır. <br />
<br />
<br />
Müşrik Hz. Ali Efendimize şöyle der:<br />
<br />
&#8220;Ya Ali! Şu sizin halinize bakıyorum da düşünüyorum. Ahiret var, insan bu dünyada yaptıklarından bir bir hesab verecek diye, namaz kılıyorsunuz, oruç tutuyorsunuz; Cennet var, Cehennem var diyorsunuz... Ben bunların hiç birine inanmıyorum. Hem aramızda ne fark var, sen de yaşıyorsun, ben de yaşıyorum. Sizin bu kadar çabanız nedir? Her gün vaktinde namaz kılacağım, oruç tutacağım diye bu kadar çaba niye?<br />
<br />
<br />
Hz. Ali Efendimiz bütün bunları vakar ve sükûnetle dinledikten sonra şu cevabı verir: <br />
<br />
&#8220;Ey kâfir! Farz et ki, öldükten sonra dirilmek yok. (Var ya!) Bizim imanımız var. Farz et ki senin dediğin gibi dirilmek yok. Senin dediğin çıkarsa, o zaman ben bu yaptıklarımdan ne kaybederim. Namaz kılıyorum, dinimin emrini yerine getiriyorum, oruç tutuyorum. Bunlar benim kulluk vazifemdir. Bundan dünyada hiçbir zarar görmüyorum.<br />
<br />
"Evet, ölümden sonra dirilmek, hesaba çekilmek, cennete veya cehenneme girmek, ya senin dediğin gibi yoktur; (biz iman ediyoruz vardır). Önce senin dediğinin doğru olduğunu düşünelim. Ölümden sonra ahiret hayatı yoksa seninle biz aynı durumdayız. Sana da mükâfat ve ceza yok bize de mükâfat ve ceza yok. Bu arada bizim Yüce ALLAH için kıldığımız namazların, yaptığımız ibadetlerin, hayır ve iyiliklerin, güzel ahlakın, verdiğimiz zekât ve sadakaların bize bir zararı olmaz. Tam aksine dünyada da huzurlu, mutlu bir yaşam sürmemizi sağlıyor.<br />
<br />
Ahirette bir zararım olur mu, ne dersin?<br />
... Adam biraz düşündükten sonra, olmaz, dedi.<br />
Oruç tutuyorum. Burada senin gözünde bir zarar görüyor musun? Hayır der. Zekât veriyorum, hem dinimin emrini yerine getiriyorum, hem de fakir, muhtaç insanlara yardım etmiş oluyorum. Bundan benim kaybım olur mu? Ne dersin? Kâfir hayır, olmaz, der.<br />
Ya ahiret varsa! Burada yaptıklarından hesab varsa, imandan, namazdan, oruçtan, zekâttan haktan, hukuktan, insan yaptığı işlediği her davranıştan hesaba çekilirse, ya bütün bunlar varsa! (Ki var.)<br />
<br />
O zaman ey kafir, o zaman senin halin nice olur?<br />
Ömrünü puta tapmakla geçiren ihtiyar müşrik, uzun uzun, derin derin düşünmeye başlar... <br />
<br />
Adam, biraz durdu, düşündü ve sonra: "Vallahi, her iki durumda da siz kârdasınız, gerçekten ahiret varsa vay bizim hâlimize! Diyerek Hz. Ali (Radiyallahü Anh) dizlerine kapanarak.<br />
<br />
Ve Hz. Ali&#8217;nin önüne diz çökerek:<br />
Ya Ali! Evet, varsa der! Sizin dediğiniz gibiyse!...<br />
<br />
Öldükten sonra yeniden dirilir, ALLAH'ın huzuruna çıkarsam o vakit benim halim nice olur? Der ve derhal iman eder...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bir gün Hz. Ali Efendimiz, namaz çıkmış giderken müşriklerden biriyle karşılaşır. <br />
<br />
<br />
Müşrik Hz. Ali Efendimize şöyle der:<br />
<br />
&#8220;Ya Ali! Şu sizin halinize bakıyorum da düşünüyorum. Ahiret var, insan bu dünyada yaptıklarından bir bir hesab verecek diye, namaz kılıyorsunuz, oruç tutuyorsunuz; Cennet var, Cehennem var diyorsunuz... Ben bunların hiç birine inanmıyorum. Hem aramızda ne fark var, sen de yaşıyorsun, ben de yaşıyorum. Sizin bu kadar çabanız nedir? Her gün vaktinde namaz kılacağım, oruç tutacağım diye bu kadar çaba niye?<br />
<br />
<br />
Hz. Ali Efendimiz bütün bunları vakar ve sükûnetle dinledikten sonra şu cevabı verir: <br />
<br />
&#8220;Ey kâfir! Farz et ki, öldükten sonra dirilmek yok. (Var ya!) Bizim imanımız var. Farz et ki senin dediğin gibi dirilmek yok. Senin dediğin çıkarsa, o zaman ben bu yaptıklarımdan ne kaybederim. Namaz kılıyorum, dinimin emrini yerine getiriyorum, oruç tutuyorum. Bunlar benim kulluk vazifemdir. Bundan dünyada hiçbir zarar görmüyorum.<br />
<br />
"Evet, ölümden sonra dirilmek, hesaba çekilmek, cennete veya cehenneme girmek, ya senin dediğin gibi yoktur; (biz iman ediyoruz vardır). Önce senin dediğinin doğru olduğunu düşünelim. Ölümden sonra ahiret hayatı yoksa seninle biz aynı durumdayız. Sana da mükâfat ve ceza yok bize de mükâfat ve ceza yok. Bu arada bizim Yüce ALLAH için kıldığımız namazların, yaptığımız ibadetlerin, hayır ve iyiliklerin, güzel ahlakın, verdiğimiz zekât ve sadakaların bize bir zararı olmaz. Tam aksine dünyada da huzurlu, mutlu bir yaşam sürmemizi sağlıyor.<br />
<br />
Ahirette bir zararım olur mu, ne dersin?<br />
... Adam biraz düşündükten sonra, olmaz, dedi.<br />
Oruç tutuyorum. Burada senin gözünde bir zarar görüyor musun? Hayır der. Zekât veriyorum, hem dinimin emrini yerine getiriyorum, hem de fakir, muhtaç insanlara yardım etmiş oluyorum. Bundan benim kaybım olur mu? Ne dersin? Kâfir hayır, olmaz, der.<br />
Ya ahiret varsa! Burada yaptıklarından hesab varsa, imandan, namazdan, oruçtan, zekâttan haktan, hukuktan, insan yaptığı işlediği her davranıştan hesaba çekilirse, ya bütün bunlar varsa! (Ki var.)<br />
<br />
O zaman ey kafir, o zaman senin halin nice olur?<br />
Ömrünü puta tapmakla geçiren ihtiyar müşrik, uzun uzun, derin derin düşünmeye başlar... <br />
<br />
Adam, biraz durdu, düşündü ve sonra: "Vallahi, her iki durumda da siz kârdasınız, gerçekten ahiret varsa vay bizim hâlimize! Diyerek Hz. Ali (Radiyallahü Anh) dizlerine kapanarak.<br />
<br />
Ve Hz. Ali&#8217;nin önüne diz çökerek:<br />
Ya Ali! Evet, varsa der! Sizin dediğiniz gibiyse!...<br />
<br />
Öldükten sonra yeniden dirilir, ALLAH'ın huzuruna çıkarsam o vakit benim halim nice olur? Der ve derhal iman eder...]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hoş bir kahve anısı okumak ister misiniz?]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=4589</link>
			<pubDate>Mon, 13 Jul 2009 11:55:53 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=4589</guid>
			<description><![CDATA[Bir okuyucumuz, İtalya&#8217;da bir kafede geçtiği bilgisine yer verdiği hoş bir anekdot göndermiş. Okuduğunuzda, olay her ne kadar Venedik&#8217;te geçiyorsa da, geçmişimizdeki altın sayfalardan bir tabloyu hatırlatan çarpıcı bir olay olduğunu göreceksiniz.<br />
Ona geçmeden önce, dostluk üzerine kaleme aldığım bir yazıdan sonra rahmetli dedesine ait bir hatırasını bizimle paylaşan tanınmış iş kadınlarımızdan değerli bir dostumuzun hoş bir kahve anısına yer verelim:<br />
&#8220;...Kahve deyince rahmetli dedem gelir aklıma... Akşam namazına yakın işleri hafifler, bağda en sevdiği heybetli dut ağacının altına, geleni gideni görmek için yüzü bağ kapısına dönük otururdu... Komşu bağlarda da durum aynı olduğu için o saatler kadınların yemek hazırlığı yaptığı, erkeklerinse kahve içip dinlenme saatleriydi. Dedemin misafirlerinin geldiği ve onun en sevdiği saatlerdi. Bağdan, bahçeden, üzümden, elmadan, böcekten, ilaçtan, hastalıktan, ara ara siyasetten konuşulan saatler...  <br />
 Bizde kahve yaz -kış mangalda yapılır... Kapıdan sohbetini sevdiği ve kendisi ile oturmaktan keyif aldığı bir arkadaşı görününce babam içeri, &#8216;Hanıııım kahveyi küle koy...&#8217; diye seslenirdi; Ama işi varsa, ya da sohbetini sevmediği biri uğrarsa, bu defa sohbet kısa sürsün, çok oyalanmadan kalksın diye bu defa içeriye; &#8216;Hanııııım kahveyi ateşe koy...&#8217; diye seslenirdi.&#8221; <br />
Sevgili dostumuz mailinin sonuna şu notu eklemiş: &#8220;Bir gün gelin de kahveyi küle koyalım inşallah...&#8221; <br />
Hatırı 40 yıl sürecek bir kahve daveti ancak bu kadar zarif yapılabilirdi. Geciktiğimin farkındayım. Birgün muhakkak uğrayacağım inşaallah.<br />
Şimdi gelelim, okuyucumuzun gönderdiği, olay Venedikte geçmesine rağmen, aslında anlatılanlar düne ait değerlerimizi yansıtan tam bir Osmanlı adetini çağrıştıran olaya...<br />
Sözünü edeceğimiz olay daha önce başka bir yerde yer aldı mı bilemiyorum ama, okuyucumuz mailinde şunları aktarmış:<br />
İtalya'da Venedik&#8216;in kenar mahallelerinden birinde, bir Cafe-Barda, espressolarimizi içiyorduk.<br />
İçeri giren müşterilerden biri, barmene "due caffee, uno sospeso" (iki kahve, biri askıda) dedi, iki kahve parası verdi, bir kahve içip gitti. Barmen de duvar üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağıt astı.<br />
Biraz sonra içeri iki kişi girdi. Onlar da &#8220;trio caffee, uno sospeso" (üç kahve, biri askıda) dediler. Üç kahve parası verdiler ve iki kahve içtikten sonra gittiler. Barmen "askı&#8220; ya yine bir küçük kağıt astı. Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyordu. <br />
Bir süre sonra kahveye, üstü başı biraz eski-püskü, belli ki yoksul bir kişi girdi ve barmen&#8217;e "uno caffee sospeso "(askıdan bir kahve) dedi.<br />
Barmen hemen bir kahve hazırladı ve müşterinin önüne koydu. Yoksul kişi kahvesini içtikten sonra para ödemeden çıktı, gitti. Barmen ise duvardaki askıya taktığı kağıtlardan birini kopardı, parçalayıp çöp kutusuna attı.<br />
Bu gözlemimizin sonunda, örnek alınması gereken bir öğrendik.<br />
Kahve içmek birçok Batı ülkesinde hayatın ayrılmaz bir parçası olan önemli bir kültürdür. Güne kahve içmeden asla başlamazlar.<br />
Kahvenizin parası ödendi...<br />
Yukarıdaki örnekte de görüldüğü gibi, kahve içebilecek kadar parası olmayan kişilere yardım edebilecek düzeydeki imkan sahibi kişiler, kendileri bir kahve parası fazla ödeyerek tanımadıkları insanlara kahve ısmarlamış oluyorlar.<br />
Kahve ısmarladıkları muhtaç kişiyi görmedikleri için bu insanlar daha mutlu oluyorlar, kimden geldiğini bilmedikleri bu ikramı kabul eden kişiler ise huzurlu oluyor.<br />
Yardım eden ile alan arasında, bu caffe-bar'daki garson gibi, köprü görevi yapan kişilerin ise güler yüzlü ve sevgi dolu olmaları gerekiyor.<br />
İçeri giren yoksul bir kişinin "Bana askıda kahve var mı?" diye sormasına gerek bırakmamak için, "askıda kahve olduğunu" belirten kağıt parçalarını kolaylıkla görünebilen bir yere asmak ise bu olgunun çok zarif bir bölümünü oluşturuyor. Muhtaç olanı incitme ihtiyacını karşılamak gerekiyor.<br />
Okuyumuz mailinde, &#8220;Bizler de benzer askılara birşeyler asamaz mıyız?&#8221; diye sormuş.<br />
Maili okuduktan sonra çevremle paylaştığımda birçok yerde benzer geleneklerin sürdüğünü, özellikle ticari itibar sahibi hakkaniyete uygun çalışan fırınlarda bu tür geleneklerin yaşatıldığını öğrendim.<br />
Konuyu uzatmak istemiyorum ama, yukarıdaki anekdotu ilk okuduğumda benzer insani meziyetlere işaret eden tarihimizden çok sayıda örnek ve konunun bamteline dokunan hadis şerifler geldi aklıma.<br />
Demek güzel sözlerin akıllarda olması veya çerçeveletip duvarlara asılması yetmiyor... Hayata hakim de kılmak gerekiyor...<br />
Bu tür hayırlı örneklerin paylaşılması ve ruhlarda oluşturduğu esinti ile kişiliğin birer parçası haline getirilmesi daha yaşanılası bir toplum ve dünya oluşturma adına önemli katkı görebilir.<br />
Tanımadığımız birine ilk kahvemizi, çayımızı veya ekmeğimizi ısmarlamaya hazır mıyız?<br />
Sigara hariç... <br />
Nedenini biliyorsunuz... Hafta sonu bu konuda yeni bir dönem başlıyor.<br />
Prof. Dr. Osman ÖZSOY &#8211; Haber7]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bir okuyucumuz, İtalya&#8217;da bir kafede geçtiği bilgisine yer verdiği hoş bir anekdot göndermiş. Okuduğunuzda, olay her ne kadar Venedik&#8217;te geçiyorsa da, geçmişimizdeki altın sayfalardan bir tabloyu hatırlatan çarpıcı bir olay olduğunu göreceksiniz.<br />
Ona geçmeden önce, dostluk üzerine kaleme aldığım bir yazıdan sonra rahmetli dedesine ait bir hatırasını bizimle paylaşan tanınmış iş kadınlarımızdan değerli bir dostumuzun hoş bir kahve anısına yer verelim:<br />
&#8220;...Kahve deyince rahmetli dedem gelir aklıma... Akşam namazına yakın işleri hafifler, bağda en sevdiği heybetli dut ağacının altına, geleni gideni görmek için yüzü bağ kapısına dönük otururdu... Komşu bağlarda da durum aynı olduğu için o saatler kadınların yemek hazırlığı yaptığı, erkeklerinse kahve içip dinlenme saatleriydi. Dedemin misafirlerinin geldiği ve onun en sevdiği saatlerdi. Bağdan, bahçeden, üzümden, elmadan, böcekten, ilaçtan, hastalıktan, ara ara siyasetten konuşulan saatler...  <br />
 Bizde kahve yaz -kış mangalda yapılır... Kapıdan sohbetini sevdiği ve kendisi ile oturmaktan keyif aldığı bir arkadaşı görününce babam içeri, &#8216;Hanıııım kahveyi küle koy...&#8217; diye seslenirdi; Ama işi varsa, ya da sohbetini sevmediği biri uğrarsa, bu defa sohbet kısa sürsün, çok oyalanmadan kalksın diye bu defa içeriye; &#8216;Hanııııım kahveyi ateşe koy...&#8217; diye seslenirdi.&#8221; <br />
Sevgili dostumuz mailinin sonuna şu notu eklemiş: &#8220;Bir gün gelin de kahveyi küle koyalım inşallah...&#8221; <br />
Hatırı 40 yıl sürecek bir kahve daveti ancak bu kadar zarif yapılabilirdi. Geciktiğimin farkındayım. Birgün muhakkak uğrayacağım inşaallah.<br />
Şimdi gelelim, okuyucumuzun gönderdiği, olay Venedikte geçmesine rağmen, aslında anlatılanlar düne ait değerlerimizi yansıtan tam bir Osmanlı adetini çağrıştıran olaya...<br />
Sözünü edeceğimiz olay daha önce başka bir yerde yer aldı mı bilemiyorum ama, okuyucumuz mailinde şunları aktarmış:<br />
İtalya'da Venedik&#8216;in kenar mahallelerinden birinde, bir Cafe-Barda, espressolarimizi içiyorduk.<br />
İçeri giren müşterilerden biri, barmene "due caffee, uno sospeso" (iki kahve, biri askıda) dedi, iki kahve parası verdi, bir kahve içip gitti. Barmen de duvar üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağıt astı.<br />
Biraz sonra içeri iki kişi girdi. Onlar da &#8220;trio caffee, uno sospeso" (üç kahve, biri askıda) dediler. Üç kahve parası verdiler ve iki kahve içtikten sonra gittiler. Barmen "askı&#8220; ya yine bir küçük kağıt astı. Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyordu. <br />
Bir süre sonra kahveye, üstü başı biraz eski-püskü, belli ki yoksul bir kişi girdi ve barmen&#8217;e "uno caffee sospeso "(askıdan bir kahve) dedi.<br />
Barmen hemen bir kahve hazırladı ve müşterinin önüne koydu. Yoksul kişi kahvesini içtikten sonra para ödemeden çıktı, gitti. Barmen ise duvardaki askıya taktığı kağıtlardan birini kopardı, parçalayıp çöp kutusuna attı.<br />
Bu gözlemimizin sonunda, örnek alınması gereken bir öğrendik.<br />
Kahve içmek birçok Batı ülkesinde hayatın ayrılmaz bir parçası olan önemli bir kültürdür. Güne kahve içmeden asla başlamazlar.<br />
Kahvenizin parası ödendi...<br />
Yukarıdaki örnekte de görüldüğü gibi, kahve içebilecek kadar parası olmayan kişilere yardım edebilecek düzeydeki imkan sahibi kişiler, kendileri bir kahve parası fazla ödeyerek tanımadıkları insanlara kahve ısmarlamış oluyorlar.<br />
Kahve ısmarladıkları muhtaç kişiyi görmedikleri için bu insanlar daha mutlu oluyorlar, kimden geldiğini bilmedikleri bu ikramı kabul eden kişiler ise huzurlu oluyor.<br />
Yardım eden ile alan arasında, bu caffe-bar'daki garson gibi, köprü görevi yapan kişilerin ise güler yüzlü ve sevgi dolu olmaları gerekiyor.<br />
İçeri giren yoksul bir kişinin "Bana askıda kahve var mı?" diye sormasına gerek bırakmamak için, "askıda kahve olduğunu" belirten kağıt parçalarını kolaylıkla görünebilen bir yere asmak ise bu olgunun çok zarif bir bölümünü oluşturuyor. Muhtaç olanı incitme ihtiyacını karşılamak gerekiyor.<br />
Okuyumuz mailinde, &#8220;Bizler de benzer askılara birşeyler asamaz mıyız?&#8221; diye sormuş.<br />
Maili okuduktan sonra çevremle paylaştığımda birçok yerde benzer geleneklerin sürdüğünü, özellikle ticari itibar sahibi hakkaniyete uygun çalışan fırınlarda bu tür geleneklerin yaşatıldığını öğrendim.<br />
Konuyu uzatmak istemiyorum ama, yukarıdaki anekdotu ilk okuduğumda benzer insani meziyetlere işaret eden tarihimizden çok sayıda örnek ve konunun bamteline dokunan hadis şerifler geldi aklıma.<br />
Demek güzel sözlerin akıllarda olması veya çerçeveletip duvarlara asılması yetmiyor... Hayata hakim de kılmak gerekiyor...<br />
Bu tür hayırlı örneklerin paylaşılması ve ruhlarda oluşturduğu esinti ile kişiliğin birer parçası haline getirilmesi daha yaşanılası bir toplum ve dünya oluşturma adına önemli katkı görebilir.<br />
Tanımadığımız birine ilk kahvemizi, çayımızı veya ekmeğimizi ısmarlamaya hazır mıyız?<br />
Sigara hariç... <br />
Nedenini biliyorsunuz... Hafta sonu bu konuda yeni bir dönem başlıyor.<br />
Prof. Dr. Osman ÖZSOY &#8211; Haber7]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sevgiyi yüklemek için ne yapmak lazım?]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=4146</link>
			<pubDate>Sun, 24 May 2009 10:33:51 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=4146</guid>
			<description><![CDATA[Müşteri: Çok fazla teknik bilgim yok. SEVGİ yüklemek için ne yapmam gerekiyor?<br />
<br />
Yetkili: İlk olarak KALBİM dosyasını açmanız lazım. Açtınız mı?<br />
<br />
Müşteri: Evet açıldı. Ancak şu anda GEÇMİŞ_ACILAR.EXE, DÜŞÜK<br />
_GÜVEN.EXE, HASET.EXE ve GÜCENME.EXE isimli programlar da çalışıyor. Onlar çalışırken SEVGİ yükleyebilir miyim?<br />
<br />
Yetkili: Problem değil. Yüklediğiniz anda SEVGİ otomatik olarak GEÇMİŞ_ACILAR.EXE'yi silecektir. Gerçi bir süre geçici hafızada kalabilir ama artık diğer programları etkilemez. SEVGİ er veya geç DÜŞÜK_GÜVEN.EXE' yi silerek YÜKSEK_GÜVEN.EXE isimli bir modül yükleyecektir.Ancak siz, HASET.EXE VE GÜCENME.EXE' yi mutlaka kendiniz kapatmalısınız. <br />
Bu programlar SEVGİ 'nin yüklenmesine engel olurlar. Onları kapatabilir misiniz lütfen?<br />
<br />
Müşteri: Tamam kapattım, SEVGİ otomatik olarak yüklenmeye başladı.  Bu normal mi? <br />
<br />
Yetkili: Evet ama unutmayın ki bu sadece temel program.Üst sürümlerinin yüklenmesi için başka kalplerle bağlantı kurmanız gerekiyor.<br />
<br />
Müşteri: Haydaa... Daha şimdiden hata mesajı verdi. <br />
<br />
Yetkili: Mesaj ne diyor? <br />
<br />
Müşteri: Hata-999! Program iç sistemde çalışmıyor! Bu ne demek?<br />
<br />
Yetkili: Endişelenmeyin, bu çok rastlanan bir sorun, çözümü de var. Hata mesajı, SEVGİ programının başka kalplerde çalışmaya hazır olduğunu ancak sizin kalbinizde çalışmadığını söylüyor. Biraz karmaşık bir programcılık dili oldu galiba...Sade bir dille şöyle diyor: Programın başkalarını sevebilmesi için önce sizin kendi sisteminizi sevmeniz gerektiğini' söylüyor. <br />
<br />
Müşteri: Peki ne yapmam gerekiyor?<br />
<br />
Yetkili: 'Kendimi Kabullenme' isimli dosyanın içinde bulacağınız KENDİNİ_AFFETME.DOC, KENDİNE_GÜVENME.TXT, DEĞER_BİLME.TXT VE İYİLİK.DOC isimli dosyaların üzerine tıklayıp hepsini KALBİM dosyasına kopyalayın. <br />
<br />
Müşteri: Tamam. Başka bir şey var mı?<br />
<br />
Yetkili: Şimdi çalışacaktır gerçi ama,biz ilerisi için de tedbir alalım... <br />
SÜREKLİ_KENDİNİ_ELEŞTİR_HAYATI_ZEHİR_ET.EXE diye çok uzun isimli bir dosya vardır. Onu bütün sistemde tarayın ve gördüğünüz her dosyadan silin, sonra çöp kutunuzdan da atarak tamamen kaybolduğundan emin olun! <br />
<br />
Müşteri: Yaptım. Hey harika... Neler oluyor?..KALP temiz dosyalarla doluyor. GÜLÜMSEME.MPG monitöre geldi. SICAKLIK.COM, BARIŞ.EXE ve MEMNUNİYET.COM hepsi KALP' e yerleşiyor. <br />
<br />
Yetkili: Güzel, demek ki SEVGİ yüklendi ve çalışıyor. Şu andan itibaren her şeyle başa çıkabilmeniz gerekiyor. Yalnız telefonu kapatmadan önce son bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. <br />
<br />
Müşteri: Nedir?<br />
<br />
Yetkili: SEVGİ programı ücretsizdir. Onu ve onun tüm modüllerini tanıştığınız herkese verin. Karşılığında onlar da başkalarıyla paylaşacak ve sonunda size tertemiz modüller olarak dönecektir... Mutluluklar... <br />
<br />
Müşteri: Teşekkürler. Size de mutluluklar...<br />
<br />
(Alıntı)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Müşteri: Çok fazla teknik bilgim yok. SEVGİ yüklemek için ne yapmam gerekiyor?<br />
<br />
Yetkili: İlk olarak KALBİM dosyasını açmanız lazım. Açtınız mı?<br />
<br />
Müşteri: Evet açıldı. Ancak şu anda GEÇMİŞ_ACILAR.EXE, DÜŞÜK<br />
_GÜVEN.EXE, HASET.EXE ve GÜCENME.EXE isimli programlar da çalışıyor. Onlar çalışırken SEVGİ yükleyebilir miyim?<br />
<br />
Yetkili: Problem değil. Yüklediğiniz anda SEVGİ otomatik olarak GEÇMİŞ_ACILAR.EXE'yi silecektir. Gerçi bir süre geçici hafızada kalabilir ama artık diğer programları etkilemez. SEVGİ er veya geç DÜŞÜK_GÜVEN.EXE' yi silerek YÜKSEK_GÜVEN.EXE isimli bir modül yükleyecektir.Ancak siz, HASET.EXE VE GÜCENME.EXE' yi mutlaka kendiniz kapatmalısınız. <br />
Bu programlar SEVGİ 'nin yüklenmesine engel olurlar. Onları kapatabilir misiniz lütfen?<br />
<br />
Müşteri: Tamam kapattım, SEVGİ otomatik olarak yüklenmeye başladı.  Bu normal mi? <br />
<br />
Yetkili: Evet ama unutmayın ki bu sadece temel program.Üst sürümlerinin yüklenmesi için başka kalplerle bağlantı kurmanız gerekiyor.<br />
<br />
Müşteri: Haydaa... Daha şimdiden hata mesajı verdi. <br />
<br />
Yetkili: Mesaj ne diyor? <br />
<br />
Müşteri: Hata-999! Program iç sistemde çalışmıyor! Bu ne demek?<br />
<br />
Yetkili: Endişelenmeyin, bu çok rastlanan bir sorun, çözümü de var. Hata mesajı, SEVGİ programının başka kalplerde çalışmaya hazır olduğunu ancak sizin kalbinizde çalışmadığını söylüyor. Biraz karmaşık bir programcılık dili oldu galiba...Sade bir dille şöyle diyor: Programın başkalarını sevebilmesi için önce sizin kendi sisteminizi sevmeniz gerektiğini' söylüyor. <br />
<br />
Müşteri: Peki ne yapmam gerekiyor?<br />
<br />
Yetkili: 'Kendimi Kabullenme' isimli dosyanın içinde bulacağınız KENDİNİ_AFFETME.DOC, KENDİNE_GÜVENME.TXT, DEĞER_BİLME.TXT VE İYİLİK.DOC isimli dosyaların üzerine tıklayıp hepsini KALBİM dosyasına kopyalayın. <br />
<br />
Müşteri: Tamam. Başka bir şey var mı?<br />
<br />
Yetkili: Şimdi çalışacaktır gerçi ama,biz ilerisi için de tedbir alalım... <br />
SÜREKLİ_KENDİNİ_ELEŞTİR_HAYATI_ZEHİR_ET.EXE diye çok uzun isimli bir dosya vardır. Onu bütün sistemde tarayın ve gördüğünüz her dosyadan silin, sonra çöp kutunuzdan da atarak tamamen kaybolduğundan emin olun! <br />
<br />
Müşteri: Yaptım. Hey harika... Neler oluyor?..KALP temiz dosyalarla doluyor. GÜLÜMSEME.MPG monitöre geldi. SICAKLIK.COM, BARIŞ.EXE ve MEMNUNİYET.COM hepsi KALP' e yerleşiyor. <br />
<br />
Yetkili: Güzel, demek ki SEVGİ yüklendi ve çalışıyor. Şu andan itibaren her şeyle başa çıkabilmeniz gerekiyor. Yalnız telefonu kapatmadan önce son bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. <br />
<br />
Müşteri: Nedir?<br />
<br />
Yetkili: SEVGİ programı ücretsizdir. Onu ve onun tüm modüllerini tanıştığınız herkese verin. Karşılığında onlar da başkalarıyla paylaşacak ve sonunda size tertemiz modüller olarak dönecektir... Mutluluklar... <br />
<br />
Müşteri: Teşekkürler. Size de mutluluklar...<br />
<br />
(Alıntı)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[göz hizası]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=4094</link>
			<pubDate>Tue, 19 May 2009 18:26:19 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=4094</guid>
			<description><![CDATA[Yazan: Doğan Cüceloğlu<br />
Kaliforniya' da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi' nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan<br />
bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı.<br />
<br />
Bu genç bayanın şuözelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o<br />
alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün<br />
bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, 'Armudun iyisini ayılar yer' düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş,şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi.<br />
 <br />
Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra<br />
öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor.<br />
 <br />
Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti:<br />
 <br />
'Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum?<br />
 'Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini<br />
 'Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?<br />
 Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan<br />
 kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak<br />
 kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda<br />
 Sally'nin mahremiyetine 'burnumu sokuyordum.'<br />
 Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, 'O şahane bir insan;<br />
 o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim' dedi.<br />
 <br />
O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının<br />
 erkeğine, 'Sen benim kahramanımsın' duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım.<br />
 <br />
'Nasıl yani?' dedim.<br />
 'Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa<br />
ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor. Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu,<br />
hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor.'<br />
 <br />
Kendime kızdım.Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım.Ben güya en yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu 'ayı' olarak görüyordum. İçimdeki<br />
pislikten utandım. Bir süre sonra Sally'nin içinde yetiştiği aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, 'Armudun iyisini ayılar yer' diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık, sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally'nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı.<br />
 <br />
<br />
Birkaç hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los<br />
Angeles'in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum. 'Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir, ' dedi ve iki gün sonra, 'Ailemle konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler,'dedi. Dört-beş hafta sonra San Francisco'ya gidecektim, Sally'nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.Bu planımı Sally'e söylediğimde Sally, 'O gün ben de aileme gidecektim;isterseniz beraber gidebiliriz, ' dedi. Ailesine haberverdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. <br />
<br />
Long Beach'ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında<br />
Sally'nin ağabeyi Brian'ın evine vardık. Sally'nin babası George orada<br />
buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi.Brian'ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı.Ziyaret ettiğim bu güler yüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimiçekti. Bunlardan ilki, Sally'nin babası George'untorunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış olduğu belliydi. Sally'ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. 'Evet' yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum.<br />
<br />
'Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım.<br />
 Biz böyle biliyoruz', dedi. Tüylerim diken diken oldu.Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara<br />
kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına<br />
kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki<br />
öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz çökerek konuşan dede George'a 'Beyefendi, çocukların göz<br />
hizasına inerek konuşuyorsunuz!' dedim. Bana biraz şaşkınlıkla<br />
gülümseyerek, 'Tabii, onlar küçük insanlar!' yanıtını verdi. Öyle<br />
bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki 'Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde<br />
 bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?' diyordu.<br />
O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.<br />
 <br />
Bu güler yüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally'nin ağabeyi<br />
Brian'ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles'ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14'te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı: <br />
<br />
'Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat baş başa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary'le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.<br />
 <br />
Brian'ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. Brian'ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, bir 'keşke' olmayacak.<br />
 <br />
Sally'e sordum: 'Baban seninle randevulaşır mıydı?'<br />
'Evet', dedi, 'yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla baş başa zaman geçirirdi. Ve ilave etti, 'Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!'. Gülümseyerek, <br />
'Nereden biliyorsun?' diye sordum.<br />
'Biz Frank'le konuştuk' diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.<br />
 <br />
Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın<br />
karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce<br />
kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı.<br />
 <br />
Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı. Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, 'bundan sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, 'Ne yapabilirim? ' sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir.<br />
 <br />
Sally'nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun<br />
davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally,içinde yetiştiği ailede, var oluşun beş boyutunu da doya, doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, 'Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın', mesajı alır ve çocuğun CAN'ı beslenir.<br />
 <br />
Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, 'Seninle zaman geçirmek istiyorum,seni özledim', mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, 'Ben sevilmeye layık biriyim!' diye yoğrulur.<br />
 <br />
Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras,var oluşun beş<br />
boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN'dır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Yazan: Doğan Cüceloğlu<br />
Kaliforniya' da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi' nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan<br />
bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı.<br />
<br />
Bu genç bayanın şuözelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o<br />
alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün<br />
bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, 'Armudun iyisini ayılar yer' düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş,şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi.<br />
 <br />
Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra<br />
öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor.<br />
 <br />
Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti:<br />
 <br />
'Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum?<br />
 'Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini<br />
 'Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?<br />
 Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan<br />
 kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak<br />
 kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda<br />
 Sally'nin mahremiyetine 'burnumu sokuyordum.'<br />
 Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, 'O şahane bir insan;<br />
 o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim' dedi.<br />
 <br />
O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının<br />
 erkeğine, 'Sen benim kahramanımsın' duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım.<br />
 <br />
'Nasıl yani?' dedim.<br />
 'Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa<br />
ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor. Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu,<br />
hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor.'<br />
 <br />
Kendime kızdım.Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım.Ben güya en yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu 'ayı' olarak görüyordum. İçimdeki<br />
pislikten utandım. Bir süre sonra Sally'nin içinde yetiştiği aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, 'Armudun iyisini ayılar yer' diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık, sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally'nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı.<br />
 <br />
<br />
Birkaç hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los<br />
Angeles'in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum. 'Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir, ' dedi ve iki gün sonra, 'Ailemle konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler,'dedi. Dört-beş hafta sonra San Francisco'ya gidecektim, Sally'nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.Bu planımı Sally'e söylediğimde Sally, 'O gün ben de aileme gidecektim;isterseniz beraber gidebiliriz, ' dedi. Ailesine haberverdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. <br />
<br />
Long Beach'ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında<br />
Sally'nin ağabeyi Brian'ın evine vardık. Sally'nin babası George orada<br />
buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi.Brian'ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı.Ziyaret ettiğim bu güler yüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimiçekti. Bunlardan ilki, Sally'nin babası George'untorunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış olduğu belliydi. Sally'ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. 'Evet' yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum.<br />
<br />
'Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım.<br />
 Biz böyle biliyoruz', dedi. Tüylerim diken diken oldu.Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara<br />
kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına<br />
kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki<br />
öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz çökerek konuşan dede George'a 'Beyefendi, çocukların göz<br />
hizasına inerek konuşuyorsunuz!' dedim. Bana biraz şaşkınlıkla<br />
gülümseyerek, 'Tabii, onlar küçük insanlar!' yanıtını verdi. Öyle<br />
bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki 'Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde<br />
 bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?' diyordu.<br />
O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.<br />
 <br />
Bu güler yüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally'nin ağabeyi<br />
Brian'ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles'ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14'te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı: <br />
<br />
'Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat baş başa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary'le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.<br />
 <br />
Brian'ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. Brian'ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, bir 'keşke' olmayacak.<br />
 <br />
Sally'e sordum: 'Baban seninle randevulaşır mıydı?'<br />
'Evet', dedi, 'yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla baş başa zaman geçirirdi. Ve ilave etti, 'Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!'. Gülümseyerek, <br />
'Nereden biliyorsun?' diye sordum.<br />
'Biz Frank'le konuştuk' diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.<br />
 <br />
Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın<br />
karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce<br />
kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı.<br />
 <br />
Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı. Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, 'bundan sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, 'Ne yapabilirim? ' sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir.<br />
 <br />
Sally'nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun<br />
davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally,içinde yetiştiği ailede, var oluşun beş boyutunu da doya, doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, 'Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın', mesajı alır ve çocuğun CAN'ı beslenir.<br />
 <br />
Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, 'Seninle zaman geçirmek istiyorum,seni özledim', mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, 'Ben sevilmeye layık biriyim!' diye yoğrulur.<br />
 <br />
Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras,var oluşun beş<br />
boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN'dır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bilgisayar ve İman (mutlaka sonuna kadar okuyun)]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=4030</link>
			<pubDate>Thu, 14 May 2009 21:40:39 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=4030</guid>
			<description><![CDATA[[/size][size=medium]<br />
Cami imamı Abdullah hoca , bir iş için resmi dairelerden birine gider. <br />
Kendisinden TC kimlik numarası istenince, en yakın internet- cafenin yolunu tutmak zorunda kalır. <br />
Cafenin kapısından girerken levhada yazılı isim 'fesubhânallah' lar,estagfirullah'lar çektirir hoca efendiye, hem de peşpeşe: <br />
CEN.NET CAFE <br />
Cafe işleten delikanlıya: <br />
- Evlâdım T.C. kimlik numarası istediler benden, yardımcı olabilir misin? <br />
- Tabi amcacım, siz şuraya oturun, şu işimi hemen bitirip sizinle ilgilenirim. <br />
Abdullah hoca başlar beklemeye. Böylelikle bulundugu mekânı inceleme fırsatı da geçer eline. <br />
Demek ki gençlerin girip bir türlü çıkmak bilmedikleri, internet-cafe denilen yer burasıdır. <br />
Gözüne takılan her detaydan rahatsız olarak, huzursuz bakışlarla etrafını süzer durur. <br />
Evin bodrumunda kurduğu fare tuzakları gelir aklına. Küçücük bir peynire tutsak olan fareler <br />
nasıl kapandan çıkamıyorlarsa, ayrı telden, ayrı telden oyunlara yakalanan gençlerin de <br />
buradan çıkamadıklarını düşünür. Bir 'fesubhanallah' <br />
Bir 'fesubhânallah' daha çeker ve: <br />
- Ähir zaman fitneleri işte canım, der kendi kendine.<br />
Hoca efendinin huzursuz olduğunu fark eden delikanlı hemen bir çay söyleyince, kendisine ikram edilmesinden memnun olur. <br />
En azından bu da bir hürmet ifadesidir. 'Aferin' derken içinden, hayıflanır, istemeden: <br />
- Yazık oluyor bu gençlere, hayatlarını heder ediyorlar. <br />
Boşa hayıflanmanın, vah vah demenin, bir faydası olmayacağını bildiği için, delikanlıyla hasbihal etmeye karar verir: <br />
- Delikanlı sana bir şey soracağım ama bilmem ne düşünürsün? <br />
- Buyurun amca, ne soracaktınız? <br />
- Sen Allah'ı bilir misin? <br />
Birbirine girmiş, hiçbir şekle benzetemediği jöleli saçları, <br />
her baktığında bir 'fesubhanallah' daha çektiği sakal şekliyle bu delikanlıdan aldığı cevap, hoca efendiyi pek şaşırtır. <br />
Cafeyi işleten delikanlı gülümseyen gözlerle bakarak: <br />
- Kul, kendisini yoktan var edip hayat bahşeden, düşünecek akıl, görecek göz veren Rabbini  nasıl bilmez amca? <br />
Hayretle sormaktan alamaz kendisini: <br />
- Biliyor musun? Peki neyle biliyorsun Allah'ı, bana bir anlatır mısın? <br />
Delikanlı eliyle cafedeki bilgisayarları göstererek cevap verir: <br />
- Bu bilgisayar ile biliyorum amca. <br />
- Bunlarla mı? Pek anlayamadım. <br />
- Bu bilgisayarların varlığı benim nazarımda Allah'ın varlığının en açık delillerinden biridir. <br />
Bilgisayar kullananlar gayet iyi bilirler amca,böyle bir makine, ancak bir mühendis ve üstün bir teknoloji ile var olabilir. <br />
Ateistin en önde gidenine sorsan, bu zımbırtının tesadüf eseri oluşmayacağını, <br />
mutlaka birisi tarafindan yapılmış olduğunu söyler sana. <br />
Meselâ Darwin kalkıp dirilse, şu laptopu göstersen, desen ki: <br />
'Bu Älet, şu hesap makinesinin tesadüfler zinciriyle evrimleşmiş hâlidir.' Darwin bile 'çüş lan deve' der. <br />
Abdullah Hoca delikanlının anlattıklarından hoşlanmıştır. Keyiflenir: <br />
- Bilgisayarın kendiliğinden yapıldığını kabul etmeyen adam, onu yapan insanın yaratılmış olduğuna gelince kıvırıveriyor değil mi evlâdım? <br />
- Bak amca, burada 20 tane bilgisayar var, bunlar bir sistemle birbirine bağlı, hepsi bir program tarafından idare ediliyor. <br />
Bu sistemi ben kurdum, burayı ben çekip çeviriyorum. Buradaki düzen benden sorulur;  <br />
Bazen oyun oynayıp, interneti kullanıp para ödemeden sıvışmaya kalkanlar oluyor. <br />
Hemen yakaliyorum onları. 'Gel bakalım! Nereye gidiyorsunuz böyle? <br />
Buranın nimetlerinden faydalanıp başıboş bırakılacağınızı mı zannettiniz? <br />
'Paramız yok abi! ' derlerse; 'Yok öyle yağma! ' deyip cezalandırıyorum. <br />
İnternet-cafeyi temizletiyorum: paspas yapıyorlar, camları silip tuvaleti temizlettiriyorum. <br />
Bir saat oyunun, internetin bedeli olur, bunun hesabı sorulur da, sayısız nimetlerle dolu koca bir ömrün hesabını sormazlar mı insana? <br />
Bir cafenin bile işlerini düzenleyen, tertip eden biri varken, koca kâinatı kusursuz işleyen bu  sisteminin bir kurucusu olmaz mı? <br />
Olmaz diyenin ahmaklığını bütün noterler tasdik etmez mi? <br />
- Vallahi evlâdım pek takdir ettim seni. Peki Allah'ı nasıl bilirsin, neye benzetirsin? <br />
-Ben Allah'ı hiçbir şeye benzetmeden bilirim amca. <br />
- Bunun böyle olacağını nasıl bildin evlâdım? <br />
Delikanlı eliyle bilgisayarları işaret etti: <br />
- Yine bunlar sağ olsun. Bu bilgisayarları yapan mühendisler başka, bilgisayarlar başkadır. <br />
Birbirlerine benzemezler. <br />
Programı yazan insan başkadır, ortaya konulan program ise bambaşka. <br />
Bilgisayarda yüklenmiş bilgiler vardır, fakat benim bilmem yine başkadır. <br />
Kamerası vardır, ses düzeni vardiır, ama benim gözlerim ve duyup konuşmam farklıdır. <br />
Abdullah amca çocuğun feraset ve anlayışını çok beğenmişti. <br />
Sorduğu sorulara aldığı cevaplar, gayet mantıklıydı ve berrak bir imana işaret ediyordu. <br />
Aslında buradaki işi bitmiş, kimlik numarasını çoktan almıştı; ama muhabbete devam etmek istedi. <br />
- Peki varlığına inandığın Rabbin için ne yapman gerektiğine dair ne biliyorsun? <br />
- Ne yapmam gerektiğini biliyorum amca, fakat ne kadarını yapabildiğim hususunda <br />
kendimi yeterli görmüyorum. <br />
- Ne bildiğini söylersen, neler yapabileceğine dair yardımcı olabilirim belki evlâdım. <br />
- Neler yapmam gerektiğine dair şuradan biliyorum amca: <br />
Öncelikle, Rabbim bana bir gönül vermiş. Kendisini bilmeyi nasip edip muhabbetini gönlüme yerleştirmiş. <br />
Ben de gönlümde sadece O'na ve sevdiklerine yer vermeliyim, <br />
O'nun istemeyeceği şeyleri gönlümden uzak tutmalıyım. <br />
İkinci olarak bana verdiği dili razı olmayacağı sözlerden korumalıyım. Her zaman O'nu  soylemeli, O'nu anlatmalıyım. <br />
Son olarak bana verdiği bu bedeni onun razı olacağı şekilde kullanmalı, bir gün toprak olacak vücudumu <br />
O'nun yolunda eskitmeliyim. Benim bildigim bundan ibaret.<br />
- Ee evlâdım daha ne yapacaksın, başka bir şey kalmadı ki! <br />
- Efendim yapmalıyım, etmeliyim diyorum ama, bal demekle ağız tatlanmıyor ki! <br />
Gidilecek yolu bilmek ayrı, usuluyle yolda yürüyebilmek apayrı bir şey<br />
Yine bilgisayar tabirleriyle söylemek gerekirse, <br />
Şeytan denilen melun HACKER, benim sistemimde ki NEFS virusunu aktif hale getiriyor. <br />
Üstesinden gelebilene aşk olsun. Etkili bir antivirus programı bulmam lazım belki de.. <br />
- Ben biliyorum, dedi Abdullah Hoca ve ekledi: ""NAMAZ""<br />
- Eveeet amca, ""NAMAZ"" anti-virus programlarından birisidir. <br />
Hayat sistemine kurup, günde beş kere de bağlanırız <br />
Böylece sürekli güncellenir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[[/size][size=medium]<br />
Cami imamı Abdullah hoca , bir iş için resmi dairelerden birine gider. <br />
Kendisinden TC kimlik numarası istenince, en yakın internet- cafenin yolunu tutmak zorunda kalır. <br />
Cafenin kapısından girerken levhada yazılı isim 'fesubhânallah' lar,estagfirullah'lar çektirir hoca efendiye, hem de peşpeşe: <br />
CEN.NET CAFE <br />
Cafe işleten delikanlıya: <br />
- Evlâdım T.C. kimlik numarası istediler benden, yardımcı olabilir misin? <br />
- Tabi amcacım, siz şuraya oturun, şu işimi hemen bitirip sizinle ilgilenirim. <br />
Abdullah hoca başlar beklemeye. Böylelikle bulundugu mekânı inceleme fırsatı da geçer eline. <br />
Demek ki gençlerin girip bir türlü çıkmak bilmedikleri, internet-cafe denilen yer burasıdır. <br />
Gözüne takılan her detaydan rahatsız olarak, huzursuz bakışlarla etrafını süzer durur. <br />
Evin bodrumunda kurduğu fare tuzakları gelir aklına. Küçücük bir peynire tutsak olan fareler <br />
nasıl kapandan çıkamıyorlarsa, ayrı telden, ayrı telden oyunlara yakalanan gençlerin de <br />
buradan çıkamadıklarını düşünür. Bir 'fesubhanallah' <br />
Bir 'fesubhânallah' daha çeker ve: <br />
- Ähir zaman fitneleri işte canım, der kendi kendine.<br />
Hoca efendinin huzursuz olduğunu fark eden delikanlı hemen bir çay söyleyince, kendisine ikram edilmesinden memnun olur. <br />
En azından bu da bir hürmet ifadesidir. 'Aferin' derken içinden, hayıflanır, istemeden: <br />
- Yazık oluyor bu gençlere, hayatlarını heder ediyorlar. <br />
Boşa hayıflanmanın, vah vah demenin, bir faydası olmayacağını bildiği için, delikanlıyla hasbihal etmeye karar verir: <br />
- Delikanlı sana bir şey soracağım ama bilmem ne düşünürsün? <br />
- Buyurun amca, ne soracaktınız? <br />
- Sen Allah'ı bilir misin? <br />
Birbirine girmiş, hiçbir şekle benzetemediği jöleli saçları, <br />
her baktığında bir 'fesubhanallah' daha çektiği sakal şekliyle bu delikanlıdan aldığı cevap, hoca efendiyi pek şaşırtır. <br />
Cafeyi işleten delikanlı gülümseyen gözlerle bakarak: <br />
- Kul, kendisini yoktan var edip hayat bahşeden, düşünecek akıl, görecek göz veren Rabbini  nasıl bilmez amca? <br />
Hayretle sormaktan alamaz kendisini: <br />
- Biliyor musun? Peki neyle biliyorsun Allah'ı, bana bir anlatır mısın? <br />
Delikanlı eliyle cafedeki bilgisayarları göstererek cevap verir: <br />
- Bu bilgisayar ile biliyorum amca. <br />
- Bunlarla mı? Pek anlayamadım. <br />
- Bu bilgisayarların varlığı benim nazarımda Allah'ın varlığının en açık delillerinden biridir. <br />
Bilgisayar kullananlar gayet iyi bilirler amca,böyle bir makine, ancak bir mühendis ve üstün bir teknoloji ile var olabilir. <br />
Ateistin en önde gidenine sorsan, bu zımbırtının tesadüf eseri oluşmayacağını, <br />
mutlaka birisi tarafindan yapılmış olduğunu söyler sana. <br />
Meselâ Darwin kalkıp dirilse, şu laptopu göstersen, desen ki: <br />
'Bu Älet, şu hesap makinesinin tesadüfler zinciriyle evrimleşmiş hâlidir.' Darwin bile 'çüş lan deve' der. <br />
Abdullah Hoca delikanlının anlattıklarından hoşlanmıştır. Keyiflenir: <br />
- Bilgisayarın kendiliğinden yapıldığını kabul etmeyen adam, onu yapan insanın yaratılmış olduğuna gelince kıvırıveriyor değil mi evlâdım? <br />
- Bak amca, burada 20 tane bilgisayar var, bunlar bir sistemle birbirine bağlı, hepsi bir program tarafından idare ediliyor. <br />
Bu sistemi ben kurdum, burayı ben çekip çeviriyorum. Buradaki düzen benden sorulur;  <br />
Bazen oyun oynayıp, interneti kullanıp para ödemeden sıvışmaya kalkanlar oluyor. <br />
Hemen yakaliyorum onları. 'Gel bakalım! Nereye gidiyorsunuz böyle? <br />
Buranın nimetlerinden faydalanıp başıboş bırakılacağınızı mı zannettiniz? <br />
'Paramız yok abi! ' derlerse; 'Yok öyle yağma! ' deyip cezalandırıyorum. <br />
İnternet-cafeyi temizletiyorum: paspas yapıyorlar, camları silip tuvaleti temizlettiriyorum. <br />
Bir saat oyunun, internetin bedeli olur, bunun hesabı sorulur da, sayısız nimetlerle dolu koca bir ömrün hesabını sormazlar mı insana? <br />
Bir cafenin bile işlerini düzenleyen, tertip eden biri varken, koca kâinatı kusursuz işleyen bu  sisteminin bir kurucusu olmaz mı? <br />
Olmaz diyenin ahmaklığını bütün noterler tasdik etmez mi? <br />
- Vallahi evlâdım pek takdir ettim seni. Peki Allah'ı nasıl bilirsin, neye benzetirsin? <br />
-Ben Allah'ı hiçbir şeye benzetmeden bilirim amca. <br />
- Bunun böyle olacağını nasıl bildin evlâdım? <br />
Delikanlı eliyle bilgisayarları işaret etti: <br />
- Yine bunlar sağ olsun. Bu bilgisayarları yapan mühendisler başka, bilgisayarlar başkadır. <br />
Birbirlerine benzemezler. <br />
Programı yazan insan başkadır, ortaya konulan program ise bambaşka. <br />
Bilgisayarda yüklenmiş bilgiler vardır, fakat benim bilmem yine başkadır. <br />
Kamerası vardır, ses düzeni vardiır, ama benim gözlerim ve duyup konuşmam farklıdır. <br />
Abdullah amca çocuğun feraset ve anlayışını çok beğenmişti. <br />
Sorduğu sorulara aldığı cevaplar, gayet mantıklıydı ve berrak bir imana işaret ediyordu. <br />
Aslında buradaki işi bitmiş, kimlik numarasını çoktan almıştı; ama muhabbete devam etmek istedi. <br />
- Peki varlığına inandığın Rabbin için ne yapman gerektiğine dair ne biliyorsun? <br />
- Ne yapmam gerektiğini biliyorum amca, fakat ne kadarını yapabildiğim hususunda <br />
kendimi yeterli görmüyorum. <br />
- Ne bildiğini söylersen, neler yapabileceğine dair yardımcı olabilirim belki evlâdım. <br />
- Neler yapmam gerektiğine dair şuradan biliyorum amca: <br />
Öncelikle, Rabbim bana bir gönül vermiş. Kendisini bilmeyi nasip edip muhabbetini gönlüme yerleştirmiş. <br />
Ben de gönlümde sadece O'na ve sevdiklerine yer vermeliyim, <br />
O'nun istemeyeceği şeyleri gönlümden uzak tutmalıyım. <br />
İkinci olarak bana verdiği dili razı olmayacağı sözlerden korumalıyım. Her zaman O'nu  soylemeli, O'nu anlatmalıyım. <br />
Son olarak bana verdiği bu bedeni onun razı olacağı şekilde kullanmalı, bir gün toprak olacak vücudumu <br />
O'nun yolunda eskitmeliyim. Benim bildigim bundan ibaret.<br />
- Ee evlâdım daha ne yapacaksın, başka bir şey kalmadı ki! <br />
- Efendim yapmalıyım, etmeliyim diyorum ama, bal demekle ağız tatlanmıyor ki! <br />
Gidilecek yolu bilmek ayrı, usuluyle yolda yürüyebilmek apayrı bir şey<br />
Yine bilgisayar tabirleriyle söylemek gerekirse, <br />
Şeytan denilen melun HACKER, benim sistemimde ki NEFS virusunu aktif hale getiriyor. <br />
Üstesinden gelebilene aşk olsun. Etkili bir antivirus programı bulmam lazım belki de.. <br />
- Ben biliyorum, dedi Abdullah Hoca ve ekledi: ""NAMAZ""<br />
- Eveeet amca, ""NAMAZ"" anti-virus programlarından birisidir. <br />
Hayat sistemine kurup, günde beş kere de bağlanırız <br />
Böylece sürekli güncellenir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yaşamı Ertelemeyin]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3929</link>
			<pubDate>Sat, 09 May 2009 09:11:08 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3929</guid>
			<description><![CDATA[Yaşamı Ertelemeyin<br />
<br />
Ben en özel en güzel eşyalarımı kendim için, hiç bekletmeden kullanırım. Siz de öyle yapın. Çünkü yarın hayatda olmayabiliriz. Ya da sevdiğinizi söyleyeceğiniz kimse olmayabilir. Hani gardirobunuzda küflenen o en sevdiğiniz elbiseniz var ya, o çok özel gün için beklettiğiniz, giymelere kıyamadığınız o alımlı tuvalet, o cakalı takım, o göz alıcı kazak... Bugün giyin onu!... Beklediğiniz o güzel gün hiç gelmeyebilir çünkü...<br />
<br />
Değerli misafirleriniz için sakladığınız çay takımlarınızı çıkartın dolaptan; en yakınlarınızla için çayınızı; kimseniz yoksa kendiniz çıkarın hoş bir takımdan çay yudumlamanın doyumsuz keyfini...<br />
<br />
Haydi, açın, nicedir kapalı duran misafir odanızın kapısını. Yıpranır diye korktuğunuz koltuklara serilin gönlünüzce. Çalın, çalmak için önemli! bir konuk beklediğiniz eski plakları bu gece...<br />
<br />
Çalmaya vesile beklerken salonda ki büfede yıllandırdığınız şarabı geciktirmeden açın ve kana kana için. Sakladığınıza değecek biri hiç gelmeyebilir; sizden değerlisi bulunamayabilir.<br />
<br />
Çimlerle buluşmak için düzgün havayı, kırda öpüşmek için doğru sevdayı beklemeyin. Hep ertelediğiniz pikniğin günü bugün... "Haftaya giderim" dediklerinizi ziyarete gidin acilen. Haftaya orada olmayabilirler. Babanızın elini öpecekseniz, oğlunuzu lunaparka götürecekseniz, aşkınızı ilan edecekseniz;... şimdi yapın!<br />
<br />
Ve, ne olur, söylemek için özel bir an beklediğiniz o sihirli sözcükleri hemen söyleyin sevdiğinize. Söylemeye niyetlendiğinizde çok geç olabilir. Daha kaç bahar olacak ki hayatınızda? Yaşamı ertelemeyin, beklediğiniz "o gün" işte "Bugün!"<br />
Can Dündar (Şiir Gibi Yazılar)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Yaşamı Ertelemeyin<br />
<br />
Ben en özel en güzel eşyalarımı kendim için, hiç bekletmeden kullanırım. Siz de öyle yapın. Çünkü yarın hayatda olmayabiliriz. Ya da sevdiğinizi söyleyeceğiniz kimse olmayabilir. Hani gardirobunuzda küflenen o en sevdiğiniz elbiseniz var ya, o çok özel gün için beklettiğiniz, giymelere kıyamadığınız o alımlı tuvalet, o cakalı takım, o göz alıcı kazak... Bugün giyin onu!... Beklediğiniz o güzel gün hiç gelmeyebilir çünkü...<br />
<br />
Değerli misafirleriniz için sakladığınız çay takımlarınızı çıkartın dolaptan; en yakınlarınızla için çayınızı; kimseniz yoksa kendiniz çıkarın hoş bir takımdan çay yudumlamanın doyumsuz keyfini...<br />
<br />
Haydi, açın, nicedir kapalı duran misafir odanızın kapısını. Yıpranır diye korktuğunuz koltuklara serilin gönlünüzce. Çalın, çalmak için önemli! bir konuk beklediğiniz eski plakları bu gece...<br />
<br />
Çalmaya vesile beklerken salonda ki büfede yıllandırdığınız şarabı geciktirmeden açın ve kana kana için. Sakladığınıza değecek biri hiç gelmeyebilir; sizden değerlisi bulunamayabilir.<br />
<br />
Çimlerle buluşmak için düzgün havayı, kırda öpüşmek için doğru sevdayı beklemeyin. Hep ertelediğiniz pikniğin günü bugün... "Haftaya giderim" dediklerinizi ziyarete gidin acilen. Haftaya orada olmayabilirler. Babanızın elini öpecekseniz, oğlunuzu lunaparka götürecekseniz, aşkınızı ilan edecekseniz;... şimdi yapın!<br />
<br />
Ve, ne olur, söylemek için özel bir an beklediğiniz o sihirli sözcükleri hemen söyleyin sevdiğinize. Söylemeye niyetlendiğinizde çok geç olabilir. Daha kaç bahar olacak ki hayatınızda? Yaşamı ertelemeyin, beklediğiniz "o gün" işte "Bugün!"<br />
Can Dündar (Şiir Gibi Yazılar)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sevgiden Ötesi Yalan]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3928</link>
			<pubDate>Sat, 09 May 2009 09:10:11 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3928</guid>
			<description><![CDATA[Sevgiden Ötesi Yalan.<br />
<br />
Ölüm değil beni korkutan! Boş bir yaşamın ardından varacağım o yer sıkıyor canımı. Nedir ki? Kırklı yıllar, ellili yıllar, billahi çok değil! Hele hele çizilen bu yolda bize hiç gelir. Ne beklersin yaşamdan çorbacı? Ne bekler yaşam senden? İkiniz de tüketirsiniz hoyratça zamanı. İşte geride kalanlar sıkar biraz canımı...<br />
<br />
Yedi yaşında başlarsın okula, sayma ondan öncesini. Sonra, yıllar yılı gider gelirsin, kara tahtalı değirmene, berrak zamanını öğütmek için. Yirmi iki civarı alırken diplomanı, tüketivermişsindir üçte birlik zamanı...<br />
<br />
Diploma yetmez! diyor topal şarapçı,iyi bir işbul hele bakalım! Askerliğini de yap birde, sonra evlen bakalım...İşte bir on yıl daha uçuveriyor ansızın. Yaş oluveriyor otuzbeş! Gerçekten yarısı mıdır yolun? Belki de yarısından da yakın. Geriye bakma sakın ey küheylan!<br />
<br />
Kopuverir zincirleri yaşamın, bir iplik gibi ansızın; "Hele bir borçlarımızı ödeyelim, sonra daha iyi yaşarız. Şimdilik biraz sabır" diyor karım Nazife! Eee doğru da söylüyor hani... Hele bir başımızı sokacak yuva olsun da gerisi kolay diyor. Eee bu da doğru hani...<br />
<br />
İşte böyle yitiyor hep on seneler, eriyen buzlar misali. Karım, çocuklarım, kooperatif başkanım, yardımcım, tek tük arkadaşlarım... Ve Tv' deki haber spikeri! Bu kadar çevremdekiler. Bunlara bakıyor yıllardır gözlerim. İşte bu yüzdendir ki, miyopsun! diyor doktorum. Tak ......'ne iki numara. <br />
<br />
Ellinci yaşgünümü, kimse fark etmiyor bile. Ufaklığın diploma töreni var. Ne biçim alış veriş bu? Anlayamadım gitti! Yapmak istediğim bir çok şey, özlem kapısında yitti...<br />
<br />
Hırs ile mutfağa, ne varsa atıştırmak için, sıcacık bir el tutuyor elimi perhiz yapmalısın artık!diyor karım Nazife. Eee foğru da söylüyor hani. Kalan on yılımın birkaç yılı hastalıkla geçiyor. Gerisi de torunların peşinde...<br />
<br />
Eee "ulan hani yaşayacaktık!" diye bağrınıyorum. "sakin ol! tansiyonun düşecek" diyor karım Nazife. Eee doğru da söylüyor hani. Nedir yaşamın kısır döngüsü anlayamadım gitti. Elimdeki tek sermayem de bir gün gibi bitti.İyi yaşadık, hoş yaşadık diyor karım Nazife.Patronların da pek severlerdi çok da çalışırdın hani. Bak herşeyimiz var, büyüdü sayılır çocuklar da, daralacak ne derdin var? Haydi neşelen artık.Eee doğru da söylüyor hani. Bir karı, birkaç çocuk, bir ev ve araba. İşte yaşamın bilançosu...<br />
<br />
Hayır! Hayır! Korkuyorum ölümden! Boşa geçen bir yaşamın ardından nasıl gidilir ki oraya? Özgürce çizmeliydim yaşamımı zorda olsa, özgürce ulaşmalıydım sona, yalnızlıkla bile yaşansa Kanaviçe gibi dokumalıydım, güzellikleri, gizemleri. Ter basıyor fırlıyorum yataktan. Dönüp durma diyor, karım Nazife, yarı uykulu. "sıkıca örtün de uyu" Eee doğru da söylüyor hani.<br />
<br />
Tüketmek için bunca acele ettiğiniz takvim yapraklarına, onca hızla çevirdiğiniz akreplere yelkovanlara, içine gönüllü daldığıniz o insafsız rutin çarkına şöyle bir uzaktan baktığınızda ne hissediyorsunuz? "Ne kadarı benim hayatım," diye soruyor musunuz? Ne kadarını başkaları yaşamış benim yerime ya da ben başkalarının? "Aynadakinin ne kadarı benim, ne kadarı oynadıklarım?<br />
<br />
Sevgiyi koydum kum saatinin dolu dizgin akıp giden kumlarının her bir zerresine. Çünkü bir tek sevgi var elimizde; bunca yıldan damıtılıp gelen... Yine bir tek o kalacak, yaşanacak yıllarından geriye... Bir tek sevgi olacak bunca telaştan artakalan... Ötesi yalan...<br />
Can Dündar (Şiir Gibi Yazılar)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Sevgiden Ötesi Yalan.<br />
<br />
Ölüm değil beni korkutan! Boş bir yaşamın ardından varacağım o yer sıkıyor canımı. Nedir ki? Kırklı yıllar, ellili yıllar, billahi çok değil! Hele hele çizilen bu yolda bize hiç gelir. Ne beklersin yaşamdan çorbacı? Ne bekler yaşam senden? İkiniz de tüketirsiniz hoyratça zamanı. İşte geride kalanlar sıkar biraz canımı...<br />
<br />
Yedi yaşında başlarsın okula, sayma ondan öncesini. Sonra, yıllar yılı gider gelirsin, kara tahtalı değirmene, berrak zamanını öğütmek için. Yirmi iki civarı alırken diplomanı, tüketivermişsindir üçte birlik zamanı...<br />
<br />
Diploma yetmez! diyor topal şarapçı,iyi bir işbul hele bakalım! Askerliğini de yap birde, sonra evlen bakalım...İşte bir on yıl daha uçuveriyor ansızın. Yaş oluveriyor otuzbeş! Gerçekten yarısı mıdır yolun? Belki de yarısından da yakın. Geriye bakma sakın ey küheylan!<br />
<br />
Kopuverir zincirleri yaşamın, bir iplik gibi ansızın; "Hele bir borçlarımızı ödeyelim, sonra daha iyi yaşarız. Şimdilik biraz sabır" diyor karım Nazife! Eee doğru da söylüyor hani... Hele bir başımızı sokacak yuva olsun da gerisi kolay diyor. Eee bu da doğru hani...<br />
<br />
İşte böyle yitiyor hep on seneler, eriyen buzlar misali. Karım, çocuklarım, kooperatif başkanım, yardımcım, tek tük arkadaşlarım... Ve Tv' deki haber spikeri! Bu kadar çevremdekiler. Bunlara bakıyor yıllardır gözlerim. İşte bu yüzdendir ki, miyopsun! diyor doktorum. Tak ......'ne iki numara. <br />
<br />
Ellinci yaşgünümü, kimse fark etmiyor bile. Ufaklığın diploma töreni var. Ne biçim alış veriş bu? Anlayamadım gitti! Yapmak istediğim bir çok şey, özlem kapısında yitti...<br />
<br />
Hırs ile mutfağa, ne varsa atıştırmak için, sıcacık bir el tutuyor elimi perhiz yapmalısın artık!diyor karım Nazife. Eee foğru da söylüyor hani. Kalan on yılımın birkaç yılı hastalıkla geçiyor. Gerisi de torunların peşinde...<br />
<br />
Eee "ulan hani yaşayacaktık!" diye bağrınıyorum. "sakin ol! tansiyonun düşecek" diyor karım Nazife. Eee doğru da söylüyor hani. Nedir yaşamın kısır döngüsü anlayamadım gitti. Elimdeki tek sermayem de bir gün gibi bitti.İyi yaşadık, hoş yaşadık diyor karım Nazife.Patronların da pek severlerdi çok da çalışırdın hani. Bak herşeyimiz var, büyüdü sayılır çocuklar da, daralacak ne derdin var? Haydi neşelen artık.Eee doğru da söylüyor hani. Bir karı, birkaç çocuk, bir ev ve araba. İşte yaşamın bilançosu...<br />
<br />
Hayır! Hayır! Korkuyorum ölümden! Boşa geçen bir yaşamın ardından nasıl gidilir ki oraya? Özgürce çizmeliydim yaşamımı zorda olsa, özgürce ulaşmalıydım sona, yalnızlıkla bile yaşansa Kanaviçe gibi dokumalıydım, güzellikleri, gizemleri. Ter basıyor fırlıyorum yataktan. Dönüp durma diyor, karım Nazife, yarı uykulu. "sıkıca örtün de uyu" Eee doğru da söylüyor hani.<br />
<br />
Tüketmek için bunca acele ettiğiniz takvim yapraklarına, onca hızla çevirdiğiniz akreplere yelkovanlara, içine gönüllü daldığıniz o insafsız rutin çarkına şöyle bir uzaktan baktığınızda ne hissediyorsunuz? "Ne kadarı benim hayatım," diye soruyor musunuz? Ne kadarını başkaları yaşamış benim yerime ya da ben başkalarının? "Aynadakinin ne kadarı benim, ne kadarı oynadıklarım?<br />
<br />
Sevgiyi koydum kum saatinin dolu dizgin akıp giden kumlarının her bir zerresine. Çünkü bir tek sevgi var elimizde; bunca yıldan damıtılıp gelen... Yine bir tek o kalacak, yaşanacak yıllarından geriye... Bir tek sevgi olacak bunca telaştan artakalan... Ötesi yalan...<br />
Can Dündar (Şiir Gibi Yazılar)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ödünç Hayatlar]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3927</link>
			<pubDate>Sat, 09 May 2009 09:07:35 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3927</guid>
			<description><![CDATA[Ödünç Hayatlar<br />
<br />
Kalırsam düşlerimi, arzularımı hep ertelemek zorunda kalacağım..<br />
<br />
Bahar bulaştı ya hayata, ağaca, suya, içimde öyle bir seyahat kımıldıyor ki, diren direnebilirsen...<br />
<br />
Yüreğim bavulunu toplamış çoktan; ruhum sırtlamış çantasını...<br />
"Uzaklar" çekiyor içimdeki seyyahın tasmasını...<br />
<br />
Marianne Faithful sanki şarkı değil, derdimin nedenini söylüyor radyoda: "Saçlarında ılık rüzgarla,spor bir araba sürerek, Paris'e hiç gitmediğini 37 yasinda fark etti".<br />
<br />
Buket Uzuner, yaşayageldiği hayatın anlamsızlığını 37'nci yaşgününde idrak eden bir kadının öyküsünü anlatıyor "Karayel Hüznü"nde... Bıkkın kadın, doğum gününün sabahında, büyük boy bir beyaz kağıda kırmızı rujla şu notu yazıp bırakıyor evdekilere:<br />
<br />
"Bugün benim doğum günüm. Değişiklik olsun diye bu kez size domuz kanından nefis bir çorba hazırladım. İçine de zehir kattım. Ben Alpler'e gidiyorum; çünkü 37 yaşıma girdim ve hâlâ Alp Dağları'na gidemediğimi ayrımsadım. Kalırsam, asla gidemeyeceğimi anladım. Kalırsam düşlerimi, arzularımı hep ertelemek zorunda kalacağımı da....Hoşçakalın".<br />
<br />
* * *<br />
<br />
"Yaşamak değil. Beni bu telaş öldürecek" dediği gibi şairin; o telaşla, bırakın Paris yolunda ılık rüzgârlara taratmayı saçlarımızı, sevdigimizle doyasıya bir sohbet bile edemedik biz...<br />
<br />
Gözümüz saatte söyleştik hep, koşuşur gibi seviştik, yarışır gibi çalıştık. Hep yetişilecek bir yerler vardı, aranacak adamlar, yapılacak işler... Bir sonraki günün telaşı, bir öncekinin terine bulaştı; başkalarının hayatı, bizimkini aştı.<br />
<br />
Kör karanlıkta çalar saat sesi yerine, kuşluk vakti, kızarmış ekmek kokusu veya yavuklu busesi ile uyanma düşlerini hababam erteledik. 20'li yaşlardayken 30'lara kurduk saatin alarmını, 30'larımızda 40'lara, belki sonra 50'lere...<br />
<br />
Lakin öyle yanlış kurgulanmış ki hayat, kuşlukta uyanma fırsatını sunduğunda size, artık uyku girmez oluyor gözlerinize...<br />
Doyasıya söyleşmek, telaşsız sevişmek için bol zamana kavuştuğunuzda, söyleşecek, sevişecek kimsecikler kalmıyor yanınızda... Özenle yarına sakladığınız bir sarı lira gibi ömrünüz; vakti gelip sandıktan çıkardığınızda bir de bakıyorsunuz ki, tedavülden kalkmış...<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Jorge Luis Borges'in derledigi Babil kitaplığında Papini'nin "Ödenmeyen Gün" adlı bir öyküsü vardır. Güzel bir prensesin başından geçenleri anlatır:<br />
<br />
22 yaşındayken bu prensese bir beyefendi sürpriz bir teklifle gelir. Hasta kızı için gençlik yılları aradığını söyler ve "Bana gençliginizden bir yıl ödünç verirseniz, ömrünüz sona ermeden onu gün gün size geri ödeyecegim" der.<br />
<br />
Prenses henüz o kadar gençtir ki, cömertçe gözden çıkarır bir yılı; ödünç verir beyefendiye... 23 yerine 24 yasina basar o yıl yaşgününde... Yıllar yılı hatırlamaz verdiği borcu... Ancak ne zaman ki 40 yaşını aşar ve o dillere destan güzelliği bozulmaya yüz tutar; arar beyefendiyi ve 365 günlük alacağını tek tek tahsil etmeye başlar. Özellikle balo günleri, bütün çizgileri yok olmuş bir yüzle ve körpe bir bedenle girer salonlara... Gece odasına sızmayı başaran aşıklari, gece yarısından sonra yüzünün nasıl kırıştığını hayretle gözlerler... Her gençleşmenin ardından uyanış anı daha acı verici olur. Çünkü yaşı ilerledikçe, o hali ile 23 yaşı arasındaki fark daha da açılır. Fark açıldıkça "bir gün, bir saat, bir an olsun" gençlik aşısını tatmak daha güzel gelir.<br />
<br />
Ancak sayılı gün çabuk geçer. Kalan günlerini hoyratça harcayan prenses, geri isteyebilecegi sadece bir günü kaldığını fark eder: "Bir günlük ışık, sonra sonsuza dek karanlik..."<br />
Atesli bir sevgilinin bütün bedenini okşaması için o tek günü özenle saklar. Bu son yasam parasını harcamak için çılgınca bir istek duysa da kıyamaz bir türlü...<br />
<br />
Nihayet evine gelip, öyküsünü dinleyen ve dizlerine kapanarak gençliğinin son gününü kendisiyle geçirmesi için yalvaran bir adamın teklifini kabul eder.<br />
<br />
"O gün" geldiginde adam, en şık elbisesi ve titreyen yüreğiyle açar bahçe kapısını... Kadının villasına girer, iki kişilik hazırlanmış masada mumların yandığını görür. Bir süre bekledikten sonra meraklanıp prensesin kapısını tıklatır. Yanıt gelmeyince açıp girer. Dört bir yana savrulmuş görkemli giysilerle dolu odada prenses aynanın karşısında bir kanepeye uzanmıştır. Yüzü bembeyazdır. Gençliğinin dönmesini beklerken son nefesini vermiştir prenses... Adam bu ani ölümün nedenini yerde buldugu mektupta okur. Satırlar, borçlu beyefendiye aittir:<br />
<br />
"Soylu prenses!.. Size borçlu olduğum son gençlik gününü geri veremeyeceğim için çok üzgünüm. (..) En derin bağlılığımla..."<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Erikler, kirazlar, çileklerle çıkageldi mi Haziran, pupa yelken kıpırdanır içim...<br />
<br />
Saçlarını ilik rüzgarlara salıp uzak başkentlere spor arabalar süren coşkulu kadınların şarkılarını dinlerim Haziran'da... Ardında veda mesajları bırakarak hep ertelediği düşlerinin peşisıra yüksek dağlara tırmanan öfkeli kadınların öykülerini okurum. Ve geleceğe ödünç verdigim yaşanmamış günlerimin yasını tutarım sessiz sedasız...<br />
Yaşam... O hepimize borçlu olan hergele, öder inşallah bir gün hesabını... Yaşarız ertelediklerimizi, "gençliğimizin son günü" çalınmadan elimizden...<br />
Can Dündar (Şiir Gibi Yazılar)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Ödünç Hayatlar<br />
<br />
Kalırsam düşlerimi, arzularımı hep ertelemek zorunda kalacağım..<br />
<br />
Bahar bulaştı ya hayata, ağaca, suya, içimde öyle bir seyahat kımıldıyor ki, diren direnebilirsen...<br />
<br />
Yüreğim bavulunu toplamış çoktan; ruhum sırtlamış çantasını...<br />
"Uzaklar" çekiyor içimdeki seyyahın tasmasını...<br />
<br />
Marianne Faithful sanki şarkı değil, derdimin nedenini söylüyor radyoda: "Saçlarında ılık rüzgarla,spor bir araba sürerek, Paris'e hiç gitmediğini 37 yasinda fark etti".<br />
<br />
Buket Uzuner, yaşayageldiği hayatın anlamsızlığını 37'nci yaşgününde idrak eden bir kadının öyküsünü anlatıyor "Karayel Hüznü"nde... Bıkkın kadın, doğum gününün sabahında, büyük boy bir beyaz kağıda kırmızı rujla şu notu yazıp bırakıyor evdekilere:<br />
<br />
"Bugün benim doğum günüm. Değişiklik olsun diye bu kez size domuz kanından nefis bir çorba hazırladım. İçine de zehir kattım. Ben Alpler'e gidiyorum; çünkü 37 yaşıma girdim ve hâlâ Alp Dağları'na gidemediğimi ayrımsadım. Kalırsam, asla gidemeyeceğimi anladım. Kalırsam düşlerimi, arzularımı hep ertelemek zorunda kalacağımı da....Hoşçakalın".<br />
<br />
* * *<br />
<br />
"Yaşamak değil. Beni bu telaş öldürecek" dediği gibi şairin; o telaşla, bırakın Paris yolunda ılık rüzgârlara taratmayı saçlarımızı, sevdigimizle doyasıya bir sohbet bile edemedik biz...<br />
<br />
Gözümüz saatte söyleştik hep, koşuşur gibi seviştik, yarışır gibi çalıştık. Hep yetişilecek bir yerler vardı, aranacak adamlar, yapılacak işler... Bir sonraki günün telaşı, bir öncekinin terine bulaştı; başkalarının hayatı, bizimkini aştı.<br />
<br />
Kör karanlıkta çalar saat sesi yerine, kuşluk vakti, kızarmış ekmek kokusu veya yavuklu busesi ile uyanma düşlerini hababam erteledik. 20'li yaşlardayken 30'lara kurduk saatin alarmını, 30'larımızda 40'lara, belki sonra 50'lere...<br />
<br />
Lakin öyle yanlış kurgulanmış ki hayat, kuşlukta uyanma fırsatını sunduğunda size, artık uyku girmez oluyor gözlerinize...<br />
Doyasıya söyleşmek, telaşsız sevişmek için bol zamana kavuştuğunuzda, söyleşecek, sevişecek kimsecikler kalmıyor yanınızda... Özenle yarına sakladığınız bir sarı lira gibi ömrünüz; vakti gelip sandıktan çıkardığınızda bir de bakıyorsunuz ki, tedavülden kalkmış...<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Jorge Luis Borges'in derledigi Babil kitaplığında Papini'nin "Ödenmeyen Gün" adlı bir öyküsü vardır. Güzel bir prensesin başından geçenleri anlatır:<br />
<br />
22 yaşındayken bu prensese bir beyefendi sürpriz bir teklifle gelir. Hasta kızı için gençlik yılları aradığını söyler ve "Bana gençliginizden bir yıl ödünç verirseniz, ömrünüz sona ermeden onu gün gün size geri ödeyecegim" der.<br />
<br />
Prenses henüz o kadar gençtir ki, cömertçe gözden çıkarır bir yılı; ödünç verir beyefendiye... 23 yerine 24 yasina basar o yıl yaşgününde... Yıllar yılı hatırlamaz verdiği borcu... Ancak ne zaman ki 40 yaşını aşar ve o dillere destan güzelliği bozulmaya yüz tutar; arar beyefendiyi ve 365 günlük alacağını tek tek tahsil etmeye başlar. Özellikle balo günleri, bütün çizgileri yok olmuş bir yüzle ve körpe bir bedenle girer salonlara... Gece odasına sızmayı başaran aşıklari, gece yarısından sonra yüzünün nasıl kırıştığını hayretle gözlerler... Her gençleşmenin ardından uyanış anı daha acı verici olur. Çünkü yaşı ilerledikçe, o hali ile 23 yaşı arasındaki fark daha da açılır. Fark açıldıkça "bir gün, bir saat, bir an olsun" gençlik aşısını tatmak daha güzel gelir.<br />
<br />
Ancak sayılı gün çabuk geçer. Kalan günlerini hoyratça harcayan prenses, geri isteyebilecegi sadece bir günü kaldığını fark eder: "Bir günlük ışık, sonra sonsuza dek karanlik..."<br />
Atesli bir sevgilinin bütün bedenini okşaması için o tek günü özenle saklar. Bu son yasam parasını harcamak için çılgınca bir istek duysa da kıyamaz bir türlü...<br />
<br />
Nihayet evine gelip, öyküsünü dinleyen ve dizlerine kapanarak gençliğinin son gününü kendisiyle geçirmesi için yalvaran bir adamın teklifini kabul eder.<br />
<br />
"O gün" geldiginde adam, en şık elbisesi ve titreyen yüreğiyle açar bahçe kapısını... Kadının villasına girer, iki kişilik hazırlanmış masada mumların yandığını görür. Bir süre bekledikten sonra meraklanıp prensesin kapısını tıklatır. Yanıt gelmeyince açıp girer. Dört bir yana savrulmuş görkemli giysilerle dolu odada prenses aynanın karşısında bir kanepeye uzanmıştır. Yüzü bembeyazdır. Gençliğinin dönmesini beklerken son nefesini vermiştir prenses... Adam bu ani ölümün nedenini yerde buldugu mektupta okur. Satırlar, borçlu beyefendiye aittir:<br />
<br />
"Soylu prenses!.. Size borçlu olduğum son gençlik gününü geri veremeyeceğim için çok üzgünüm. (..) En derin bağlılığımla..."<br />
<br />
* * *<br />
<br />
Erikler, kirazlar, çileklerle çıkageldi mi Haziran, pupa yelken kıpırdanır içim...<br />
<br />
Saçlarını ilik rüzgarlara salıp uzak başkentlere spor arabalar süren coşkulu kadınların şarkılarını dinlerim Haziran'da... Ardında veda mesajları bırakarak hep ertelediği düşlerinin peşisıra yüksek dağlara tırmanan öfkeli kadınların öykülerini okurum. Ve geleceğe ödünç verdigim yaşanmamış günlerimin yasını tutarım sessiz sedasız...<br />
Yaşam... O hepimize borçlu olan hergele, öder inşallah bir gün hesabını... Yaşarız ertelediklerimizi, "gençliğimizin son günü" çalınmadan elimizden...<br />
Can Dündar (Şiir Gibi Yazılar)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hayat ve Ben...]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3924</link>
			<pubDate>Sat, 09 May 2009 09:04:58 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3924</guid>
			<description><![CDATA[Hayat ve Ben...<br />
Otuzbeşime bastım geçen hafta...<br />
<br />
İlk Yarı bitti: Hayat : 1 ... Ben : 0 ...<br />
<br />
Ama belliydi böyle olacağı... Nicedir başlamıştı belirtiler : Yolda çocuklar "Amca şu topu atıversene" seslendiklerinde kuşkulanmışdım ilkin... Sonra saçlarımdaki beyaz teller tescilledi yarı yolun ufukda göründüğünü...<br />
<br />
Baktım lise fotoğrafları sararmış, sınıf arkadaşlarım yaşlanmış. Eş dost sohbetlerinde sağlık ve çocuk konuşulur olmuş... Seyehat ve aşk yerine... Gök gibi gürlemeye alışkın müzik setimin ses düğmesini kısar olmuşum, içerideki uçurtmanın ipini çekercesine...<br />
<br />
"Bizim zamanımızda" diye başlayan nutuklar atmaya başlamışım mezuniyet törenlerinde -Hayret! Daha dün değilmiydi benimkisi?- Yıllar yılı dudak büktüğüm "Ölümden sonra hayat masallarını"na kulak kabartmaya başlamışım gizliden gizliye...<br />
<br />
İple çektiğim haziranlara sırt çevirmişim... Yaşamın orta sahasına girmişim... İrkilmişim...<br />
<br />
*<br />
<br />
Ruhumun ikizleri yine çekiştiriyorlar kollarımdan... Biri "Daha ne gördünki" diyor yüzünde papatyalarla "asıl şimdi başlıyor hayat!... Bundan sonrası rahat!" Lakin, "Buydu işte görüp göreceğin" diye efkarlanıyor öteki... "2. yarı geçer hızla / yaşlanırsın zamanla."<br />
<br />
Yaşı genç olanlar 35'e uzak durduklarını sanarak, "Sahi oldumu o kadar! Hiç göstermiyorsun" tesellisindeler... 35'le çoktan tanış olanlarsa "Hayata hoş geldin" pankartıyla karşılamadalar...<br />
<br />
İlk yarı sadece bir ısınmaymış meğer: Ancak ikinci yarıda anlaşılırmış tadı; hayatın... Kavganın... Aşkın... Bense şaşkın...<br />
<br />
Devre arası bilançolarındayım: Son dönemde, kimbilir kaç eski anıyı yaralı ele geçirdim, belleğimin derinliklerinde?... Kimbilir kaç kez kendime yakalandım, kendimden kaçarken... Ve sustum vicdan sorgularında... Aksisedamla bile dertleşmedim. Meğer ne yaman serüvenmiş hayat? Bazen yediveren gülleri gibi bereketli... Sanki hayat değil, Körfez kırizi mübarek: Bir koyup, beş alıyorsun...<br />
<br />
Yaşıyor, seviyor ve seviliyorsun... Bazense kıtlıkdan kırılıyor ortalık... Şaşırıp kalıyorsun... Oysa -herkes bilmezden gelsede- skoru belli oyunun. 30'larında dedeni ve neneni kaybediyorsun, 40'larında anneni ve babanı... Ve 70'inde kendini...<br />
<br />
*<br />
<br />
Şimdi devre arası / yolun yarısı... Bu güne dek ancak tanıştık hayatla... Ben O'na kendimi tanıttım... O bana kendini... Göğsüme madalya gibi dizdim hatıralarımı... (Zaferlerim onlar benim... Olgunluğumun yapı taşları...) Ve derin bir yara gibi sakladım başarılarımı... Asansör çıkarken yukarı, dönüp bakmadım aşağı... Dönmesin diye başım... Ben istikballe arkadaşım...<br />
<br />
*<br />
<br />
Ne var ki yarım herşey... Hayat da yarım, sevdalar da... Daha diyeti ödenmedi sevinçlerin... İhanetlerin hesabı sorulmadı... Nazım'ın dediği gibi "kopardım portakalı dalından/ama kabuğu soyulamadı/sevdalara doyulamadı..." "Doydum" diyen görmedim ki zaten ben... Hiç doyulmaz ki zaten... Lakin gelde zamana anlat bunu... Sahi nedir bu telaş, bu kin? Sanki ölüye can yetiştireceksin...<br />
<br />
*<br />
<br />
Baktım ki ikinci yarı kapıda... Ve hayatın ceza sahası yakın... Doldurdum bir kara kutuya 35 yılın hesabını... Acılar, sancılar bir çekmecede, sevdalar diğerinde... Bir yerde hüzünler ve korkular, bir üstte sevinçler ve kederler... Kat kat, dizi dizi dizdim kullanılmış takvimlerimi... Sabırla kapattım kutuyu, sevgiyle mühürledim ağzını... İlk yarı bilançom o benim: Yangında ilk kurtarılacak... Kazada ilk açılacak... Yarımlar tam olduğunda kara kutuyu açıp bakanlar teşhis koyacaklar halime... "Çok mutlu olmuş, fazla yüksekten uçmuş zavallı" diyecekler, ya da "Sebepsiz alçalmış... Bile bile vurmuş kendini dağlara... " Fakat kara kutu ancak bir kısmını söyleyecek hikayenin... Kalanı benimle gelecek... Dağların yamaçlarına savuracağım en mahrem hatıralarımı... Reyhanlar saklayacak sırlarımı... Skoru bir tek Ege'nin suları bilecek... Denize kavuşabilirse eğer içimdeki nehir...<br />
<br />
Hayat : 0 ... Ben : 1 ...<br />
Can Dündar (Şiir Gibi Yazılar)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Hayat ve Ben...<br />
Otuzbeşime bastım geçen hafta...<br />
<br />
İlk Yarı bitti: Hayat : 1 ... Ben : 0 ...<br />
<br />
Ama belliydi böyle olacağı... Nicedir başlamıştı belirtiler : Yolda çocuklar "Amca şu topu atıversene" seslendiklerinde kuşkulanmışdım ilkin... Sonra saçlarımdaki beyaz teller tescilledi yarı yolun ufukda göründüğünü...<br />
<br />
Baktım lise fotoğrafları sararmış, sınıf arkadaşlarım yaşlanmış. Eş dost sohbetlerinde sağlık ve çocuk konuşulur olmuş... Seyehat ve aşk yerine... Gök gibi gürlemeye alışkın müzik setimin ses düğmesini kısar olmuşum, içerideki uçurtmanın ipini çekercesine...<br />
<br />
"Bizim zamanımızda" diye başlayan nutuklar atmaya başlamışım mezuniyet törenlerinde -Hayret! Daha dün değilmiydi benimkisi?- Yıllar yılı dudak büktüğüm "Ölümden sonra hayat masallarını"na kulak kabartmaya başlamışım gizliden gizliye...<br />
<br />
İple çektiğim haziranlara sırt çevirmişim... Yaşamın orta sahasına girmişim... İrkilmişim...<br />
<br />
*<br />
<br />
Ruhumun ikizleri yine çekiştiriyorlar kollarımdan... Biri "Daha ne gördünki" diyor yüzünde papatyalarla "asıl şimdi başlıyor hayat!... Bundan sonrası rahat!" Lakin, "Buydu işte görüp göreceğin" diye efkarlanıyor öteki... "2. yarı geçer hızla / yaşlanırsın zamanla."<br />
<br />
Yaşı genç olanlar 35'e uzak durduklarını sanarak, "Sahi oldumu o kadar! Hiç göstermiyorsun" tesellisindeler... 35'le çoktan tanış olanlarsa "Hayata hoş geldin" pankartıyla karşılamadalar...<br />
<br />
İlk yarı sadece bir ısınmaymış meğer: Ancak ikinci yarıda anlaşılırmış tadı; hayatın... Kavganın... Aşkın... Bense şaşkın...<br />
<br />
Devre arası bilançolarındayım: Son dönemde, kimbilir kaç eski anıyı yaralı ele geçirdim, belleğimin derinliklerinde?... Kimbilir kaç kez kendime yakalandım, kendimden kaçarken... Ve sustum vicdan sorgularında... Aksisedamla bile dertleşmedim. Meğer ne yaman serüvenmiş hayat? Bazen yediveren gülleri gibi bereketli... Sanki hayat değil, Körfez kırizi mübarek: Bir koyup, beş alıyorsun...<br />
<br />
Yaşıyor, seviyor ve seviliyorsun... Bazense kıtlıkdan kırılıyor ortalık... Şaşırıp kalıyorsun... Oysa -herkes bilmezden gelsede- skoru belli oyunun. 30'larında dedeni ve neneni kaybediyorsun, 40'larında anneni ve babanı... Ve 70'inde kendini...<br />
<br />
*<br />
<br />
Şimdi devre arası / yolun yarısı... Bu güne dek ancak tanıştık hayatla... Ben O'na kendimi tanıttım... O bana kendini... Göğsüme madalya gibi dizdim hatıralarımı... (Zaferlerim onlar benim... Olgunluğumun yapı taşları...) Ve derin bir yara gibi sakladım başarılarımı... Asansör çıkarken yukarı, dönüp bakmadım aşağı... Dönmesin diye başım... Ben istikballe arkadaşım...<br />
<br />
*<br />
<br />
Ne var ki yarım herşey... Hayat da yarım, sevdalar da... Daha diyeti ödenmedi sevinçlerin... İhanetlerin hesabı sorulmadı... Nazım'ın dediği gibi "kopardım portakalı dalından/ama kabuğu soyulamadı/sevdalara doyulamadı..." "Doydum" diyen görmedim ki zaten ben... Hiç doyulmaz ki zaten... Lakin gelde zamana anlat bunu... Sahi nedir bu telaş, bu kin? Sanki ölüye can yetiştireceksin...<br />
<br />
*<br />
<br />
Baktım ki ikinci yarı kapıda... Ve hayatın ceza sahası yakın... Doldurdum bir kara kutuya 35 yılın hesabını... Acılar, sancılar bir çekmecede, sevdalar diğerinde... Bir yerde hüzünler ve korkular, bir üstte sevinçler ve kederler... Kat kat, dizi dizi dizdim kullanılmış takvimlerimi... Sabırla kapattım kutuyu, sevgiyle mühürledim ağzını... İlk yarı bilançom o benim: Yangında ilk kurtarılacak... Kazada ilk açılacak... Yarımlar tam olduğunda kara kutuyu açıp bakanlar teşhis koyacaklar halime... "Çok mutlu olmuş, fazla yüksekten uçmuş zavallı" diyecekler, ya da "Sebepsiz alçalmış... Bile bile vurmuş kendini dağlara... " Fakat kara kutu ancak bir kısmını söyleyecek hikayenin... Kalanı benimle gelecek... Dağların yamaçlarına savuracağım en mahrem hatıralarımı... Reyhanlar saklayacak sırlarımı... Skoru bir tek Ege'nin suları bilecek... Denize kavuşabilirse eğer içimdeki nehir...<br />
<br />
Hayat : 0 ... Ben : 1 ...<br />
Can Dündar (Şiir Gibi Yazılar)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Acının Kanatları]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3922</link>
			<pubDate>Sat, 09 May 2009 09:01:35 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3922</guid>
			<description><![CDATA[Dostoyevski'nin hayatını değiştiren olay neydi biliyor musunuz?<br />
Kendi idam sahnesi...<br />
Çar'ın baskı döneminde, arkadaşlarıyla bir sohbet grubu kurmuştu. Yakalandı. 28 yaşında idam isteğiyle yargılandı.<br />
Mahkemenin sonucunu beklediği gece hücresinden alındı. Ölüm kararı yüzüne karşı okundu. Papaz günah çıkarttırdı. Gözleri kapalı olarak bir direğe bağlanıp, müfreze karşısına geçirildi.<br />
"Ateş" emrini beklerken gerçek karar bildirildi kendisine...<br />
Aslında mahkeme 8 yıl hapis vermiş, Çar bunu 4 yıla indirmişti; ama ona ders olsun diye böyle bir gösteri planlanmıştı.<br />
Böylece "ölüm"le tanıştı; oysa bu sefil oyunda asıl keşfettiği şey, "yaşam"dı.<br />
Stefan Zweig'a göre 4 yıl sonra yaralı parmaklarından zincirleri çıkardıkları zaman sağlığı bozulmuş, şöhreti uçup gitmişti, ama kırık dökük bedeninden her zamankinden daha parlak fışkıran tek bir şey vardı:<br />
Yaşama sevinci...<br />
Durumu en iyi anlatan cümle Nietzsche'nindir:<br />
"Hayatı kaybetmenin kıyısına yaklaşanlar, onu daha iyi tanırlar".<br />
        <br />
<br />
* * *<br />
<br />
<br />
Evet, gemimiz su alıyor!<br />
Daha iki ay evvel, mutluluk diyarına doğru pupa yelken yol aldığını düşündüğümüz o emektar vapurun gürültüyle batmakta olduğuna inanıyoruz şimdi...<br />
Halbuki iki ay evvelki sevinç dalgası kadar bugünkü kasvet tufanı da aldatıcı...<br />
Yegane gerçek şu:<br />
Bu gemi su alıyor.<br />
Batmamak için de yenilenmek durumunda...<br />
Bu gerçeği görebilmek, maziyle yüzleşebilmek, sahip olduklarımızın kıymetini anlayabilmek için bugünkü acıları çekmemiz gerekiyordu.<br />
Zamanla o sancılar olgunlaştıracak bizi... acının bilgeliği, gözümüzdeki mili çekip alacak.<br />
Göreceğiz ki çare, kafileler halinde suya atlamak değil, gemiyi baştan aşağı yenilemektir.<br />
Umutsuzluk her yanı kuşattığında, umudun vakti gelmiş demektir.<br />
<br />
 <br />
<br />
* * *<br />
<br />
<br />
Sözü yeniden Nitzsche'ye bırakalım:<br />
"Bilginin her türü ıstıraptan gelir. Sefahat, duraklamak ve geriye bakmamak eğilimindedir, oysa acı hep nedenleri sorar. İnsan ağrılarda incelir. Sürekli kurcalayan, törpüleyen acı, ruhun toprağını altüst eder. Yeni düşünce meyveleri için gerekli havalandırmayı sağlayan da bu altüst oluştur".<br />
     <br />
<br />
* * *<br />
<br />
<br />
Keşke kalemim yaralarınıza ümidin merhemini sürebilecek kadar güçlü olsa...<br />
Keşke şu 20 - 30 satır, dağıtabilse bezginliğinizi; sözcüklerim dertlerinizden azat edebilse sizi...<br />
Bu yazı, bunları yapamasa da şunu söyleyebilir:<br />
Artık finali gördük; infaz mangasının önünden döndük.<br />
Şimdi hayatı daha iyi tanıyoruz. Ona, yeni doğmuş bir bebeğin memeye sarıldığı andaki kadar tutkuyla sarılabiliriz yeniden...<br />
2011 yılı geldiğinde geriye dönüp şöyle diyeceğiz:<br />
"Yıl 2001'di, hiç unutmam; acılarımız o yıl başlamıştı. Her şeyin bittiğini sanıyorduk. Meğer kurtuluşun başladığı tarihmiş.<br />
Acılarımızdan feyz alarak, onlarla kanatlanarak silkindik suskunluğumuzdan... Ayakta durmaya mecali kalmamış köhne bir sistemi değiştirmeye o yıl başladık. Yaralı parmaklarımızdan zincirleri çıkardıklarında yaşama sevincimizi hala kaybetmemiştik.<br />
O sayede kederimizin üstesinden geldik. Ve kaderimizi yendik".     <br />
CAN DÜNDAR]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Dostoyevski'nin hayatını değiştiren olay neydi biliyor musunuz?<br />
Kendi idam sahnesi...<br />
Çar'ın baskı döneminde, arkadaşlarıyla bir sohbet grubu kurmuştu. Yakalandı. 28 yaşında idam isteğiyle yargılandı.<br />
Mahkemenin sonucunu beklediği gece hücresinden alındı. Ölüm kararı yüzüne karşı okundu. Papaz günah çıkarttırdı. Gözleri kapalı olarak bir direğe bağlanıp, müfreze karşısına geçirildi.<br />
"Ateş" emrini beklerken gerçek karar bildirildi kendisine...<br />
Aslında mahkeme 8 yıl hapis vermiş, Çar bunu 4 yıla indirmişti; ama ona ders olsun diye böyle bir gösteri planlanmıştı.<br />
Böylece "ölüm"le tanıştı; oysa bu sefil oyunda asıl keşfettiği şey, "yaşam"dı.<br />
Stefan Zweig'a göre 4 yıl sonra yaralı parmaklarından zincirleri çıkardıkları zaman sağlığı bozulmuş, şöhreti uçup gitmişti, ama kırık dökük bedeninden her zamankinden daha parlak fışkıran tek bir şey vardı:<br />
Yaşama sevinci...<br />
Durumu en iyi anlatan cümle Nietzsche'nindir:<br />
"Hayatı kaybetmenin kıyısına yaklaşanlar, onu daha iyi tanırlar".<br />
        <br />
<br />
* * *<br />
<br />
<br />
Evet, gemimiz su alıyor!<br />
Daha iki ay evvel, mutluluk diyarına doğru pupa yelken yol aldığını düşündüğümüz o emektar vapurun gürültüyle batmakta olduğuna inanıyoruz şimdi...<br />
Halbuki iki ay evvelki sevinç dalgası kadar bugünkü kasvet tufanı da aldatıcı...<br />
Yegane gerçek şu:<br />
Bu gemi su alıyor.<br />
Batmamak için de yenilenmek durumunda...<br />
Bu gerçeği görebilmek, maziyle yüzleşebilmek, sahip olduklarımızın kıymetini anlayabilmek için bugünkü acıları çekmemiz gerekiyordu.<br />
Zamanla o sancılar olgunlaştıracak bizi... acının bilgeliği, gözümüzdeki mili çekip alacak.<br />
Göreceğiz ki çare, kafileler halinde suya atlamak değil, gemiyi baştan aşağı yenilemektir.<br />
Umutsuzluk her yanı kuşattığında, umudun vakti gelmiş demektir.<br />
<br />
 <br />
<br />
* * *<br />
<br />
<br />
Sözü yeniden Nitzsche'ye bırakalım:<br />
"Bilginin her türü ıstıraptan gelir. Sefahat, duraklamak ve geriye bakmamak eğilimindedir, oysa acı hep nedenleri sorar. İnsan ağrılarda incelir. Sürekli kurcalayan, törpüleyen acı, ruhun toprağını altüst eder. Yeni düşünce meyveleri için gerekli havalandırmayı sağlayan da bu altüst oluştur".<br />
     <br />
<br />
* * *<br />
<br />
<br />
Keşke kalemim yaralarınıza ümidin merhemini sürebilecek kadar güçlü olsa...<br />
Keşke şu 20 - 30 satır, dağıtabilse bezginliğinizi; sözcüklerim dertlerinizden azat edebilse sizi...<br />
Bu yazı, bunları yapamasa da şunu söyleyebilir:<br />
Artık finali gördük; infaz mangasının önünden döndük.<br />
Şimdi hayatı daha iyi tanıyoruz. Ona, yeni doğmuş bir bebeğin memeye sarıldığı andaki kadar tutkuyla sarılabiliriz yeniden...<br />
2011 yılı geldiğinde geriye dönüp şöyle diyeceğiz:<br />
"Yıl 2001'di, hiç unutmam; acılarımız o yıl başlamıştı. Her şeyin bittiğini sanıyorduk. Meğer kurtuluşun başladığı tarihmiş.<br />
Acılarımızdan feyz alarak, onlarla kanatlanarak silkindik suskunluğumuzdan... Ayakta durmaya mecali kalmamış köhne bir sistemi değiştirmeye o yıl başladık. Yaralı parmaklarımızdan zincirleri çıkardıklarında yaşama sevincimizi hala kaybetmemiştik.<br />
O sayede kederimizin üstesinden geldik. Ve kaderimizi yendik".     <br />
CAN DÜNDAR]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Şiirsiz Yaşamak...]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3921</link>
			<pubDate>Sat, 09 May 2009 08:50:48 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3921</guid>
			<description><![CDATA[Nihayet sonbahar yağmaya başladı ruhumuza, bir dua gibi pencerelerde yağmur, damarlarımızda küllenmiş tanıdık bir tutkuyu kıvılcımlandırıyor. Şiir<br />
<br />
bahçedeki yaprak yağmuruyla uyanıyor yaz uykusundan. Yağmurlarla gelen mısralar, ansızın geceye sızıp can suyu veriyor kurak ruhlarımıza.<br />
<br />
"Gözyaşlarının gücü vardı eskiden" diyor Adnan Özer, "...ırmak yüklü adamlardık, tuz katarlarının ardınca giden/gölgemizde damlaların bıraktığı izlerden/açılırdı hayal, tu­zun suda bukağısı çözülürken"...<br />
<br />
Şiir çekip alıyor bizi gömüldüğümüz seviye­siz bataklığın kucağından...<br />
<br />
Dizelere yapışıp ayaklanıyoruz.<br />
<br />
 <br />
<br />
Meğer ne çok olmuş O'nu kovalı hayatımız­dan...<br />
<br />
Ne çok olmuş, uykuda bir sevgilinin alnına bir minik buse, sofranın kenarına bir küçük mum kondurmayışımız.<br />
<br />
Abdülhak Hamid, kendisinden 40 küsur yaş küçük Lüsiyen'ine yazdığı mektuplara "Bahar-ı Ömrüm" diye başlıyordu:<br />
<br />
"Bahar-ı ömrüm; aşk bir maniadır ki ya aş­mak veya tahrip etmek lazım; yahut da huzu­runda kalmak ve yok olmak..."<br />
<br />
Biz, tahrip ettik o "mania"yı; huzurunda kalmanın bedelini göze  alamadığımızdan...<br />
<br />
O yüzdendir "ömrümün baharı" diye başla­yan mektuplar almamamız nicedir...<br />
<br />
Sevdiğine "Yüreğim" diyen o tılsımlı zerafeti yitirdiğimizden beridir, burkulmaz oldu yü­reğimiz bunca nefretin karşısında...<br />
<br />
Gözyaşlarımız gücünü kaybetti.<br />
<br />
Şimdi şairler ağlıyor bizim yerimize, bizim halimize...<br />
<br />
Yeni yetmeler şarkı sözü ezberliyor artık taşlama yerine küfür, seranad yerine taciz...<br />
<br />
Felaket haberlerine alışırken şehir, "dilsiz bir kuytuda ölüyor şiir"...<br />
<br />
 <br />
<br />
"Şiir toplumdan kopmuyor, asıl toplum şiir­den kopuyor" demişti Tuğrul Tanyol, birkaç yıl önce, yaklaşan bir ihaneti haber verircesine...<br />
<br />
Şiir, popüler kültür gibi lümpenleşmeyle uzlaşmamış, direnmiş ve belki de o yüzden oku­runu yitirmişti.<br />
<br />
Akın akın loto kuponu doldurmaya koşan bir kalabalığın ardından dizeler haykırmak, ancak bir şairin göze alabileceği bir soylu dire­niş, bir nafile çabaydı.<br />
<br />
Duymadı toplum...<br />
<br />
Ucuz pop şarkıları söyleyerek başıbozuk bir dere gibi akarken, önüne kattı sanattan yana ne varsa; bir tek şiir hariç...<br />
<br />
Şiir, soylu bir çınar gibi direndi köklerini oyan bu sele... terkedilmiş bir sevdalı gibi ya­payalnız ama mağrur durdu tarihin akışına inat...<br />
<br />
Ve sonunda bir o kaldı soysuzlaşan ruhları­mızı avutacak...<br />
<br />
 <br />
<br />
Haydi bir şiir okuyun bugün...<br />
<br />
Bunaldıysanız haberlerin aleladeliğinden, sıkıldıysanız şarkıcı dedikodularından, futbol­cu fıkralarından, lotaryayla köşe dönme he­saplarından, bıktıysanız ekranların, sayfaların işportacı ağızlarından gelin, siz de şiire sığı­nın...<br />
<br />
...ve hatırlamaya çalışın bir zamanlar nasıl, "ırmak yüklü adamlardık, tuz katarlarının ardınca giden.../ Yağmur bir dua gibi geçerdi pencerelerden/ yetim insan, toprağın vicdanıyla doyardı/ gözyaşlarının gücü vardı eskiden."<br />
CAN DÜNDAR]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Nihayet sonbahar yağmaya başladı ruhumuza, bir dua gibi pencerelerde yağmur, damarlarımızda küllenmiş tanıdık bir tutkuyu kıvılcımlandırıyor. Şiir<br />
<br />
bahçedeki yaprak yağmuruyla uyanıyor yaz uykusundan. Yağmurlarla gelen mısralar, ansızın geceye sızıp can suyu veriyor kurak ruhlarımıza.<br />
<br />
"Gözyaşlarının gücü vardı eskiden" diyor Adnan Özer, "...ırmak yüklü adamlardık, tuz katarlarının ardınca giden/gölgemizde damlaların bıraktığı izlerden/açılırdı hayal, tu­zun suda bukağısı çözülürken"...<br />
<br />
Şiir çekip alıyor bizi gömüldüğümüz seviye­siz bataklığın kucağından...<br />
<br />
Dizelere yapışıp ayaklanıyoruz.<br />
<br />
 <br />
<br />
Meğer ne çok olmuş O'nu kovalı hayatımız­dan...<br />
<br />
Ne çok olmuş, uykuda bir sevgilinin alnına bir minik buse, sofranın kenarına bir küçük mum kondurmayışımız.<br />
<br />
Abdülhak Hamid, kendisinden 40 küsur yaş küçük Lüsiyen'ine yazdığı mektuplara "Bahar-ı Ömrüm" diye başlıyordu:<br />
<br />
"Bahar-ı ömrüm; aşk bir maniadır ki ya aş­mak veya tahrip etmek lazım; yahut da huzu­runda kalmak ve yok olmak..."<br />
<br />
Biz, tahrip ettik o "mania"yı; huzurunda kalmanın bedelini göze  alamadığımızdan...<br />
<br />
O yüzdendir "ömrümün baharı" diye başla­yan mektuplar almamamız nicedir...<br />
<br />
Sevdiğine "Yüreğim" diyen o tılsımlı zerafeti yitirdiğimizden beridir, burkulmaz oldu yü­reğimiz bunca nefretin karşısında...<br />
<br />
Gözyaşlarımız gücünü kaybetti.<br />
<br />
Şimdi şairler ağlıyor bizim yerimize, bizim halimize...<br />
<br />
Yeni yetmeler şarkı sözü ezberliyor artık taşlama yerine küfür, seranad yerine taciz...<br />
<br />
Felaket haberlerine alışırken şehir, "dilsiz bir kuytuda ölüyor şiir"...<br />
<br />
 <br />
<br />
"Şiir toplumdan kopmuyor, asıl toplum şiir­den kopuyor" demişti Tuğrul Tanyol, birkaç yıl önce, yaklaşan bir ihaneti haber verircesine...<br />
<br />
Şiir, popüler kültür gibi lümpenleşmeyle uzlaşmamış, direnmiş ve belki de o yüzden oku­runu yitirmişti.<br />
<br />
Akın akın loto kuponu doldurmaya koşan bir kalabalığın ardından dizeler haykırmak, ancak bir şairin göze alabileceği bir soylu dire­niş, bir nafile çabaydı.<br />
<br />
Duymadı toplum...<br />
<br />
Ucuz pop şarkıları söyleyerek başıbozuk bir dere gibi akarken, önüne kattı sanattan yana ne varsa; bir tek şiir hariç...<br />
<br />
Şiir, soylu bir çınar gibi direndi köklerini oyan bu sele... terkedilmiş bir sevdalı gibi ya­payalnız ama mağrur durdu tarihin akışına inat...<br />
<br />
Ve sonunda bir o kaldı soysuzlaşan ruhları­mızı avutacak...<br />
<br />
 <br />
<br />
Haydi bir şiir okuyun bugün...<br />
<br />
Bunaldıysanız haberlerin aleladeliğinden, sıkıldıysanız şarkıcı dedikodularından, futbol­cu fıkralarından, lotaryayla köşe dönme he­saplarından, bıktıysanız ekranların, sayfaların işportacı ağızlarından gelin, siz de şiire sığı­nın...<br />
<br />
...ve hatırlamaya çalışın bir zamanlar nasıl, "ırmak yüklü adamlardık, tuz katarlarının ardınca giden.../ Yağmur bir dua gibi geçerdi pencerelerden/ yetim insan, toprağın vicdanıyla doyardı/ gözyaşlarının gücü vardı eskiden."<br />
CAN DÜNDAR]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Özledim de..! Söylemedim...]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3891</link>
			<pubDate>Thu, 07 May 2009 21:40:23 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3891</guid>
			<description><![CDATA[Bugün seni çok ama çok özledim de söylemek istemedim. Niye öyle burnumun sızladığını, içimin burulduğunu, gözlerimin çaktırmadan ıslandığını anladım da ondan seni özlediğimi söylemedim.<br />
Bu güzel eylül gününde Boğaz'ı seninle seyretmek isterdim, sigaramın yarı dumanını rüzgarla paylaşmaya hazır, bedenim göğsüne yaslanmış öylece bakardım görüntüye. <br />
<br />
Bakarken güzel şeyler düşünürdüm! Sabah rastgele müzik dinlerken kimin söylediğini bilmediğim bir şarkının sözü çok hoşuma gitti. Kıymetimi bilmen için illa gitmem mi lazım, sevdiğini duymak için illa ölmem mi lazım diye soruyordu. Ya da benim bu şarkıdan çıkardığım sonuç bu emin değilim. <br />
<br />
<br />
İnsan hem sevdiğini söyleyip de hem neden sevdiğinin yanına gelmez.<br />
<br />
<br />
Hani sana okuduğum kitapların konularını ve kişiliklerini anlatıyorum ya "Kürk Mantolu Madonna"nın erkek kahramanı geldi aklıma bugün. Kitabı sana anlatırken, hissettiklerimi dile döküşüm ve adama nasıl sinir olduğumu hatırladım sana sinir olurken. Aşık olduğu kadını evinin işleri bitince yanına almayı düşünen bir adam. O evin inşaat işleriyle uğraşırken kadıncağız Almanya'da hastalıktan ölüverdi. <br />
<br />
Bu garibim de aşkından gözleri kör, kadını mutlu etmek için evi güzelleştirmeye çalışıyor, kadının öldüğünden habersiz bir şekilde. <br />
<br />
Aşkın boya badanaya ihtiyacı yok ki. <br />
<br />
Sonrada bir ömür boyu terkedildiğini düşünerek mutsuz yaşadı. Ama ille de boyayacağım diyorsan ben yanındayken boya. Benim öyle "benden uzak olsanda mutlu ol", "gideceğin yere beni de götür sorana başımın belası dersin", "sabret aşkım sabret" gibi şarkı sözleriyle hiç işim olmaz. Arada söylüyorsun ya "Endamın yeter" diye biz onu söyleyelim.<br />
<br />
<br />
Ben seni öyle ilahi bir aşkla seviyorum ki anlatmaya kalksam, kelimelere döksem ifade edememekten korkuyorum. Ya da dile dökülenin basitleşmesinden. Ben eğer becerebilsem parmaklarımla kaburgalarımı ayırıp seni içimdeki buğuda saklarım. Uykunun en derin yerinde birden uyanınca seni yanımda görmek, pişirdiklerimin güzel olduklarını gözlerinden okumak, kış gecesinde söylenmeden patlatılmış mısırı paylaşmak, televizyondaki filmi seyretmek için demlenmiş çayı birlikte içmek, hastalıklarda sevgiyle sıkılmış limonata içirmek, kahvenin telvesinde yazanları birlikte yaşamak, sabahın kör saatinde çıplak denize girmek, emanet alınmış bir motorsikletle gezintiler yapmak, sırtıma dolanmış kollarınla güneşi batırmak, bizim batırdığımız güneşin doğduğu ülkedeki insanların hayatları hakkında abuk hikayeler uydurmak, bozuk musluk yüzünden kavga etmek, ne kadar rahat adamsın ne kadar telaşlı kadınsınlarla başlayan cümlelerle tartışmak, hayatı-hayatın getirdiklerinin tümünü seninle paylaşmak. <br />
<br />
<br />
Bugün seni çok ama çok özledim de söylemek istemedim.<br />
<br />
<br />
Hani geçen akşam trafik kazası yüzünden ölmüş birini görmüştük. Üzerini örtmüşlerdi de sadece ayakkabıları görünüyordu. Ben çok etkilenmiştim de sen "adamı tanımıyorsun bile" diyerek etkilenmemin sebebini anlamamıştın. İlk düşündüğüm hayatın çok mu değerli olduğu yoksa düşünmeye değmeyecek kadar basit mi olduğu hakkında aklım karışmıştı. Ne zaman ölümle karşılaşsam aynı karmaşık duyguları hissederim zaten de sevince insanın içi daha çok acıyor. <br />
<br />
<br />
Öleni tanıman gerekmiyor ölüm karşısında. Orada yatan sende olabilirdin bende. Seni düşünmek bile istemiyorum. Kendimi öldükten sonra düşünemeyeceğime göre sana acı çektirmek istemiyorum. Eee diyeceksin. Eee si ölüm var, eve gitme süresince bile ertelenemiyor seni yolun ortasında yakalayıveriyor ve bulduğu yerde götürüyor. Bu yol kıyısında bize göre zamansız bir kaza olabilir, deniz gezmesinde söylenenler söylenmeden gelebilir, yaşanacakları beklemeden de... <br />
<br />
Yaşamak istediklerini söylemeden... <br />
<br />
<br />
Bir akşam denizden dönerken aynı duygu karmaşasını hissederek, sana telefon açıp "Hayatı benimle paylaşır mısın" diye sormuştum. Güzel şeyler söyledin de hala net bir cevap alabilmiş değilim artık hiçbirşey sormuyorum. Sende unuttum zannediyorsun herhalde. <br />
<br />
<br />
Artık çok özlediğimde bile özlediğimi bu yüzden söyleyemiyorum. Cevapsız sorular varsa ortalıklarda, yalansız olmuyor yaşananlar.<br />
<br />
alıntı]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bugün seni çok ama çok özledim de söylemek istemedim. Niye öyle burnumun sızladığını, içimin burulduğunu, gözlerimin çaktırmadan ıslandığını anladım da ondan seni özlediğimi söylemedim.<br />
Bu güzel eylül gününde Boğaz'ı seninle seyretmek isterdim, sigaramın yarı dumanını rüzgarla paylaşmaya hazır, bedenim göğsüne yaslanmış öylece bakardım görüntüye. <br />
<br />
Bakarken güzel şeyler düşünürdüm! Sabah rastgele müzik dinlerken kimin söylediğini bilmediğim bir şarkının sözü çok hoşuma gitti. Kıymetimi bilmen için illa gitmem mi lazım, sevdiğini duymak için illa ölmem mi lazım diye soruyordu. Ya da benim bu şarkıdan çıkardığım sonuç bu emin değilim. <br />
<br />
<br />
İnsan hem sevdiğini söyleyip de hem neden sevdiğinin yanına gelmez.<br />
<br />
<br />
Hani sana okuduğum kitapların konularını ve kişiliklerini anlatıyorum ya "Kürk Mantolu Madonna"nın erkek kahramanı geldi aklıma bugün. Kitabı sana anlatırken, hissettiklerimi dile döküşüm ve adama nasıl sinir olduğumu hatırladım sana sinir olurken. Aşık olduğu kadını evinin işleri bitince yanına almayı düşünen bir adam. O evin inşaat işleriyle uğraşırken kadıncağız Almanya'da hastalıktan ölüverdi. <br />
<br />
Bu garibim de aşkından gözleri kör, kadını mutlu etmek için evi güzelleştirmeye çalışıyor, kadının öldüğünden habersiz bir şekilde. <br />
<br />
Aşkın boya badanaya ihtiyacı yok ki. <br />
<br />
Sonrada bir ömür boyu terkedildiğini düşünerek mutsuz yaşadı. Ama ille de boyayacağım diyorsan ben yanındayken boya. Benim öyle "benden uzak olsanda mutlu ol", "gideceğin yere beni de götür sorana başımın belası dersin", "sabret aşkım sabret" gibi şarkı sözleriyle hiç işim olmaz. Arada söylüyorsun ya "Endamın yeter" diye biz onu söyleyelim.<br />
<br />
<br />
Ben seni öyle ilahi bir aşkla seviyorum ki anlatmaya kalksam, kelimelere döksem ifade edememekten korkuyorum. Ya da dile dökülenin basitleşmesinden. Ben eğer becerebilsem parmaklarımla kaburgalarımı ayırıp seni içimdeki buğuda saklarım. Uykunun en derin yerinde birden uyanınca seni yanımda görmek, pişirdiklerimin güzel olduklarını gözlerinden okumak, kış gecesinde söylenmeden patlatılmış mısırı paylaşmak, televizyondaki filmi seyretmek için demlenmiş çayı birlikte içmek, hastalıklarda sevgiyle sıkılmış limonata içirmek, kahvenin telvesinde yazanları birlikte yaşamak, sabahın kör saatinde çıplak denize girmek, emanet alınmış bir motorsikletle gezintiler yapmak, sırtıma dolanmış kollarınla güneşi batırmak, bizim batırdığımız güneşin doğduğu ülkedeki insanların hayatları hakkında abuk hikayeler uydurmak, bozuk musluk yüzünden kavga etmek, ne kadar rahat adamsın ne kadar telaşlı kadınsınlarla başlayan cümlelerle tartışmak, hayatı-hayatın getirdiklerinin tümünü seninle paylaşmak. <br />
<br />
<br />
Bugün seni çok ama çok özledim de söylemek istemedim.<br />
<br />
<br />
Hani geçen akşam trafik kazası yüzünden ölmüş birini görmüştük. Üzerini örtmüşlerdi de sadece ayakkabıları görünüyordu. Ben çok etkilenmiştim de sen "adamı tanımıyorsun bile" diyerek etkilenmemin sebebini anlamamıştın. İlk düşündüğüm hayatın çok mu değerli olduğu yoksa düşünmeye değmeyecek kadar basit mi olduğu hakkında aklım karışmıştı. Ne zaman ölümle karşılaşsam aynı karmaşık duyguları hissederim zaten de sevince insanın içi daha çok acıyor. <br />
<br />
<br />
Öleni tanıman gerekmiyor ölüm karşısında. Orada yatan sende olabilirdin bende. Seni düşünmek bile istemiyorum. Kendimi öldükten sonra düşünemeyeceğime göre sana acı çektirmek istemiyorum. Eee diyeceksin. Eee si ölüm var, eve gitme süresince bile ertelenemiyor seni yolun ortasında yakalayıveriyor ve bulduğu yerde götürüyor. Bu yol kıyısında bize göre zamansız bir kaza olabilir, deniz gezmesinde söylenenler söylenmeden gelebilir, yaşanacakları beklemeden de... <br />
<br />
Yaşamak istediklerini söylemeden... <br />
<br />
<br />
Bir akşam denizden dönerken aynı duygu karmaşasını hissederek, sana telefon açıp "Hayatı benimle paylaşır mısın" diye sormuştum. Güzel şeyler söyledin de hala net bir cevap alabilmiş değilim artık hiçbirşey sormuyorum. Sende unuttum zannediyorsun herhalde. <br />
<br />
<br />
Artık çok özlediğimde bile özlediğimi bu yüzden söyleyemiyorum. Cevapsız sorular varsa ortalıklarda, yalansız olmuyor yaşananlar.<br />
<br />
alıntı]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sevgiyi anlatmak]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3889</link>
			<pubDate>Thu, 07 May 2009 21:29:55 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3889</guid>
			<description><![CDATA[Konuşmadan,tek kelime kullanmadan anlatabilirmisin?<br />
<br />
Kelimeleri peşpeşe dizerek kendini ifade etmekten daha kolay ne olabilirki?<br />
<br />
Ya konuşmak istemiyorsak!! Ya sessizliğimizle anlatmak istiyorsa yüreğimizden geçenleri...<br />
<br />
Bunu test etmek istedim. Ağzımı bantladım..Becerebilirmiyim merak ettim..Konuşamadan anlatmayı...<br />
<br />
Tabii ki kolay değil.Ama bence başarılabilir konuşmadan konuşmak...<br />
<br />
Yaşamımızdaki her kelimenin bir ifade tarzı vardır ,kelimesiz anlatılabilecek...<br />
<br />
Yooo..Bu kadar hafife almayın bu konuyu....<br />
<br />
SENİ SEVİYORUMU önünde diz çöküp,ellerini avuçlarını ellerinizin arasına alarak anlatmaya kalkarsanız en hafifinden , "BECEREMIYORSUN "   suçlaması ile karşılaşırsın....<br />
<br />
SEVGININ...AŞKININ KELİMELER VE DAVRANIŞLARLA ANLATILAMAYACAĞINI,kelimeleri kulllanmadan anlatmak zorundasın....<br />
<br />
VAR MISIN?<br />
(alıntl)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Konuşmadan,tek kelime kullanmadan anlatabilirmisin?<br />
<br />
Kelimeleri peşpeşe dizerek kendini ifade etmekten daha kolay ne olabilirki?<br />
<br />
Ya konuşmak istemiyorsak!! Ya sessizliğimizle anlatmak istiyorsa yüreğimizden geçenleri...<br />
<br />
Bunu test etmek istedim. Ağzımı bantladım..Becerebilirmiyim merak ettim..Konuşamadan anlatmayı...<br />
<br />
Tabii ki kolay değil.Ama bence başarılabilir konuşmadan konuşmak...<br />
<br />
Yaşamımızdaki her kelimenin bir ifade tarzı vardır ,kelimesiz anlatılabilecek...<br />
<br />
Yooo..Bu kadar hafife almayın bu konuyu....<br />
<br />
SENİ SEVİYORUMU önünde diz çöküp,ellerini avuçlarını ellerinizin arasına alarak anlatmaya kalkarsanız en hafifinden , "BECEREMIYORSUN "   suçlaması ile karşılaşırsın....<br />
<br />
SEVGININ...AŞKININ KELİMELER VE DAVRANIŞLARLA ANLATILAMAYACAĞINI,kelimeleri kulllanmadan anlatmak zorundasın....<br />
<br />
VAR MISIN?<br />
(alıntl)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Pozitif Düşüncelerle Nefes Alabilme..]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3845</link>
			<pubDate>Tue, 05 May 2009 15:48:59 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3845</guid>
			<description><![CDATA[Amerika&#8217;da Robert Fulton&#8217;un Clament adındaki ilk buhar gemisi, Hudson Nehri&#8217;nde ilk seferine hazırlanıyordu. <br />
Nehrin iki yakasında, bu tarihi hadiseyi görmek için, onbinlerce insan toplanmıştı.<br />
Seyircilerden biri karamsar, yaşlı bir çiftçiydi.<br />
<br />
- Gemiyi yürütmeyi asla başaramayacaklar, diyordu. <br />
Fakat gemi çalışmıştı, sürati gittikçe arttı. Hızı arttıkça, geminin bacasından çıkan duman koyulaştı.<br />
Kalabalık halk bu büyük başarıyı çılgınca alkışladı. Karamsar, yaşlı çiftçi ise gördüklerine inanmazcasına<br />
başını iki yana sallayarak:<br />
<br />
-Ama gemiyi asla durduramazlar, diyordu.<br />
<br />
<br />
<br />
Gün içerisinde bu ihtiyar çiftçi gibi benzer kişilik yapısına sahip pek çok insanla karşılaşabilirsiniz;<br />
<br />
--&gt;Bu tip insanlar trafik kazalarının en kuvvetli yorumcularındandır. Kaza yapan araçların durumları hakkında yaptıkları yorumlar ile kazazedelerin gerilmiş olan sinirlerinin daha da gerilmesine katkıda bulunurlar.<br />
--&gt;Hasta ziyaretlerinde ev halkının ve hastanın moralini bozma gibi lüzumsuz ve yıpratıcı davranışlar gösterirler.<br />
--&gt;Çalışma ortamlarındaki tüm olumsuzları keşfedip bunu en kısa zamanda çevreye yaymakla kendilerini sorumlu<br />
hissederek mevcut durumların daha da gerilmesine yardımcı olurlar.<br />
--&gt;Özel yaşantısında da eşleri ya da çocuklarından yana sürekli negatif elektrik alan insanların yaşantısı da gittikçe çekilmez bir hal alır.<br />
Bütün bu olumsuzlukları bize yaşatarak ruhumuzu bunaltan insanların kişilik yapılarının büyük bir kısmı aile ortamında şekillenir. <br />
Anne-babaların konuşmalarında geçen en ufak bir olumsuz cümle bireyin hafızasında kaydedilerek, hemen yerini alır. <br />
Örneğin bilerek ya da bilmeyerek kullanılan &#8216;nefret ediyorum&#8217; sözcüğü bile ileride çocuğun ailesine yaşatacağı kötü bir<br />
sürpriz ile kendini hatırlatır.<br />
<br />
Söyledikleriniz ve Dinledikleriniz Kişiliğinizi Belirliyor <br />
<br />
Araştırmalar ebeveynlerin çocuklarına söyledikleri her olumlu şeye karşılık, ortalama on olumsuz şey söylediklerini ifade ediyor.<br />
Bu durum on iki yaşındaki bir çocuğun daha şimdiden yüz bin olumsuz şey duymuş olduğunu ve günde yirmi azar işitmiş <br />
olacağını ortaya koyuyor. Bu tarz yaşayışla şekillenen bir çocuğun da gelecekte olgun davranışlar göstermesi mümkün olmuyor. <br />
<br />
Hayata olumsuz bir çerçeveden bakan insanlar sadece çevrelerindekileri bunaltıp sıkmakla kalmayıp aslında en büyük kötülüğü kendilerine yapıyor. Bir kişinin olumlu bir düşünceyi 4-7 saniye aklında tutarken henüz gerçekleşmemiş bir olayı saatlerce, <br />
günlerce, hatta bir ömür boyu kaygı duyabiliyor.<br />
<br />
Bazılarının Pollyannacılık diye adlandırdığı bu yaşam felsefesinin temelini pozitif düşünmek ve negatiflikten kaçmak oluşturuyor.<br />
Olumlu düşünmeyi alışkanlık haline getirerek huzurlu bir nefes almanın birkaç yolu var:<br />
<br />
Olumsuz görüşlere sahip olan insanlarla aynı bakış açısını kullanmayın.<br />
Olaylara karşı tutum ve davranışlarınızı denetlemeye çalışın.<br />
Cesaretinizi arttıracak, size güç verecek insanlarla beraber olun.<br />
Dostlarınızın derdine iyi bir dinleyici ve çözüm oluşturma görevini üstlenirken mevcut olayların kendi iç dünyanızı zedeleme <br />
ihtimalinden dolayı dikkatli olun, kendinizi koruma altına alın.<br />
Hataları değil çözümleri görebilen insanlarla diyalog kurun.<br />
Motivasyonunuzu arttıracak sözler bularak kendinize amigoluk yapın.<br />
Düzenli nefes alma tekniklerini kullanın.<br />
Gözünüzde başarısızlık değil başarı görüntüleri oluşturun.<br />
Geçmişin verdiği sıkıntıları, acıları gelecekte de yaşayabilme korkusundan uzak güvenle yaşayın.<br />
Hayatın çok kısa olduğunu, üzüldüklerinizin aslında çok da önemli olmadığını unutmayın.<br />
Yaşadığınız dünyanın cennet olmadığını; dünya gibi yaşanılan sıkıntılarında fani olduğunu sık sık hatırlayın.<br />
Alıntıdır..]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Amerika&#8217;da Robert Fulton&#8217;un Clament adındaki ilk buhar gemisi, Hudson Nehri&#8217;nde ilk seferine hazırlanıyordu. <br />
Nehrin iki yakasında, bu tarihi hadiseyi görmek için, onbinlerce insan toplanmıştı.<br />
Seyircilerden biri karamsar, yaşlı bir çiftçiydi.<br />
<br />
- Gemiyi yürütmeyi asla başaramayacaklar, diyordu. <br />
Fakat gemi çalışmıştı, sürati gittikçe arttı. Hızı arttıkça, geminin bacasından çıkan duman koyulaştı.<br />
Kalabalık halk bu büyük başarıyı çılgınca alkışladı. Karamsar, yaşlı çiftçi ise gördüklerine inanmazcasına<br />
başını iki yana sallayarak:<br />
<br />
-Ama gemiyi asla durduramazlar, diyordu.<br />
<br />
<br />
<br />
Gün içerisinde bu ihtiyar çiftçi gibi benzer kişilik yapısına sahip pek çok insanla karşılaşabilirsiniz;<br />
<br />
--&gt;Bu tip insanlar trafik kazalarının en kuvvetli yorumcularındandır. Kaza yapan araçların durumları hakkında yaptıkları yorumlar ile kazazedelerin gerilmiş olan sinirlerinin daha da gerilmesine katkıda bulunurlar.<br />
--&gt;Hasta ziyaretlerinde ev halkının ve hastanın moralini bozma gibi lüzumsuz ve yıpratıcı davranışlar gösterirler.<br />
--&gt;Çalışma ortamlarındaki tüm olumsuzları keşfedip bunu en kısa zamanda çevreye yaymakla kendilerini sorumlu<br />
hissederek mevcut durumların daha da gerilmesine yardımcı olurlar.<br />
--&gt;Özel yaşantısında da eşleri ya da çocuklarından yana sürekli negatif elektrik alan insanların yaşantısı da gittikçe çekilmez bir hal alır.<br />
Bütün bu olumsuzlukları bize yaşatarak ruhumuzu bunaltan insanların kişilik yapılarının büyük bir kısmı aile ortamında şekillenir. <br />
Anne-babaların konuşmalarında geçen en ufak bir olumsuz cümle bireyin hafızasında kaydedilerek, hemen yerini alır. <br />
Örneğin bilerek ya da bilmeyerek kullanılan &#8216;nefret ediyorum&#8217; sözcüğü bile ileride çocuğun ailesine yaşatacağı kötü bir<br />
sürpriz ile kendini hatırlatır.<br />
<br />
Söyledikleriniz ve Dinledikleriniz Kişiliğinizi Belirliyor <br />
<br />
Araştırmalar ebeveynlerin çocuklarına söyledikleri her olumlu şeye karşılık, ortalama on olumsuz şey söylediklerini ifade ediyor.<br />
Bu durum on iki yaşındaki bir çocuğun daha şimdiden yüz bin olumsuz şey duymuş olduğunu ve günde yirmi azar işitmiş <br />
olacağını ortaya koyuyor. Bu tarz yaşayışla şekillenen bir çocuğun da gelecekte olgun davranışlar göstermesi mümkün olmuyor. <br />
<br />
Hayata olumsuz bir çerçeveden bakan insanlar sadece çevrelerindekileri bunaltıp sıkmakla kalmayıp aslında en büyük kötülüğü kendilerine yapıyor. Bir kişinin olumlu bir düşünceyi 4-7 saniye aklında tutarken henüz gerçekleşmemiş bir olayı saatlerce, <br />
günlerce, hatta bir ömür boyu kaygı duyabiliyor.<br />
<br />
Bazılarının Pollyannacılık diye adlandırdığı bu yaşam felsefesinin temelini pozitif düşünmek ve negatiflikten kaçmak oluşturuyor.<br />
Olumlu düşünmeyi alışkanlık haline getirerek huzurlu bir nefes almanın birkaç yolu var:<br />
<br />
Olumsuz görüşlere sahip olan insanlarla aynı bakış açısını kullanmayın.<br />
Olaylara karşı tutum ve davranışlarınızı denetlemeye çalışın.<br />
Cesaretinizi arttıracak, size güç verecek insanlarla beraber olun.<br />
Dostlarınızın derdine iyi bir dinleyici ve çözüm oluşturma görevini üstlenirken mevcut olayların kendi iç dünyanızı zedeleme <br />
ihtimalinden dolayı dikkatli olun, kendinizi koruma altına alın.<br />
Hataları değil çözümleri görebilen insanlarla diyalog kurun.<br />
Motivasyonunuzu arttıracak sözler bularak kendinize amigoluk yapın.<br />
Düzenli nefes alma tekniklerini kullanın.<br />
Gözünüzde başarısızlık değil başarı görüntüleri oluşturun.<br />
Geçmişin verdiği sıkıntıları, acıları gelecekte de yaşayabilme korkusundan uzak güvenle yaşayın.<br />
Hayatın çok kısa olduğunu, üzüldüklerinizin aslında çok da önemli olmadığını unutmayın.<br />
Yaşadığınız dünyanın cennet olmadığını; dünya gibi yaşanılan sıkıntılarında fani olduğunu sık sık hatırlayın.<br />
Alıntıdır..]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Namaz yoksa Cennet'te yok!!!]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3697</link>
			<pubDate>Tue, 28 Apr 2009 17:29:05 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3697</guid>
			<description><![CDATA[Peygamber kızıyım diye sakın namazı terketme...<br />
<br />
Hz.Fatıma vâlidemiz r.anha henüz süt emmekte olan Hz.Hüseyin r.anha hastalandığı için sabaha kadar uyuyamamıştı.Evlâdının inleyişi karşısında gözlerine sabaha kadar uyku girmedi.Hz.Hüseyin sabaha karşı birara uyur gibi olduğunda Hz.Fatıma bulduğu ilk fırsatta sabah namazını edâ etmişti.Kendisini çaresiz bırakan uykuya ancak bundan sonra vakit ayırabilmişti.Sonra mescid-i şerîfte sabah namazını kıldıran Peygamber Efendimiz s.a.v âdeti üzerine Hz.Fatıma'nın evine teşrif etmişlerdi.Hz.Fatıma'yı uyur vaziyette görünce onun sabah namazını kılmadığını sandı''Ey kızım Fâtıma!Peygamber kızıyım diye sakın namazı terketme!Beni hak peygamber olarak gönderen Allah'a azze ve celle yemin ederim ki,namazını vaktinde kılmadıkça cennete gireceğini zannetme!''diyerek namazın hiçbir şekilde ihmal edilemeyeceğini belirtti.Buna karşılık Hz.Fatıma r.anha''Canım babacığım!sabaha kadar uyuyamadım.Hüseyinim biraz iyileşince bende hemen namazımı kıldım ve daha dayanamayıp yattım!deme gereği duydu.O zaman Efendimiz s.a.v sevgili kızını şöyle müjdeledi:Müjdeler olsun sana kızım Ahirette böyle sıkıntılar görmeyeceksin..!Genç Beyin Dergisi sayı-83<br />
<br />
<br />
Ben namaz kılmıyorum ama kalbim tertemizdir diyerek kendimizi avutsakta tek gerçek var ziyandayız...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Peygamber kızıyım diye sakın namazı terketme...<br />
<br />
Hz.Fatıma vâlidemiz r.anha henüz süt emmekte olan Hz.Hüseyin r.anha hastalandığı için sabaha kadar uyuyamamıştı.Evlâdının inleyişi karşısında gözlerine sabaha kadar uyku girmedi.Hz.Hüseyin sabaha karşı birara uyur gibi olduğunda Hz.Fatıma bulduğu ilk fırsatta sabah namazını edâ etmişti.Kendisini çaresiz bırakan uykuya ancak bundan sonra vakit ayırabilmişti.Sonra mescid-i şerîfte sabah namazını kıldıran Peygamber Efendimiz s.a.v âdeti üzerine Hz.Fatıma'nın evine teşrif etmişlerdi.Hz.Fatıma'yı uyur vaziyette görünce onun sabah namazını kılmadığını sandı''Ey kızım Fâtıma!Peygamber kızıyım diye sakın namazı terketme!Beni hak peygamber olarak gönderen Allah'a azze ve celle yemin ederim ki,namazını vaktinde kılmadıkça cennete gireceğini zannetme!''diyerek namazın hiçbir şekilde ihmal edilemeyeceğini belirtti.Buna karşılık Hz.Fatıma r.anha''Canım babacığım!sabaha kadar uyuyamadım.Hüseyinim biraz iyileşince bende hemen namazımı kıldım ve daha dayanamayıp yattım!deme gereği duydu.O zaman Efendimiz s.a.v sevgili kızını şöyle müjdeledi:Müjdeler olsun sana kızım Ahirette böyle sıkıntılar görmeyeceksin..!Genç Beyin Dergisi sayı-83<br />
<br />
<br />
Ben namaz kılmıyorum ama kalbim tertemizdir diyerek kendimizi avutsakta tek gerçek var ziyandayız...]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kartal'ın yeniden doğuşu&#8207;]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3028</link>
			<pubDate>Fri, 17 Apr 2009 22:12:45 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3028</guid>
			<description><![CDATA[Kartal'ın yeniden doğuşu&#8207;<br />
<br />
Kartal, kuş türleri içinde en uzun yaşayanıdır. 70 yıla kadar yaşayan kartallar vardır. Ancak bu yaşa ulaşmak için, 40 yaşlarındayken çok ciddi ve zor bir kararı vermek zorundadır.     <br />
<br />
Kartalın yaşı 40&#8242;a dayandığında pençeleri sertleşir, esnekliğini yitirir ve bu nedenle de beslenmesini sağladığı avlarını kavrayıp tutamaz duruma gelir. Gagası uzunlaşır ve göğsüne doğru kıvrılır. Kanatları yaşlanır ve ağırlaşır. Tüyleri kartlaşır ve kalınlaşır.     <br />
<br />
Artık kartalın uçması iyice zorlaşmıştır. Dolayısıyla kartalın burada iki seçimden birisini yapması gerekir. Ya ölümü seçecektir ya da yeniden doğuşun acılı ve zorlu sürecini göğüsleyecektir. Bu yeniden doğuş süreci 150 gün kadar sürecektir. Bu yönde karar verirse kartal bir dağın tepesine uçar ve orada bir kaya duvarda, artık uçmasına gerek olmayan bir yerde yuvasında kalır.    <br />
<br />
Bu uygun yeri bulduktan sonra kartal gagasını sert bir şekilde kayaya vurmaya başlar. En sonunda kartalın gagası yerinden sökülür ve düşer.<br />
<br />
Kartal bir süre yeni gagasının çıkmasını bekler. Gagası çıktıktan sonra bu yeni gaga ile pençelerini yerinden söker çıkarır. Yeni pençeleri çıkınca kartal bu kez eski kartlaşmış tüylerini yolmaya başlar. 5 ay sonra kartal, kendisine 20 yıl veya daha uzun süreli bir yaşam bağışlayan meşhur yeniden doğuş uçuşunu yapmaya hazır duruma gelir.    <br />
<br />
Kendi yaşamımızda sık sık bir yeniden doğuş süreci yaşamak zorunda kalırız. Zafer uçuşunu sürdürmek için, bize acı veren eski alışkanlıklarımızdan, geleneklerimizden ve anılarımızdan kurtulmak zorundayız. Ancak geçmişin gereksiz safhasından kurtulduğumuzda, deneyimlerimizin yeniden doğuşumuzun getireceği olağanüstü sonuçlardan tam olarak yararlanabiliriz.      <br />
<br />
&#8220;Geride kalanları unutmak ve önümüzde bizi bekleyenlere ulaşmak için hedefinize doğru ilerleyin&#8221;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Kartal'ın yeniden doğuşu&#8207;<br />
<br />
Kartal, kuş türleri içinde en uzun yaşayanıdır. 70 yıla kadar yaşayan kartallar vardır. Ancak bu yaşa ulaşmak için, 40 yaşlarındayken çok ciddi ve zor bir kararı vermek zorundadır.     <br />
<br />
Kartalın yaşı 40&#8242;a dayandığında pençeleri sertleşir, esnekliğini yitirir ve bu nedenle de beslenmesini sağladığı avlarını kavrayıp tutamaz duruma gelir. Gagası uzunlaşır ve göğsüne doğru kıvrılır. Kanatları yaşlanır ve ağırlaşır. Tüyleri kartlaşır ve kalınlaşır.     <br />
<br />
Artık kartalın uçması iyice zorlaşmıştır. Dolayısıyla kartalın burada iki seçimden birisini yapması gerekir. Ya ölümü seçecektir ya da yeniden doğuşun acılı ve zorlu sürecini göğüsleyecektir. Bu yeniden doğuş süreci 150 gün kadar sürecektir. Bu yönde karar verirse kartal bir dağın tepesine uçar ve orada bir kaya duvarda, artık uçmasına gerek olmayan bir yerde yuvasında kalır.    <br />
<br />
Bu uygun yeri bulduktan sonra kartal gagasını sert bir şekilde kayaya vurmaya başlar. En sonunda kartalın gagası yerinden sökülür ve düşer.<br />
<br />
Kartal bir süre yeni gagasının çıkmasını bekler. Gagası çıktıktan sonra bu yeni gaga ile pençelerini yerinden söker çıkarır. Yeni pençeleri çıkınca kartal bu kez eski kartlaşmış tüylerini yolmaya başlar. 5 ay sonra kartal, kendisine 20 yıl veya daha uzun süreli bir yaşam bağışlayan meşhur yeniden doğuş uçuşunu yapmaya hazır duruma gelir.    <br />
<br />
Kendi yaşamımızda sık sık bir yeniden doğuş süreci yaşamak zorunda kalırız. Zafer uçuşunu sürdürmek için, bize acı veren eski alışkanlıklarımızdan, geleneklerimizden ve anılarımızdan kurtulmak zorundayız. Ancak geçmişin gereksiz safhasından kurtulduğumuzda, deneyimlerimizin yeniden doğuşumuzun getireceği olağanüstü sonuçlardan tam olarak yararlanabiliriz.      <br />
<br />
&#8220;Geride kalanları unutmak ve önümüzde bizi bekleyenlere ulaşmak için hedefinize doğru ilerleyin&#8221;]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ağlaşıyor üftade orkideler]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3023</link>
			<pubDate>Fri, 17 Apr 2009 21:53:49 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3023</guid>
			<description><![CDATA[Ağlaşıyor üftade orkideler<br />
<br />
İhtişamlı tarihin yetimleridir onlar... Kah soylu kentlerin son musıkîsi dökülür dillerinden; kah gözlerine mil çekilmiş dilenciler gibi beklerler köşe başlarını. Saltanat görmüş caddelerde bekleşirler kıyametlerini çaresiz şehzadeler gibi. <br />
Verilmemiş selamlardan derin hasretler büyütürler içlerinde. Kapılarını sürgüleyen imkansızlıkları akıtırlar imbiklerinden. <br />
Elpençe bir hüsn&#8211;i Yusuf, sırlanmış bir bahçe çileğidir sebil. Suyun bir sonraki adıdır. Kadim zamanların kıdemli âşıkları misali denizleri taşıran gözyaşlarında inciler büyüterek yaşadılar hep. Üşümüş kitaplardan anlam yüklü mısralar gibi nakışlanıp bir külliyenin cümle kapısına ve bir muvakkithâne ile beyte durup söyleştiler eski şiirleri. Belki şiir sûretinde gelip konmuşlar beyaz güvercinler gibi kubbelerin çevresine ve dillerinde tarifsiz özleyişlerin hazzı, tazarrularla mızrak çatmış muallâ yeniçerileri gibi beklemekteler selatin camilerinin ruhlarını hâlâ. Kahırla çekilen yolculukların bittiği noktadan hasbahçeye girmeye bir sebil vardır daima; ve sünbülî akşamların düğümünü berkitince garipler, yanan dergahlarda dumana karışan eski semalar seyredilir sebil tennurelerinde. Zamanın ağır adımlarını bir sebil bardağında dinlendirir tacirler; yalın gerçeklerin pazarlığını bir nar şerbeti serinliğinde yapar bir derviş. Bazen bir kalem efendisinin bağrına saplanır ipek tül yaşmaklardan süzülen bir ok, ve göz, gez, arpacık... Gün erirken aleminde bir sebilin, hicran elemini yeniden hatırlar bir garip ve kuzey yıldızı doğduğu zaman yağar bereket sebile garipler aşkına, kulağa ilk ezan okunur gibi. Bazen erenler diyarının yükleri çözülür serin mermerlerinde sebilin, hicret güvercinleri gelir suya kanmaya. Şifa olur diye sabisine süt veren bir anne, süt içer sebil güvercinlerinin içtiği kaptan ve bir gözleri âhûya zebûn olanlar ırak seferlere çıkar bâb&#8211;ı hümâyûndan.<br />
Osmanlı üst kültürünün nakış nakış süslenmişi, inci mercan bezenmişi, hayırda yarışı ve sevaba varışıdır sebil. Eyyâm&#8211;ı bahûrda, karayağız küheylanlarla Keşişdağı&#8217;ndan gelip kar kuyularında demlenen kar kalıplarıyla dondurulmuş gül şerbeti yahut şıra mı; berd&#8211;i acûzda karpuz kırmızısı sine ateşlerinde ısıtılmış sahlep yahut süt mü? Dizi dizi gümüş maşrapalarda bozalar bir sonbahar gecesinde ve ayaz bir kandil akşamında tarçın tarçın sahlepler... Leylî düşünceler içinde yorgun akıncılar yürür söylevlerin kırıldığı şairler bulvarına ve Hû Hû&#8217;ları keşfederler binbirinci kez. Bir kubbeden lavanta kokulu ikramlar gelene geçene, bir odacıktan mercan duaları yiyene içene. Narin sütunlara uzanan ellere müzeyyen tunç şebekeden sunulan cemîleler ve zincir zincir uzayan ihsanlar. Asla boş tutulmayan bardaklarda şifalar, şifalar... Çocuklar, anneler, dedeler... Baylar, gedalar, sultanlar... İvazsız ve garezsiz el uzattılar sebillere bir gönül yapmak için. Sihirli şarkılar gibi meftûn, sabâ ilahiler gibi coşkun... Ve &#8220;Veren el alan elden üstün&#8221;dür.<br />
Bir şarkıdır artık sebil; kuytuların maverasında son bestenin son nağmesini mırıldanarak teselli bulmaya çalışan. Çiçeklerin dilini unutan nesiller, unutur elbet bir sebilin de anlattıklarını. Yaz akşamlarında yine bir gülnihâlin narin ney sadalarınca serinlik dağılır karanlıkların filizlendiği sokaklara. Doğu rüzgârının zengin kanun taksimlerine tutkun mustarip bir Leyla gibidir beyzî gelinliği içinde sebil ve bir damla yaşa hasret kaç ömür yaşamıştır göz pınarları.<br />
Büyük sevdaların ayrılıkları da büyük olur derler, suya hasret sebillerin pejmürde kıyafetleri kanatırken eski şehrin bağrını, o kapılara erken yetişen civan merdlere ramazan çadırları kurmak düştü. Kimi çöplük, kimi metruk, kimi alkol büfesi sebiller. Kırık kalemler gibi kurumuş dilleri ve kahırla mühürlemişler masumiyeti. Bir zamanlar hayır için yarışanların torunları, sebilleri kap(at)-mak için savaşıyorlar şimdi. Meğer ki,<br />
Kanalların izi yok, köprüler harâb olmuş<br />
Sebilleri kurumuş, çeşmeler serâb olmuş<br />
Eski hayat sayfalarının âbdâr şiirlerinden bir alıntı gibi tırnak içinde şimdi her sebil ve düş bahçelerini kaplayan zakkumlar arasında kadim yalnızlıkları kuşanıp sonbaharın yağmur alacalarını beklemekteler. Heyhaaat!.. Elden üstün el isterim, çekip bizi eski bir sebile götürecek...<br />
<br />
i.pala@zaman.com.tr]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Ağlaşıyor üftade orkideler<br />
<br />
İhtişamlı tarihin yetimleridir onlar... Kah soylu kentlerin son musıkîsi dökülür dillerinden; kah gözlerine mil çekilmiş dilenciler gibi beklerler köşe başlarını. Saltanat görmüş caddelerde bekleşirler kıyametlerini çaresiz şehzadeler gibi. <br />
Verilmemiş selamlardan derin hasretler büyütürler içlerinde. Kapılarını sürgüleyen imkansızlıkları akıtırlar imbiklerinden. <br />
Elpençe bir hüsn&#8211;i Yusuf, sırlanmış bir bahçe çileğidir sebil. Suyun bir sonraki adıdır. Kadim zamanların kıdemli âşıkları misali denizleri taşıran gözyaşlarında inciler büyüterek yaşadılar hep. Üşümüş kitaplardan anlam yüklü mısralar gibi nakışlanıp bir külliyenin cümle kapısına ve bir muvakkithâne ile beyte durup söyleştiler eski şiirleri. Belki şiir sûretinde gelip konmuşlar beyaz güvercinler gibi kubbelerin çevresine ve dillerinde tarifsiz özleyişlerin hazzı, tazarrularla mızrak çatmış muallâ yeniçerileri gibi beklemekteler selatin camilerinin ruhlarını hâlâ. Kahırla çekilen yolculukların bittiği noktadan hasbahçeye girmeye bir sebil vardır daima; ve sünbülî akşamların düğümünü berkitince garipler, yanan dergahlarda dumana karışan eski semalar seyredilir sebil tennurelerinde. Zamanın ağır adımlarını bir sebil bardağında dinlendirir tacirler; yalın gerçeklerin pazarlığını bir nar şerbeti serinliğinde yapar bir derviş. Bazen bir kalem efendisinin bağrına saplanır ipek tül yaşmaklardan süzülen bir ok, ve göz, gez, arpacık... Gün erirken aleminde bir sebilin, hicran elemini yeniden hatırlar bir garip ve kuzey yıldızı doğduğu zaman yağar bereket sebile garipler aşkına, kulağa ilk ezan okunur gibi. Bazen erenler diyarının yükleri çözülür serin mermerlerinde sebilin, hicret güvercinleri gelir suya kanmaya. Şifa olur diye sabisine süt veren bir anne, süt içer sebil güvercinlerinin içtiği kaptan ve bir gözleri âhûya zebûn olanlar ırak seferlere çıkar bâb&#8211;ı hümâyûndan.<br />
Osmanlı üst kültürünün nakış nakış süslenmişi, inci mercan bezenmişi, hayırda yarışı ve sevaba varışıdır sebil. Eyyâm&#8211;ı bahûrda, karayağız küheylanlarla Keşişdağı&#8217;ndan gelip kar kuyularında demlenen kar kalıplarıyla dondurulmuş gül şerbeti yahut şıra mı; berd&#8211;i acûzda karpuz kırmızısı sine ateşlerinde ısıtılmış sahlep yahut süt mü? Dizi dizi gümüş maşrapalarda bozalar bir sonbahar gecesinde ve ayaz bir kandil akşamında tarçın tarçın sahlepler... Leylî düşünceler içinde yorgun akıncılar yürür söylevlerin kırıldığı şairler bulvarına ve Hû Hû&#8217;ları keşfederler binbirinci kez. Bir kubbeden lavanta kokulu ikramlar gelene geçene, bir odacıktan mercan duaları yiyene içene. Narin sütunlara uzanan ellere müzeyyen tunç şebekeden sunulan cemîleler ve zincir zincir uzayan ihsanlar. Asla boş tutulmayan bardaklarda şifalar, şifalar... Çocuklar, anneler, dedeler... Baylar, gedalar, sultanlar... İvazsız ve garezsiz el uzattılar sebillere bir gönül yapmak için. Sihirli şarkılar gibi meftûn, sabâ ilahiler gibi coşkun... Ve &#8220;Veren el alan elden üstün&#8221;dür.<br />
Bir şarkıdır artık sebil; kuytuların maverasında son bestenin son nağmesini mırıldanarak teselli bulmaya çalışan. Çiçeklerin dilini unutan nesiller, unutur elbet bir sebilin de anlattıklarını. Yaz akşamlarında yine bir gülnihâlin narin ney sadalarınca serinlik dağılır karanlıkların filizlendiği sokaklara. Doğu rüzgârının zengin kanun taksimlerine tutkun mustarip bir Leyla gibidir beyzî gelinliği içinde sebil ve bir damla yaşa hasret kaç ömür yaşamıştır göz pınarları.<br />
Büyük sevdaların ayrılıkları da büyük olur derler, suya hasret sebillerin pejmürde kıyafetleri kanatırken eski şehrin bağrını, o kapılara erken yetişen civan merdlere ramazan çadırları kurmak düştü. Kimi çöplük, kimi metruk, kimi alkol büfesi sebiller. Kırık kalemler gibi kurumuş dilleri ve kahırla mühürlemişler masumiyeti. Bir zamanlar hayır için yarışanların torunları, sebilleri kap(at)-mak için savaşıyorlar şimdi. Meğer ki,<br />
Kanalların izi yok, köprüler harâb olmuş<br />
Sebilleri kurumuş, çeşmeler serâb olmuş<br />
Eski hayat sayfalarının âbdâr şiirlerinden bir alıntı gibi tırnak içinde şimdi her sebil ve düş bahçelerini kaplayan zakkumlar arasında kadim yalnızlıkları kuşanıp sonbaharın yağmur alacalarını beklemekteler. Heyhaaat!.. Elden üstün el isterim, çekip bizi eski bir sebile götürecek...<br />
<br />
i.pala@zaman.com.tr]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bu çocukta potansiyel var mı?]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3021</link>
			<pubDate>Fri, 17 Apr 2009 21:52:07 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3021</guid>
			<description><![CDATA[Bu çocukta potansiyel var mı?<br />
<br />
&#8220;... Sanırım, yıllar yılı babam kendini kandırdı, neredeyse koca bir ömrü boşa harcadı. Kendini hep başarılı sandı; başarısının kıstası da koyduğu hedeflere ulaşmaktı. <br />
Çevresindekilerden hep daha başarılıydı; çünkü çoğu insanın hedefi bile yokken onun hedefleri vardı. Hedefleri öyle kolay hedefler de sayılmazdı. Ama onun hedeflerine ulaşmış olması başarılı olması anlamına gelmiyor. Hedeflerden daha önemli olan insanın potansiyelini kullanabilmesi. Örneğin, bir yarış arabasının saatteki azami sürati 300 km ise, düz bir parkurda kendine hedef olarak bir saatte 200 km yol yapmayı seçmesi ve hedefine ulaşması başarı olarak kabul edilebilir. Böyle bir hesaplama bir yarış otosu için kolaylıkla yapılabiliyor; ama insan kendi potansiyelini, öyle otomobilin önündeki km göstergesine bakar gibi bilemiyor. İşletmeler için de aynısı geçerli sanırım. Bizim şirket her yıl hedef belirler; ama her zaman hedef belirlerken bir önceki yılın rakamlarına bakıyoruz. Kimsenin de aklına &#8220;niçin potansiyelimize bakarak hedef belirlemiyoruz&#8221; diye sormak gelmiyor. Halbuki potansiyelimizin altında iş yaparsak başarısız sayılırız. İnsanların da, kurumların da başarı çıtaları kendi potansiyelleridir. <br />
Kendi potansiyelini anlamak<br />
Babam, yıllarca kendini hiç tanıyamadı. Kendini tanıyamadığı gibi beni de tanıyamadı. Hep saçma sapan şeylerle uğraştı ve bunları yaparken annem &#8211;o bilge kadın&#8211; ona yaptıklarını da söylüyordu; ama babam hiç dinlemiyordu bile. <br />
Özellikle okul yıllarımda çok kızdığım bir şey vardı. Matematikte çok başarılı değildim; ama resim dersim harikaydı. Harikaydı; çünkü resim yapmayı seviyordum; okuldan eve geldiğimde, herhangi bir yere gezmeye gittiğimizde, hatta servisle okula giderken bile kağıt kalem elimden düşmezdi. Sadece resim yapmıyordum, ilkokul yıllarından karikatür dergilerini alır, onların kopyalarını çizerek ayrıntıları görmeyi öğrenirdim. Bir yetenek olup olmadığımı bilmiyorum; hiç öğrenme şansım da olmadı; ama başkalarının yaptıklarıyla kendiminkileri kıyaslarsam yatkın olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.<br />
Güçlü yanı zayıflatmak<br />
Matematikten bir defa on üzerinden dört alınca, evdeki resim defterlerim, resim konusunda bilgimi geliştirdiğim kitaplar gitti. Babam matematikte iyi olmamı istiyordu. Bana özel matematik dersi verecek bir hoca tuttu. Ona da hemen hedef koydu; &#8220;bizim oğlan, ikinci sınavından en az yedi alamazsa ders ücretinin yarısını geri alacaktı&#8221;... Matematikten altı aldım, ama babam paranın yarısını öğretmenden geri alamadı; babam yine de hedeflerle yönetim anlayışının başarılı olmasına memnun olduğundan sesini çıkarmadı. Aslına bakarsanız, özel hoca olmasaydı da ben altı alırdım. <br />
Zayıf yanı güçlendirmek<br />
Ne kadar komik, insanın iyi bir yanının pekiştirilmesi, geliştirilmesi yerine zayıf yönünün geliştirilmesi. Bir martının uçma yeteneği iyi, ama koşamıyor... Kuşlar koşmak için yaratılmamış ki... Düşünün ki, bir martının babası, martının karnesini inceliyor... &#8220;Hımm, bizimkinin uçuşu iyi, ama iyi koşamıyor; ona hemen bir koşu hocası tutalım...&#8221; Komiktir bu durum, ama hep de böyle olur. Kim hangi konuda zayıfsa onun o zayıflığını gidermeye çalışırız. Başkalarının çocuklarının karnelerini alıp bakanlara gıcık olurum; ilk önce de hep zayıflara bakarlar... &#8220;Şu derslerden 10 almışsın&#8221; demezler de, gider &#8220;şu derslerin kırık&#8221; derler... Küçükken bu sözleri duyduğumda içimden hep derdim ki &#8220;Kırık olan senin kafan!&#8221;<br />
Potansiyelle ilişkisiz hedefler<br />
Babam resim defterlerimi atıp matematik dersi aldırarak benim zayıf yanımı giderdi. Sonuçta ne oldu, ortalama bir insan çıktı. Halbuki, matematik dersi yerine resim dersi aldırsaydı, belki dünya çapında bir sanatçı olurdum. Belki de olamazdım, ama o hevesle mutlaka iyi bir grafikçi olurdum... Şimdi bir şirkette pazarlama uzmanı olarak çalışıyorum. Babam memnun, hedefi oydu zaten, benim bir şirkete girmem ve yavaş yavaş yükselmem. Ne kendi potansiyeliyle, ne de benim potansiyelimle hiç ilgilenmedi... Hedefler koydu, nereden buluyor bu hedefleri bilmiyorum... Bizim şirkette böyle birçok hedef var. Şirketin vizyonuna da yazmışlar, hedefimiz pazarda ilk beşe girmek diye... Niçin ilk beşe, niçin üçe ya da yediye değil de, beşe girmek? Bizim potansiyelimiz ne, belki de potansiyelimiz birinci olmaya yeterli ama onu hiç dikkate almayız, belki de listeye sondan bile giremeyecek durumdayız... <br />
Potansiyeli anlamak için bazen geriye bakmak yararlı oluyor; örneğin, her yıl sonunda insan şöyle bir soru sormalı kendine: &#8220;Ben bu yıl neler yapabilirdim, neler yaptım?&#8221; Eğer yapılanlar, yapılabilir olduğu düşünülenlerden fazlaysa ortada bir başarı var; eğer yapılanlar yapılabilir olduğu düşünülenlerden azsa ortada bir başarısızlık var. Yapılabilir olan yapılana eşitse, insan yerinde sayıyordur."<br />
<br />
m.arat@zaman.com.tr]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bu çocukta potansiyel var mı?<br />
<br />
&#8220;... Sanırım, yıllar yılı babam kendini kandırdı, neredeyse koca bir ömrü boşa harcadı. Kendini hep başarılı sandı; başarısının kıstası da koyduğu hedeflere ulaşmaktı. <br />
Çevresindekilerden hep daha başarılıydı; çünkü çoğu insanın hedefi bile yokken onun hedefleri vardı. Hedefleri öyle kolay hedefler de sayılmazdı. Ama onun hedeflerine ulaşmış olması başarılı olması anlamına gelmiyor. Hedeflerden daha önemli olan insanın potansiyelini kullanabilmesi. Örneğin, bir yarış arabasının saatteki azami sürati 300 km ise, düz bir parkurda kendine hedef olarak bir saatte 200 km yol yapmayı seçmesi ve hedefine ulaşması başarı olarak kabul edilebilir. Böyle bir hesaplama bir yarış otosu için kolaylıkla yapılabiliyor; ama insan kendi potansiyelini, öyle otomobilin önündeki km göstergesine bakar gibi bilemiyor. İşletmeler için de aynısı geçerli sanırım. Bizim şirket her yıl hedef belirler; ama her zaman hedef belirlerken bir önceki yılın rakamlarına bakıyoruz. Kimsenin de aklına &#8220;niçin potansiyelimize bakarak hedef belirlemiyoruz&#8221; diye sormak gelmiyor. Halbuki potansiyelimizin altında iş yaparsak başarısız sayılırız. İnsanların da, kurumların da başarı çıtaları kendi potansiyelleridir. <br />
Kendi potansiyelini anlamak<br />
Babam, yıllarca kendini hiç tanıyamadı. Kendini tanıyamadığı gibi beni de tanıyamadı. Hep saçma sapan şeylerle uğraştı ve bunları yaparken annem &#8211;o bilge kadın&#8211; ona yaptıklarını da söylüyordu; ama babam hiç dinlemiyordu bile. <br />
Özellikle okul yıllarımda çok kızdığım bir şey vardı. Matematikte çok başarılı değildim; ama resim dersim harikaydı. Harikaydı; çünkü resim yapmayı seviyordum; okuldan eve geldiğimde, herhangi bir yere gezmeye gittiğimizde, hatta servisle okula giderken bile kağıt kalem elimden düşmezdi. Sadece resim yapmıyordum, ilkokul yıllarından karikatür dergilerini alır, onların kopyalarını çizerek ayrıntıları görmeyi öğrenirdim. Bir yetenek olup olmadığımı bilmiyorum; hiç öğrenme şansım da olmadı; ama başkalarının yaptıklarıyla kendiminkileri kıyaslarsam yatkın olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.<br />
Güçlü yanı zayıflatmak<br />
Matematikten bir defa on üzerinden dört alınca, evdeki resim defterlerim, resim konusunda bilgimi geliştirdiğim kitaplar gitti. Babam matematikte iyi olmamı istiyordu. Bana özel matematik dersi verecek bir hoca tuttu. Ona da hemen hedef koydu; &#8220;bizim oğlan, ikinci sınavından en az yedi alamazsa ders ücretinin yarısını geri alacaktı&#8221;... Matematikten altı aldım, ama babam paranın yarısını öğretmenden geri alamadı; babam yine de hedeflerle yönetim anlayışının başarılı olmasına memnun olduğundan sesini çıkarmadı. Aslına bakarsanız, özel hoca olmasaydı da ben altı alırdım. <br />
Zayıf yanı güçlendirmek<br />
Ne kadar komik, insanın iyi bir yanının pekiştirilmesi, geliştirilmesi yerine zayıf yönünün geliştirilmesi. Bir martının uçma yeteneği iyi, ama koşamıyor... Kuşlar koşmak için yaratılmamış ki... Düşünün ki, bir martının babası, martının karnesini inceliyor... &#8220;Hımm, bizimkinin uçuşu iyi, ama iyi koşamıyor; ona hemen bir koşu hocası tutalım...&#8221; Komiktir bu durum, ama hep de böyle olur. Kim hangi konuda zayıfsa onun o zayıflığını gidermeye çalışırız. Başkalarının çocuklarının karnelerini alıp bakanlara gıcık olurum; ilk önce de hep zayıflara bakarlar... &#8220;Şu derslerden 10 almışsın&#8221; demezler de, gider &#8220;şu derslerin kırık&#8221; derler... Küçükken bu sözleri duyduğumda içimden hep derdim ki &#8220;Kırık olan senin kafan!&#8221;<br />
Potansiyelle ilişkisiz hedefler<br />
Babam resim defterlerimi atıp matematik dersi aldırarak benim zayıf yanımı giderdi. Sonuçta ne oldu, ortalama bir insan çıktı. Halbuki, matematik dersi yerine resim dersi aldırsaydı, belki dünya çapında bir sanatçı olurdum. Belki de olamazdım, ama o hevesle mutlaka iyi bir grafikçi olurdum... Şimdi bir şirkette pazarlama uzmanı olarak çalışıyorum. Babam memnun, hedefi oydu zaten, benim bir şirkete girmem ve yavaş yavaş yükselmem. Ne kendi potansiyeliyle, ne de benim potansiyelimle hiç ilgilenmedi... Hedefler koydu, nereden buluyor bu hedefleri bilmiyorum... Bizim şirkette böyle birçok hedef var. Şirketin vizyonuna da yazmışlar, hedefimiz pazarda ilk beşe girmek diye... Niçin ilk beşe, niçin üçe ya da yediye değil de, beşe girmek? Bizim potansiyelimiz ne, belki de potansiyelimiz birinci olmaya yeterli ama onu hiç dikkate almayız, belki de listeye sondan bile giremeyecek durumdayız... <br />
Potansiyeli anlamak için bazen geriye bakmak yararlı oluyor; örneğin, her yıl sonunda insan şöyle bir soru sormalı kendine: &#8220;Ben bu yıl neler yapabilirdim, neler yaptım?&#8221; Eğer yapılanlar, yapılabilir olduğu düşünülenlerden fazlaysa ortada bir başarı var; eğer yapılanlar yapılabilir olduğu düşünülenlerden azsa ortada bir başarısızlık var. Yapılabilir olan yapılana eşitse, insan yerinde sayıyordur."<br />
<br />
m.arat@zaman.com.tr]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>