<?xml version="1.0" encoding="iso-8859-9"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[ELTCafe.Net - Öyküler]]></title>
		<link>http://www.eltcafe.net/</link>
		<description><![CDATA[ELTCafe.Net - http://www.eltcafe.net]]></description>
		<pubDate>Fri, 30 Jul 2010 15:08:55 +0300</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[İri ve ince]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5306</link>
			<pubDate>Wed, 03 Feb 2010 16:01:45 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5306</guid>
			<description><![CDATA[Biri olmadan, öbürü olmazmış. Bu böylece yazılsınmış. Bir Rus köyü'nde iki balık yaşarmış. Biri turuncu ve İri, öbürü korkak ve İnce. Bütün çiftler de böyledir biraz düşününce.<br />
<br />
İri sormuş birgün. 'Madem bütün bu denizler birbirine bağlı, niye biz seninle sadece bu kıyıdan ötekine yüzüp duruyoruz? Kendimizi bir akıntıya bıraksak, yeni sularda yüzsek, başka balıklar yesek daha mutlu olmaz mıydık?' Hak verdi İnce. İnceliğinden sırf. Çünkü onun mutluluğu için, İri ve o kıyı yeterlidir. Gerisi hava su değişikliğidir ki, insan bundan beslenemez. Balıklar hiç...<br />
<br />
Katıldı yine de, düştü İri'nin peşine. Akıntıya bıraktı kendini. Bunlar beraberce, İstanbul ve Çanakkale boğazlarını geçtiler. Geçerken eğlendiler. Fakat bir balıkçı, akşam yavrularına balık götürmek için suya ağ atmıştı. Ve bizimkiler farkına varmadan  bu ağa takıldılar. Daha doğrusu İri takıldı. İri ya. İnce de sıyrılıp çıktı. İnce ya, bırakıp gitmedi. Hem inceydi hem aşık. Kemirip ağları, kurtardı İri'yi. 'E, tabi, ben bu ağlara takılacak kadar güçlü kuvvetli değilim, eriyip gidecek gibiyim' diyerek, onun gururunu da okşadı. Aşkta, en yanlış şeyler bile mantıklı gelir insana. Tabi balıklara da... Çünkü aşk, suyun içinde de aşktır.<br />
<br />
Derken, bizimkiler soğuk denizlere kavuştular. Fakat İnce, alışık değildi bu serin sulara ve hastalandı. Pulları dökülüyordu hergün ve gün geçtikçe daha da yavaşladı. Hatta durdu birgün. Atlantiğin ortasında. Ya döneceklerdi ve İnce kurtulacaktı. Ya da tek bedene düşeceklerdi. Çünkü herkesin Küba'ya kadar yüzecek nefesi kalmayabilir. Hele hastaysa. İri, Küba'ya gitmeyi seçmeden önce, biraz düşündü. O düşündüğü süre kadardı sevgisi, ki o da çok sayılmazdı. En başta sıkılan oydu köyün kıyısından. Demek aslında gitmek istiyordu İnce'sinin yanından. Ama bizimki bu durumu anlamadı. Ve onunla Küba'ya varmak için son çabalarla yüzdü. İnsan, sevdiğiyle geçen zamana doyamadığı kadar aşıktır. Balıklar da...<br />
<br />
'İki dakika daha beraber yüzmek, tek başına sağlığına kavuşmaktan iyidir' bile dedirtir aşk insana. Dedirttiği gibi İnce'ye. İki dakika kadar yüzdü ve öldü. Yukarı doğru çıkarken zayıf gövdesi, kılçıklarına kadar mutluydu ve gülüyordu. Koca bir balina onu yuttu, bunu da biliyordu. İri, tek kaldı ama, suyun ucunda Küba vardı. Var gücüyle yüzdü. İnce'yi unuttu. İnce'yi unuttuğu kötü oldu. Çünkü onlar birbirlerine 5 saniyede bir, nereye gittiklerini hatırlatıyorlardı ve şimdi 10 saniye geçmişti ve katiyen hatırlamıyordu. Ne İnce'yi, ne Küba'yı ne de adının İri olduğunu. İnsana adını başkaları hatırlatır, balıklara da...<br />
<br />
O yüzden kayboldu derin sularında Atlantiğin. Ve koca bir balina onu da yuttu. Fakat mucize bu ya, balinanın midesinde İnce'yi buldu. Meğer onları yutan aynı balinaymış, İnce ölmemişmiş, tam tersi midenin sıcaklığında dirilmişmiş. Ama oradan çıkarsa ölecek. İri de oradan giderse, nereye gittiğini ve adını unutucak. O yüzden, artık ikisi de buradalar. Ne fark eder. İnsana sevdiğinin yanı cennettir. Sevmeden hiçbir şeyin tadı olmadığını, bu hikayeyi bilen bütün balıklar bilir.<br />
Ya insanlar?]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Biri olmadan, öbürü olmazmış. Bu böylece yazılsınmış. Bir Rus köyü'nde iki balık yaşarmış. Biri turuncu ve İri, öbürü korkak ve İnce. Bütün çiftler de böyledir biraz düşününce.<br />
<br />
İri sormuş birgün. 'Madem bütün bu denizler birbirine bağlı, niye biz seninle sadece bu kıyıdan ötekine yüzüp duruyoruz? Kendimizi bir akıntıya bıraksak, yeni sularda yüzsek, başka balıklar yesek daha mutlu olmaz mıydık?' Hak verdi İnce. İnceliğinden sırf. Çünkü onun mutluluğu için, İri ve o kıyı yeterlidir. Gerisi hava su değişikliğidir ki, insan bundan beslenemez. Balıklar hiç...<br />
<br />
Katıldı yine de, düştü İri'nin peşine. Akıntıya bıraktı kendini. Bunlar beraberce, İstanbul ve Çanakkale boğazlarını geçtiler. Geçerken eğlendiler. Fakat bir balıkçı, akşam yavrularına balık götürmek için suya ağ atmıştı. Ve bizimkiler farkına varmadan  bu ağa takıldılar. Daha doğrusu İri takıldı. İri ya. İnce de sıyrılıp çıktı. İnce ya, bırakıp gitmedi. Hem inceydi hem aşık. Kemirip ağları, kurtardı İri'yi. 'E, tabi, ben bu ağlara takılacak kadar güçlü kuvvetli değilim, eriyip gidecek gibiyim' diyerek, onun gururunu da okşadı. Aşkta, en yanlış şeyler bile mantıklı gelir insana. Tabi balıklara da... Çünkü aşk, suyun içinde de aşktır.<br />
<br />
Derken, bizimkiler soğuk denizlere kavuştular. Fakat İnce, alışık değildi bu serin sulara ve hastalandı. Pulları dökülüyordu hergün ve gün geçtikçe daha da yavaşladı. Hatta durdu birgün. Atlantiğin ortasında. Ya döneceklerdi ve İnce kurtulacaktı. Ya da tek bedene düşeceklerdi. Çünkü herkesin Küba'ya kadar yüzecek nefesi kalmayabilir. Hele hastaysa. İri, Küba'ya gitmeyi seçmeden önce, biraz düşündü. O düşündüğü süre kadardı sevgisi, ki o da çok sayılmazdı. En başta sıkılan oydu köyün kıyısından. Demek aslında gitmek istiyordu İnce'sinin yanından. Ama bizimki bu durumu anlamadı. Ve onunla Küba'ya varmak için son çabalarla yüzdü. İnsan, sevdiğiyle geçen zamana doyamadığı kadar aşıktır. Balıklar da...<br />
<br />
'İki dakika daha beraber yüzmek, tek başına sağlığına kavuşmaktan iyidir' bile dedirtir aşk insana. Dedirttiği gibi İnce'ye. İki dakika kadar yüzdü ve öldü. Yukarı doğru çıkarken zayıf gövdesi, kılçıklarına kadar mutluydu ve gülüyordu. Koca bir balina onu yuttu, bunu da biliyordu. İri, tek kaldı ama, suyun ucunda Küba vardı. Var gücüyle yüzdü. İnce'yi unuttu. İnce'yi unuttuğu kötü oldu. Çünkü onlar birbirlerine 5 saniyede bir, nereye gittiklerini hatırlatıyorlardı ve şimdi 10 saniye geçmişti ve katiyen hatırlamıyordu. Ne İnce'yi, ne Küba'yı ne de adının İri olduğunu. İnsana adını başkaları hatırlatır, balıklara da...<br />
<br />
O yüzden kayboldu derin sularında Atlantiğin. Ve koca bir balina onu da yuttu. Fakat mucize bu ya, balinanın midesinde İnce'yi buldu. Meğer onları yutan aynı balinaymış, İnce ölmemişmiş, tam tersi midenin sıcaklığında dirilmişmiş. Ama oradan çıkarsa ölecek. İri de oradan giderse, nereye gittiğini ve adını unutucak. O yüzden, artık ikisi de buradalar. Ne fark eder. İnsana sevdiğinin yanı cennettir. Sevmeden hiçbir şeyin tadı olmadığını, bu hikayeyi bilen bütün balıklar bilir.<br />
Ya insanlar?]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Güzel bakan güzel görür...]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5251</link>
			<pubDate>Sun, 24 Jan 2010 14:41:55 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5251</guid>
			<description><![CDATA[Her zaman söylediğimiz bir söz vardır "Güzel bakan güzel görür"..O sözün bu hikayeye çok uyduğunu düşünerek başlığa bu sözü koydum..Hikayenin adı "Bin Aynalı Tapınak"<br />
<br />
<br />
<br />
"Hindistan'da yüksek bir dağın doruğuna yapılmış "BİN AYNALI TAPINAK" adlı görkemli bir tapınak vardı.<br />
<br />
<br />
<br />
Günlerden bir gün bir köpek dağa tırmandı tapınağın merdivenlerinden çıkarak "BİN AYNALI TAPINAK"a girdi.<br />
<br />
<br />
<br />
Tapınağın bin aynalı salonuna geçtiğinde bin tane köpek gördü. Korkarak tüylerini kabarttı; kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırdı; korkutucu hırıltılar çıkararak dişlerini gösterdi. Ve bin köpek de tüylerini diktiler; kuyruklarını bacaklarının arasına alıp korkunç sesler çıkartıp dişlerini gösterdiler. Köpek paniğe kapılarak tapınaktan kaçtı.<br />
<br />
<br />
<br />
Ve o andan itibaren bütün dünyanın tehlikeli korkunç köpeklerle dolu olduğuna inandı.<br />
<br />
<br />
<br />
Bir süre sonra bir başka köpek gelip dağa tırmandı. O da tapınağın<br />
<br />
merdivenlerinden çıkıp "BİN AYNALI TAPINAK"a girdi.Tapınağın bin aynalı salonuna geldiğinde bin tane köpekle karşılaştı ve çok sevindi: Kuyruğunu salladı; neşeyle oradan oraya zıpladı ve köpekleri oynamaya çağırdı.<br />
<br />
<br />
<br />
Bu köpek tapınaktan çıktığında dünyanın dost ve sevecen köpeklerle dolu olduğuna inanıyordu."<br />
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Her zaman söylediğimiz bir söz vardır "Güzel bakan güzel görür"..O sözün bu hikayeye çok uyduğunu düşünerek başlığa bu sözü koydum..Hikayenin adı "Bin Aynalı Tapınak"<br />
<br />
<br />
<br />
"Hindistan'da yüksek bir dağın doruğuna yapılmış "BİN AYNALI TAPINAK" adlı görkemli bir tapınak vardı.<br />
<br />
<br />
<br />
Günlerden bir gün bir köpek dağa tırmandı tapınağın merdivenlerinden çıkarak "BİN AYNALI TAPINAK"a girdi.<br />
<br />
<br />
<br />
Tapınağın bin aynalı salonuna geçtiğinde bin tane köpek gördü. Korkarak tüylerini kabarttı; kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırdı; korkutucu hırıltılar çıkararak dişlerini gösterdi. Ve bin köpek de tüylerini diktiler; kuyruklarını bacaklarının arasına alıp korkunç sesler çıkartıp dişlerini gösterdiler. Köpek paniğe kapılarak tapınaktan kaçtı.<br />
<br />
<br />
<br />
Ve o andan itibaren bütün dünyanın tehlikeli korkunç köpeklerle dolu olduğuna inandı.<br />
<br />
<br />
<br />
Bir süre sonra bir başka köpek gelip dağa tırmandı. O da tapınağın<br />
<br />
merdivenlerinden çıkıp "BİN AYNALI TAPINAK"a girdi.Tapınağın bin aynalı salonuna geldiğinde bin tane köpekle karşılaştı ve çok sevindi: Kuyruğunu salladı; neşeyle oradan oraya zıpladı ve köpekleri oynamaya çağırdı.<br />
<br />
<br />
<br />
Bu köpek tapınaktan çıktığında dünyanın dost ve sevecen köpeklerle dolu olduğuna inanıyordu."<br />
]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Patates İle Soğan]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5214</link>
			<pubDate>Wed, 23 Dec 2009 16:24:57 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5214</guid>
			<description><![CDATA[Patates ile soğan buzdolabında karşılaştılar.<br />
Patates:  &#8220;  Vay, soğan abi, nasılsın?  &#8220;<br />
Soğan :  &#8220;  İyiyim  patates, sen nasılsın?  &#8220;<br />
Patates:  &#8220;  Sağ ol  abi,  benden bir şey iste. &#8220; <br />
Soğan :  &#8220;  Şuradan bir bıçak getir de soyayım seni. &#8220; <br />
Patates:  &#8220;  Lütfen,  beni soyma abi, yoksa çürürüm. &#8220; <br />
Soğan:   &#8220;  Bir şey istedim olmadı. Şimdi sen benden bir şey iste. &#8220; <br />
Patates:  &#8220;  Sen bir bıçak getir, ben seni soyayım. &#8220; <br />
Soğan:    &#8220;  Emrin olur, al işte bıçağı getirdim. &#8220;<br />
Patates:  &#8220;  Boş ver şimdi bıçağı, seni soymaktan vazgeçtim. Kokutacaksın yine ortalığı. &#8220; <br />
Soğan:    &#8220;  Korkutacaksın yine herkesi demek istedin. Ben korkuluk muyum?  &#8220; <br />
Patates:  &#8220;   Korkuluklar cansız olur. Sen olsan olsan  sorguluk olursun. &#8220;<br />
Soğan:   &#8220;   Sorguluk mu? O da neyin nesi?  &#8220; <br />
Patates:  &#8220;   Sorguluk yani sorguya çeken. Hakim gibi. &#8220; <br />
Soğan:    &#8220;   Teşekkür ederim. Düşüncemi okudun. Büyüyünce hakim olmak istiyordum ben de. &#8220; <br />
Patates:  &#8220;   Hakim mi?  Zor olursun. Soğanlar için Hukuk Fakültesi yok ki.  &#8220; <br />
Soğan :  &#8220;  Ne  Hukuk Fakültesi be. Öyle değil. Ben dünyaya hakim olmak istiyorum. Fikirlerimi dünyaya yaymak istiyorum.  &#8220;<br />
Patates:  &#8220;   Aynaya baktım seni gördüm. Fikirdaşız desene.  &#8220;<br />
Soğan:    &#8220;  Fikirdaşız ama arkadaş değiliz daha.  &#8220;<br />
Patates:   &#8220;  Oluruz canım, arkadaş da oluruz. Teklif benden gelmeli. Benimle arkadaş olur musun, abi?  &#8220; <br />
Soğan:   &#8220;   Olurum  patates, olurum.  &#8220; <br />
<br />
Daha sonraki günlerde patates ile soğan arkadaşlıklarını devam ettirdiler. Fakat bu arkadaşlık hep buzdolabının içinde sürüp gidemezdi. Zamanla buzdolabı onlara dar gelmeye başlamıştı. Madem fikirlerini dünyaya yaymak istiyordun önce buzdolabından kurtulmalıydın. Patates ile soğan  elektriklerin kesik olduğu bir gün buzdolabından kaçtılar. Biraz sonra şehrin dar sokaklarında koşmaya başladılar. <br />
Patates:  &#8220;  Arkadaş, işte kurtulduk oradan, koşmak ne güzel. &#8220; <br />
Soğan:   &#8220;  Koşalım,  hiç durmadan, yorulmak nedir bilmeden koşalım. &#8220; <br />
Patates:  &#8220;  Gün gelecek fikirlerimiz de böyle koşacak. &#8220; <br />
Soğan:   &#8220;  Biz koştuğumuz sürece fikirlerimiz de koşacak desene.  &#8220; <br />
<br />
Aradan aylar geçtikçe patates ile soğan pek çok yer gezip dolaştılar. Tanıştıklarıyla fikir alışverişinde bulundular. Bazı fikirlerine karşı çıkılsa da  onlar bunu önemsemediler. Önemli olan, diyorlardı, tarlaya bir tohum, yani beyne bir fikir atmak. Eğer fikir değerliyse, zaten o beyin o fikri kabul edip çoğaltacaktı, yeni fikir üretip geliştirecekti. Bu iş ne kadar zamanda olurdu, bakın onun orası belli olmazdı. Bir günde de olurdu, bir yılda da olurdu.<br />
<br />
Evrende dünya nokta kadarcıksa, dünyada canlılar nokta kadarcıktır. Canlıların evrende ne kadarcık olduğunu düşünmek, bir bilinmezlik dışına atılman demektir. Eğer sen bir bilinmezlik dışına bilerek atılır, hamle yaparsan, kişisel sorunlarını aza indirmiş ve başkalarına faydalı olabilmeyi çoğaltmışsındır. Bu çoğalmalar ne kadar çoğalırsa, senin de fikirlerin o oranda çoğalır. <br />
<br />
Zaman hiç durmadan, yorulmak nedir bilmeden akıp gider. Zaman hep vardır ve yine var olacaktır. Zaman geçerken yorulmaz ama yorar da geçer. Canlıların doğması, büyümesi daha sonra da yaşlanması büyümenin durmasından, yorulmanın başlamasındandır. <br />
<br />
Sanatsal bir uğraş içine girmek, özde beynin dürtü oluşumudur. Bu uğraşın sevgi hamurunu yürek karar. İrade şemsiyesi, engel yağmurunu en az zararla atlatmanı sağlar. Başarı sana asla uzak değildir. Mutlaka bir gün gelir onunla kucaklaşırsın. <br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Patates ile soğan buzdolabında karşılaştılar.<br />
Patates:  &#8220;  Vay, soğan abi, nasılsın?  &#8220;<br />
Soğan :  &#8220;  İyiyim  patates, sen nasılsın?  &#8220;<br />
Patates:  &#8220;  Sağ ol  abi,  benden bir şey iste. &#8220; <br />
Soğan :  &#8220;  Şuradan bir bıçak getir de soyayım seni. &#8220; <br />
Patates:  &#8220;  Lütfen,  beni soyma abi, yoksa çürürüm. &#8220; <br />
Soğan:   &#8220;  Bir şey istedim olmadı. Şimdi sen benden bir şey iste. &#8220; <br />
Patates:  &#8220;  Sen bir bıçak getir, ben seni soyayım. &#8220; <br />
Soğan:    &#8220;  Emrin olur, al işte bıçağı getirdim. &#8220;<br />
Patates:  &#8220;  Boş ver şimdi bıçağı, seni soymaktan vazgeçtim. Kokutacaksın yine ortalığı. &#8220; <br />
Soğan:    &#8220;  Korkutacaksın yine herkesi demek istedin. Ben korkuluk muyum?  &#8220; <br />
Patates:  &#8220;   Korkuluklar cansız olur. Sen olsan olsan  sorguluk olursun. &#8220;<br />
Soğan:   &#8220;   Sorguluk mu? O da neyin nesi?  &#8220; <br />
Patates:  &#8220;   Sorguluk yani sorguya çeken. Hakim gibi. &#8220; <br />
Soğan:    &#8220;   Teşekkür ederim. Düşüncemi okudun. Büyüyünce hakim olmak istiyordum ben de. &#8220; <br />
Patates:  &#8220;   Hakim mi?  Zor olursun. Soğanlar için Hukuk Fakültesi yok ki.  &#8220; <br />
Soğan :  &#8220;  Ne  Hukuk Fakültesi be. Öyle değil. Ben dünyaya hakim olmak istiyorum. Fikirlerimi dünyaya yaymak istiyorum.  &#8220;<br />
Patates:  &#8220;   Aynaya baktım seni gördüm. Fikirdaşız desene.  &#8220;<br />
Soğan:    &#8220;  Fikirdaşız ama arkadaş değiliz daha.  &#8220;<br />
Patates:   &#8220;  Oluruz canım, arkadaş da oluruz. Teklif benden gelmeli. Benimle arkadaş olur musun, abi?  &#8220; <br />
Soğan:   &#8220;   Olurum  patates, olurum.  &#8220; <br />
<br />
Daha sonraki günlerde patates ile soğan arkadaşlıklarını devam ettirdiler. Fakat bu arkadaşlık hep buzdolabının içinde sürüp gidemezdi. Zamanla buzdolabı onlara dar gelmeye başlamıştı. Madem fikirlerini dünyaya yaymak istiyordun önce buzdolabından kurtulmalıydın. Patates ile soğan  elektriklerin kesik olduğu bir gün buzdolabından kaçtılar. Biraz sonra şehrin dar sokaklarında koşmaya başladılar. <br />
Patates:  &#8220;  Arkadaş, işte kurtulduk oradan, koşmak ne güzel. &#8220; <br />
Soğan:   &#8220;  Koşalım,  hiç durmadan, yorulmak nedir bilmeden koşalım. &#8220; <br />
Patates:  &#8220;  Gün gelecek fikirlerimiz de böyle koşacak. &#8220; <br />
Soğan:   &#8220;  Biz koştuğumuz sürece fikirlerimiz de koşacak desene.  &#8220; <br />
<br />
Aradan aylar geçtikçe patates ile soğan pek çok yer gezip dolaştılar. Tanıştıklarıyla fikir alışverişinde bulundular. Bazı fikirlerine karşı çıkılsa da  onlar bunu önemsemediler. Önemli olan, diyorlardı, tarlaya bir tohum, yani beyne bir fikir atmak. Eğer fikir değerliyse, zaten o beyin o fikri kabul edip çoğaltacaktı, yeni fikir üretip geliştirecekti. Bu iş ne kadar zamanda olurdu, bakın onun orası belli olmazdı. Bir günde de olurdu, bir yılda da olurdu.<br />
<br />
Evrende dünya nokta kadarcıksa, dünyada canlılar nokta kadarcıktır. Canlıların evrende ne kadarcık olduğunu düşünmek, bir bilinmezlik dışına atılman demektir. Eğer sen bir bilinmezlik dışına bilerek atılır, hamle yaparsan, kişisel sorunlarını aza indirmiş ve başkalarına faydalı olabilmeyi çoğaltmışsındır. Bu çoğalmalar ne kadar çoğalırsa, senin de fikirlerin o oranda çoğalır. <br />
<br />
Zaman hiç durmadan, yorulmak nedir bilmeden akıp gider. Zaman hep vardır ve yine var olacaktır. Zaman geçerken yorulmaz ama yorar da geçer. Canlıların doğması, büyümesi daha sonra da yaşlanması büyümenin durmasından, yorulmanın başlamasındandır. <br />
<br />
Sanatsal bir uğraş içine girmek, özde beynin dürtü oluşumudur. Bu uğraşın sevgi hamurunu yürek karar. İrade şemsiyesi, engel yağmurunu en az zararla atlatmanı sağlar. Başarı sana asla uzak değildir. Mutlaka bir gün gelir onunla kucaklaşırsın. <br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[harun tokak yeni şafak]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5150</link>
			<pubDate>Sat, 24 Oct 2009 02:23:45 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5150</guid>
			<description><![CDATA[Güneşin dar ağacında, göğsü, bir körük gibi inip kalkan köyün sessizliğinde yükselir ses&#8230; &#8220;Sadııık!&#8221; <br />
<br />
Can'ın sesidir bu&#8230;<br />
<br />
Bir bahar esintisi gibi toprak evin içersine doluverir. <br />
<br />
Kapıya koşar, Sadık.<br />
<br />
Yanılmamıştır.<br />
<br />
Gelen can dostudur. <br />
<br />
Yüzü, sahura kalkan aydınlık evlerin ruhaniliğindedir.<br />
<br />
Sarılırlar birbirlerine. <br />
<br />
&#8220;Sensiz yapamadım kardeşim, yapamadım.&#8221;<br />
<br />
*** <br />
<br />
İstanbul geceleri yine ışıl ışıldı&#8230; <br />
<br />
İnananların gönül yamaçları, kutlu ayın, tatlı esintilerinde dinlenmekteydi.<br />
<br />
Uzaktan görenler bu şehir halkının bütününü bir ailenin fertleri sanırdı. <br />
<br />
Ramazan'la birlikte, varlıklı insanların gönüllerinde harlaşan cömertlik ateşi, Sadık ve Can Öğretmenlerin mütevazı evini de ısıtıyordu. <br />
<br />
Sadık ve Can&#8230;<br />
<br />
Ruhaniyat dolu Ramazan gecelerinin ışık yağmurlarında birlikte ıslanıyor, sahura birlikte kalkıyor, yüksek binaların arasında ki, ruhaniyata bürünmüş küçük mescide birlikte gidiyorlardı. <br />
<br />
Mahya ışıklarıyla bir birine bağlı iki minare gibi bir yücelik vardı hallerinde.<br />
<br />
Sadık Öğretmen Doğu'lu, Can Öğretmen Ege'liydi&#8230; <br />
<br />
Can dosttular.<br />
<br />
***<br />
<br />
Bir gün Can'ın babası ziyarete gelir. <br />
<br />
Can'ın babasını görür görmez, Sadık Öğretmen'in yüreğinde küllenmiş korlar yeniden alevlenir.<br />
<br />
Kömür karası gözlerinde, kızıl-siyah sislerin arasından gittikçe belirginleşen bir korku resmi büyür. <br />
<br />
Hayır hayır yanılmıyordu, bu kesin oydu.<br />
<br />
***<br />
<br />
Can'ın babasının geldiği gün, Sadık, eşyalarını valizine yerleştirerek sessizce çıkar, gider evden. <br />
<br />
Hem de geride bir sürü soru bırakarak&#8230; <br />
<br />
Sadık bir serseri gibi sokaklardadır. <br />
<br />
Geçmişin o acı günlerini, güzel gözlerinde irileşen göz yaşlarında seyreder:<br />
<br />
Henüz on üç yaşındaydı. Babası seyyar el arabasında kaset satarak, evine ekmek götürmeğe çalışıyordu. Sadık da okul çıkışlarında babasına yardım ediyordu. O gün, yeni çıkan bir kaseti tanıtmak için arabanın bir köşesinde duran, kapağı kopuk eski teyp, Kürtçe bir eser çalıyordu. <br />
<br />
Birden üniformalı birkaç adam peydahlanır. Başlarındaki iri yapılı, uzun boylu adam, babasına kükrer; <br />
<br />
&#8220;Bu kaseti dinlemek yasak, bölücülük yapıyorsun.&#8221; <br />
<br />
Babası, Türkçe bilmediği için Kürtçe cevap verir. İri yapılı adam iyice öfkelenir. Caddenin ortasında, zavallı babasını kalabalığın korkulu bakışları arasında yere yatırıp tekme tokat dövmeye başlar. Küçük Sadık &#8220;ne olur dövmeyin babamı&#8221; diye yalvarsa, ağlasa da, dinlemezler. Kanlar içinde kalmıştır, babası. Sonrada kelepçeleyip götürürler.<br />
<br />
Günler geçer haber alamazlar babasından. <br />
<br />
Hiç kimse araya girmeye cesaret edemez.<br />
<br />
Her geçen gün biraz daha artan sefalet ve yoksulluğa dayanamayarak köylerine geri dönerler.<br />
<br />
Anasının, soğuk kış gecelerinde çığlıklaşan duaları nihayet kabul olur ve babası suçsuzluğu anlaşılarak altı ay sonra serbest bırakılır. <br />
<br />
O heybetli adam gitmiş yerine psikolojisi bozulmuş, sağlığı kaybolmuş bir adam dönmüştür. <br />
<br />
Dünyaya küser baba...<br />
<br />
Birkaç gün sonra da hiçbir şey demeden bir hayalet gibi evden çıkar gider.<br />
<br />
1989 kışı, dev adımlarla doğunun karlı dağlarından köyün sokaklarına iner. <br />
<br />
Sadık ve kardeşleri, soğuğun her bir yarıktan sökün ettiği bu evde, analarının sıcak kanatları altına sığınarak ısınmaya çalışırlar. <br />
<br />
Gecelerde teröre doymayan dağlardan kurşun sesleri gelir. O kurşunlar Sadık'ın minik yüreğini deler geçer. &#8220;Eyvah! Babamı vurdular&#8221; diye kabuslarla uyanır. <br />
<br />
Konu komşudan gelen yardımlarla hayata tutunmaya çalışırlar. <br />
<br />
Baharın uç vermeye başladığı bir gece, evlerinin tahta kapısı gıcırdar.<br />
<br />
Gelen babasıdır. <br />
<br />
Daha oturur oturmaz &#8220;fazla kalmayacağım, Sadık'ı almaya geldim, onu da dağlara götüreceğim&#8221; der.<br />
<br />
Anası, &#8220;daha o çok küçük, silah bile tutamaz, ne yapar dağlarda?&#8221; diyerek karşısına dikilse de; babası kararlıdır. <br />
<br />
Küçük Sadık'ın elinden tutuğu gibi çıkar evden. <br />
<br />
Baba oğul kaybolurlar gecenin karanlığında. <br />
<br />
Doğuda kış erken gelse de baharlar bir hayli ağırdan alır, geceler hala soğuktur. <br />
<br />
Küçük Sadık, karanlıkta düşe kalka babasıyla saatlerce yol yürür <br />
<br />
Minik bacaklarında derman kalmadığında; &#8220;çok yoruldum babacığım&#8221; der. <br />
<br />
Bir kayanın siperinde dinlenirler. <br />
<br />
Karşı tepelerde, gecenin siyah saçları, şafağın ışıklı elleriyle usul usul çözülürken, babası; &#8220; Haydi! Şafak söküyor, daha bir hayli yolumuz var&#8221; diye doğrulduğunda; &#8220;Dur! Yoksa vururuz.&#8221; sesi, bir bomba gibi düşer, gecenin bağrına. <br />
<br />
Gelenler askerlerdir. <br />
<br />
Babası, kayaları siperine alarak ateş etmeye başlar. Askerler ateş etmezler, yanında Minik Sadık'ın olduğunu bilirler.<br />
<br />
Anne yüreği işte&#8230;<br />
<br />
Dayanamamış, ihbar etmiştir, &#8220;yavrumu kurtarın&#8221; diye yalvarmıştır, yavrusu için kocasını feda etmiştir. <br />
<br />
Babası, bir fırsatını bulup, Sadık'ın elini sıkıca kavrayarak sınıra doğru koşmaya başlar. <br />
<br />
Tam sınıra geldiklerinde, ansızın durur babası, oğlunun, Sadık'ının gözlerinin içine bakar. <br />
<br />
Yüzünü okşar, öper, sarılır, sonra; &#8220;geri git, baban seni çok seviyor, git, çabuk uzaklaş.&#8221; der. <br />
<br />
Kendisi olanca hızıyla sınıra, Küçük Sadık da askerlere doğru koşarken, korkunç bir ses yırtar, gecenin karanlığını. <br />
<br />
Korkudan irkilip yerinde çakılıp kalan küçük Sadık, geriye dönüp baktığında; babasının bedeninden kopan parçaların alacakaranlıktaki korkunç gölge oyunlarını seyreder. Mayına basmıştır babası. <br />
<br />
Anasının yanına döndüğünde, Sadık, eski Sadık değildir artık. <br />
<br />
Bir gün köye gelen dayısı alır, götürür, Sadık'ı.<br />
<br />
Anası da bu arada bir başkasıyla evlenir. <br />
<br />
Sadık okur ve öğretmen olur. Canı gibi sevdiği arkadaşı Can'la bir ev tutarak birlikte kalmaya başlar. Şimdi, karşısında Can'ın babası olarak duran adam yıllar önce babasını sokaklarda tekmeleyen adamdır. Sadık'ın can düşmanı, can dostunun babasıdır. Hiçbir şey demeden evi terk edişi bundandır.<br />
<br />
*** <br />
<br />
O yaz, okullar kapanınca, Sadık doğruca köyüne gider. <br />
<br />
Acı da olsa o hatıralar, onundur. <br />
<br />
Yüzleşecektir. <br />
<br />
Anası, bir başkasıyla evli olmanın ruh haliyle hep gözlerini kaçırır oğlundan. <br />
<br />
Teselli etmeye çalışır anasını;<br />
<br />
&#8220;Senin bir suçun yok anacığım, o gün o adam, babama daha bir yumuşak davransaydı, sırtımıza dağlar gibi acılar binmeyecekti.<br />
<br />
Ama kader. <br />
<br />
Bu toprak insanının kaderi bu. <br />
<br />
Yarınlar daha aydınlık, daha güzel olacak. Minareleri birbirine bağlayan mahya ışıkları gibi, samimi yüreklerden yükselen ışıklar, ülke insanını bir birine bağlayacak. <br />
<br />
Sen çok ağladın,istiyorum ki başka analar ağlamasın,anacağım. Ben babasız büyüdüm, başka çocuklar, babasız büyümesin.&#8221;<br />
<br />
Derken evin tahta kapısı çalınır. <br />
<br />
Kararlı ve candan bir ses, &#8220;Sadık&#8221; diye seslenir. Sımsıcak güneşin bağrında boyunlarını bükmüş fidanlar, can suyunun şırıltısını duyunca nasıl gözlerini o tatlı şırıltıya dikerlerse Sadık ve anası da o tatlı sese kulak kesilirler. <br />
<br />
Can'ın sesidir, bu. <br />
<br />
Bir bahar esintisi gibi toprak evin içersine doluverir. <br />
<br />
Kapıya koşar, yanılmamıştır. <br />
<br />
Gelen Can'dır. Yüzü, sahura kalkan evlerin camlarından sızan ruhani bir ışık gibi tebessüm etmektedir.<br />
<br />
&#8220;Sensiz yapamadım kardeşim&#8221;<br />
<br />
Sadık çok duygulanır;<br />
<br />
&#8220; Biliyorum kardeşim, geleceğini biliyordum.&#8221; <br />
<br />
Sarılırlar birbirlerine. <br />
<br />
Kışlar erken gelse de doğuda ağırdan alır baharlar.<br />
<br />
Ama gelir, mutlaka gelir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Güneşin dar ağacında, göğsü, bir körük gibi inip kalkan köyün sessizliğinde yükselir ses&#8230; &#8220;Sadııık!&#8221; <br />
<br />
Can'ın sesidir bu&#8230;<br />
<br />
Bir bahar esintisi gibi toprak evin içersine doluverir. <br />
<br />
Kapıya koşar, Sadık.<br />
<br />
Yanılmamıştır.<br />
<br />
Gelen can dostudur. <br />
<br />
Yüzü, sahura kalkan aydınlık evlerin ruhaniliğindedir.<br />
<br />
Sarılırlar birbirlerine. <br />
<br />
&#8220;Sensiz yapamadım kardeşim, yapamadım.&#8221;<br />
<br />
*** <br />
<br />
İstanbul geceleri yine ışıl ışıldı&#8230; <br />
<br />
İnananların gönül yamaçları, kutlu ayın, tatlı esintilerinde dinlenmekteydi.<br />
<br />
Uzaktan görenler bu şehir halkının bütününü bir ailenin fertleri sanırdı. <br />
<br />
Ramazan'la birlikte, varlıklı insanların gönüllerinde harlaşan cömertlik ateşi, Sadık ve Can Öğretmenlerin mütevazı evini de ısıtıyordu. <br />
<br />
Sadık ve Can&#8230;<br />
<br />
Ruhaniyat dolu Ramazan gecelerinin ışık yağmurlarında birlikte ıslanıyor, sahura birlikte kalkıyor, yüksek binaların arasında ki, ruhaniyata bürünmüş küçük mescide birlikte gidiyorlardı. <br />
<br />
Mahya ışıklarıyla bir birine bağlı iki minare gibi bir yücelik vardı hallerinde.<br />
<br />
Sadık Öğretmen Doğu'lu, Can Öğretmen Ege'liydi&#8230; <br />
<br />
Can dosttular.<br />
<br />
***<br />
<br />
Bir gün Can'ın babası ziyarete gelir. <br />
<br />
Can'ın babasını görür görmez, Sadık Öğretmen'in yüreğinde küllenmiş korlar yeniden alevlenir.<br />
<br />
Kömür karası gözlerinde, kızıl-siyah sislerin arasından gittikçe belirginleşen bir korku resmi büyür. <br />
<br />
Hayır hayır yanılmıyordu, bu kesin oydu.<br />
<br />
***<br />
<br />
Can'ın babasının geldiği gün, Sadık, eşyalarını valizine yerleştirerek sessizce çıkar, gider evden. <br />
<br />
Hem de geride bir sürü soru bırakarak&#8230; <br />
<br />
Sadık bir serseri gibi sokaklardadır. <br />
<br />
Geçmişin o acı günlerini, güzel gözlerinde irileşen göz yaşlarında seyreder:<br />
<br />
Henüz on üç yaşındaydı. Babası seyyar el arabasında kaset satarak, evine ekmek götürmeğe çalışıyordu. Sadık da okul çıkışlarında babasına yardım ediyordu. O gün, yeni çıkan bir kaseti tanıtmak için arabanın bir köşesinde duran, kapağı kopuk eski teyp, Kürtçe bir eser çalıyordu. <br />
<br />
Birden üniformalı birkaç adam peydahlanır. Başlarındaki iri yapılı, uzun boylu adam, babasına kükrer; <br />
<br />
&#8220;Bu kaseti dinlemek yasak, bölücülük yapıyorsun.&#8221; <br />
<br />
Babası, Türkçe bilmediği için Kürtçe cevap verir. İri yapılı adam iyice öfkelenir. Caddenin ortasında, zavallı babasını kalabalığın korkulu bakışları arasında yere yatırıp tekme tokat dövmeye başlar. Küçük Sadık &#8220;ne olur dövmeyin babamı&#8221; diye yalvarsa, ağlasa da, dinlemezler. Kanlar içinde kalmıştır, babası. Sonrada kelepçeleyip götürürler.<br />
<br />
Günler geçer haber alamazlar babasından. <br />
<br />
Hiç kimse araya girmeye cesaret edemez.<br />
<br />
Her geçen gün biraz daha artan sefalet ve yoksulluğa dayanamayarak köylerine geri dönerler.<br />
<br />
Anasının, soğuk kış gecelerinde çığlıklaşan duaları nihayet kabul olur ve babası suçsuzluğu anlaşılarak altı ay sonra serbest bırakılır. <br />
<br />
O heybetli adam gitmiş yerine psikolojisi bozulmuş, sağlığı kaybolmuş bir adam dönmüştür. <br />
<br />
Dünyaya küser baba...<br />
<br />
Birkaç gün sonra da hiçbir şey demeden bir hayalet gibi evden çıkar gider.<br />
<br />
1989 kışı, dev adımlarla doğunun karlı dağlarından köyün sokaklarına iner. <br />
<br />
Sadık ve kardeşleri, soğuğun her bir yarıktan sökün ettiği bu evde, analarının sıcak kanatları altına sığınarak ısınmaya çalışırlar. <br />
<br />
Gecelerde teröre doymayan dağlardan kurşun sesleri gelir. O kurşunlar Sadık'ın minik yüreğini deler geçer. &#8220;Eyvah! Babamı vurdular&#8221; diye kabuslarla uyanır. <br />
<br />
Konu komşudan gelen yardımlarla hayata tutunmaya çalışırlar. <br />
<br />
Baharın uç vermeye başladığı bir gece, evlerinin tahta kapısı gıcırdar.<br />
<br />
Gelen babasıdır. <br />
<br />
Daha oturur oturmaz &#8220;fazla kalmayacağım, Sadık'ı almaya geldim, onu da dağlara götüreceğim&#8221; der.<br />
<br />
Anası, &#8220;daha o çok küçük, silah bile tutamaz, ne yapar dağlarda?&#8221; diyerek karşısına dikilse de; babası kararlıdır. <br />
<br />
Küçük Sadık'ın elinden tutuğu gibi çıkar evden. <br />
<br />
Baba oğul kaybolurlar gecenin karanlığında. <br />
<br />
Doğuda kış erken gelse de baharlar bir hayli ağırdan alır, geceler hala soğuktur. <br />
<br />
Küçük Sadık, karanlıkta düşe kalka babasıyla saatlerce yol yürür <br />
<br />
Minik bacaklarında derman kalmadığında; &#8220;çok yoruldum babacığım&#8221; der. <br />
<br />
Bir kayanın siperinde dinlenirler. <br />
<br />
Karşı tepelerde, gecenin siyah saçları, şafağın ışıklı elleriyle usul usul çözülürken, babası; &#8220; Haydi! Şafak söküyor, daha bir hayli yolumuz var&#8221; diye doğrulduğunda; &#8220;Dur! Yoksa vururuz.&#8221; sesi, bir bomba gibi düşer, gecenin bağrına. <br />
<br />
Gelenler askerlerdir. <br />
<br />
Babası, kayaları siperine alarak ateş etmeye başlar. Askerler ateş etmezler, yanında Minik Sadık'ın olduğunu bilirler.<br />
<br />
Anne yüreği işte&#8230;<br />
<br />
Dayanamamış, ihbar etmiştir, &#8220;yavrumu kurtarın&#8221; diye yalvarmıştır, yavrusu için kocasını feda etmiştir. <br />
<br />
Babası, bir fırsatını bulup, Sadık'ın elini sıkıca kavrayarak sınıra doğru koşmaya başlar. <br />
<br />
Tam sınıra geldiklerinde, ansızın durur babası, oğlunun, Sadık'ının gözlerinin içine bakar. <br />
<br />
Yüzünü okşar, öper, sarılır, sonra; &#8220;geri git, baban seni çok seviyor, git, çabuk uzaklaş.&#8221; der. <br />
<br />
Kendisi olanca hızıyla sınıra, Küçük Sadık da askerlere doğru koşarken, korkunç bir ses yırtar, gecenin karanlığını. <br />
<br />
Korkudan irkilip yerinde çakılıp kalan küçük Sadık, geriye dönüp baktığında; babasının bedeninden kopan parçaların alacakaranlıktaki korkunç gölge oyunlarını seyreder. Mayına basmıştır babası. <br />
<br />
Anasının yanına döndüğünde, Sadık, eski Sadık değildir artık. <br />
<br />
Bir gün köye gelen dayısı alır, götürür, Sadık'ı.<br />
<br />
Anası da bu arada bir başkasıyla evlenir. <br />
<br />
Sadık okur ve öğretmen olur. Canı gibi sevdiği arkadaşı Can'la bir ev tutarak birlikte kalmaya başlar. Şimdi, karşısında Can'ın babası olarak duran adam yıllar önce babasını sokaklarda tekmeleyen adamdır. Sadık'ın can düşmanı, can dostunun babasıdır. Hiçbir şey demeden evi terk edişi bundandır.<br />
<br />
*** <br />
<br />
O yaz, okullar kapanınca, Sadık doğruca köyüne gider. <br />
<br />
Acı da olsa o hatıralar, onundur. <br />
<br />
Yüzleşecektir. <br />
<br />
Anası, bir başkasıyla evli olmanın ruh haliyle hep gözlerini kaçırır oğlundan. <br />
<br />
Teselli etmeye çalışır anasını;<br />
<br />
&#8220;Senin bir suçun yok anacığım, o gün o adam, babama daha bir yumuşak davransaydı, sırtımıza dağlar gibi acılar binmeyecekti.<br />
<br />
Ama kader. <br />
<br />
Bu toprak insanının kaderi bu. <br />
<br />
Yarınlar daha aydınlık, daha güzel olacak. Minareleri birbirine bağlayan mahya ışıkları gibi, samimi yüreklerden yükselen ışıklar, ülke insanını bir birine bağlayacak. <br />
<br />
Sen çok ağladın,istiyorum ki başka analar ağlamasın,anacağım. Ben babasız büyüdüm, başka çocuklar, babasız büyümesin.&#8221;<br />
<br />
Derken evin tahta kapısı çalınır. <br />
<br />
Kararlı ve candan bir ses, &#8220;Sadık&#8221; diye seslenir. Sımsıcak güneşin bağrında boyunlarını bükmüş fidanlar, can suyunun şırıltısını duyunca nasıl gözlerini o tatlı şırıltıya dikerlerse Sadık ve anası da o tatlı sese kulak kesilirler. <br />
<br />
Can'ın sesidir, bu. <br />
<br />
Bir bahar esintisi gibi toprak evin içersine doluverir. <br />
<br />
Kapıya koşar, yanılmamıştır. <br />
<br />
Gelen Can'dır. Yüzü, sahura kalkan evlerin camlarından sızan ruhani bir ışık gibi tebessüm etmektedir.<br />
<br />
&#8220;Sensiz yapamadım kardeşim&#8221;<br />
<br />
Sadık çok duygulanır;<br />
<br />
&#8220; Biliyorum kardeşim, geleceğini biliyordum.&#8221; <br />
<br />
Sarılırlar birbirlerine. <br />
<br />
Kışlar erken gelse de doğuda ağırdan alır baharlar.<br />
<br />
Ama gelir, mutlaka gelir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Perfect ve bir o kadar da duygusal bir hikaye]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5149</link>
			<pubDate>Sat, 24 Oct 2009 02:19:38 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5149</guid>
			<description><![CDATA[Geleceğini Biliyordum<br />
Güneşin dar ağacında, göğsü, bir körük gibi inip kalkan köyün sessizliğinde yükselir ses&#8230; &#8220;Sadııık!&#8221; <br />
<br />
Can'ın sesidir bu&#8230;<br />
<br />
Bir bahar esintisi gibi toprak evin içersine doluverir. <br />
<br />
Kapıya koşar, Sadık.<br />
<br />
Yanılmamıştır.<br />
<br />
Gelen can dostudur. <br />
<br />
Yüzü, sahura kalkan aydınlık evlerin ruhaniliğindedir.<br />
<br />
Sarılırlar birbirlerine. <br />
<br />
&#8220;Sensiz yapamadım kardeşim, yapamadım.&#8221;<br />
<br />
*** <br />
<br />
İstanbul geceleri yine ışıl ışıldı&#8230; <br />
<br />
İnananların gönül yamaçları, kutlu ayın, tatlı esintilerinde dinlenmekteydi.<br />
<br />
Uzaktan görenler bu şehir halkının bütününü bir ailenin fertleri sanırdı. <br />
<br />
Ramazan'la birlikte, varlıklı insanların gönüllerinde harlaşan cömertlik ateşi, Sadık ve Can Öğretmenlerin mütevazı evini de ısıtıyordu. <br />
<br />
Sadık ve Can&#8230;<br />
<br />
Ruhaniyat dolu Ramazan gecelerinin ışık yağmurlarında birlikte ıslanıyor, sahura birlikte kalkıyor, yüksek binaların arasında ki, ruhaniyata bürünmüş küçük mescide birlikte gidiyorlardı. <br />
<br />
Mahya ışıklarıyla bir birine bağlı iki minare gibi bir yücelik vardı hallerinde.<br />
<br />
Sadık Öğretmen Doğu'lu, Can Öğretmen Ege'liydi&#8230; <br />
<br />
Can dosttular.<br />
Harun Tokak]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Geleceğini Biliyordum<br />
Güneşin dar ağacında, göğsü, bir körük gibi inip kalkan köyün sessizliğinde yükselir ses&#8230; &#8220;Sadııık!&#8221; <br />
<br />
Can'ın sesidir bu&#8230;<br />
<br />
Bir bahar esintisi gibi toprak evin içersine doluverir. <br />
<br />
Kapıya koşar, Sadık.<br />
<br />
Yanılmamıştır.<br />
<br />
Gelen can dostudur. <br />
<br />
Yüzü, sahura kalkan aydınlık evlerin ruhaniliğindedir.<br />
<br />
Sarılırlar birbirlerine. <br />
<br />
&#8220;Sensiz yapamadım kardeşim, yapamadım.&#8221;<br />
<br />
*** <br />
<br />
İstanbul geceleri yine ışıl ışıldı&#8230; <br />
<br />
İnananların gönül yamaçları, kutlu ayın, tatlı esintilerinde dinlenmekteydi.<br />
<br />
Uzaktan görenler bu şehir halkının bütününü bir ailenin fertleri sanırdı. <br />
<br />
Ramazan'la birlikte, varlıklı insanların gönüllerinde harlaşan cömertlik ateşi, Sadık ve Can Öğretmenlerin mütevazı evini de ısıtıyordu. <br />
<br />
Sadık ve Can&#8230;<br />
<br />
Ruhaniyat dolu Ramazan gecelerinin ışık yağmurlarında birlikte ıslanıyor, sahura birlikte kalkıyor, yüksek binaların arasında ki, ruhaniyata bürünmüş küçük mescide birlikte gidiyorlardı. <br />
<br />
Mahya ışıklarıyla bir birine bağlı iki minare gibi bir yücelik vardı hallerinde.<br />
<br />
Sadık Öğretmen Doğu'lu, Can Öğretmen Ege'liydi&#8230; <br />
<br />
Can dosttular.<br />
Harun Tokak]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Düşündüren 3 öykü...]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5145</link>
			<pubDate>Thu, 22 Oct 2009 08:43:59 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5145</guid>
			<description><![CDATA[Karınca Kito<br />
<br />
Mahkumun biri, yalnız kaldığı hücre içinde bir karınca ile arkadaşlık yapar. Kito adını verdiği bu karınca zaman içerisinde adamın talimatlarına göre hareket eder hatta takla atmayı bile öğrenir.<br />
<br />
Mahkum, insanların Kito'ya hayran kalacağını ve göreceği büyük ilgi sayesinde zengin olacağının hayalini kurmaktadır. Hapisten tahliye olduğu gün Kito'yu kibrit kutusunun içine koyarak bir kafeteryaya gider. Amacı insanların Kito'ya nasıl tepki vereceğini test etmektir. <br />
<br />
Karıncayı kibrit kutusundan çıkaran eski mahkum garsonu çağırır. Amacı garsona Kito'nun marifetlerini göstermektir. Garsona "Masanın üstünde duran şu karıncayı görüyor musun?" diye sorar sormaz, garson elindeki bezle karıncayı alır ve "Afedersiniz beyefendi" diyerek Kito'yu öldürür.<br />
<br />
Her kişinin kendine ait değerleri ve inançları vardır. Bir kişi için çok önemli olan bir olay diğeri için pek de önemli olmayabilir. Kişileri kendi inanç sistemimize göre değerlendirirsek sorunlarla karşılaşabiliriz. Yapmamız gereken kişilerin inanç ve değerlerine saygılı olmak ve ilişkilerimizde kendimizi onların yerine koyarak hareket etmektir.<br />
<br />
Altının degerini en iyi sarraf bilir.<br />
<br />
Amca Diyen Papağan<br />
<br />
Adamın biri güzel bir papağan satın alarak eve getirmiş ve başlamış konuşmayı öğretmeye. Özellikle papağanın "amca" demesini istiyormuş. <br />
<br />
Günlerce uğraşmış ancak papağana tek kelime öğretmeyi başaramamış. Bir gün iyice sinirlenmiş ve papağanın bir tüyünü kopararak, "amca de bakayım" diye bağırmış. Papağandan yine ses çıkmayınca her seferinde "amca de" diyerek hayvanın tüylerini tek tek yolmuş. Adam, tüylerini tamamen yolduğu papağanı tavuk kümesine atmış..<br />
<br />
Sabaha karşı kümesten gürültüler gelmeye başlamış. Kümese giden adam birde ne görsün, papağan bir tavuğun üzerine çıkmış, tavuğun tüylerini tek tek yolarak her seferinde "amca de bakayım", "amca de bakayım" diye bağırıyormuş.<br />
<br />
Bir insana bir şeyler öğretmek istiyorsak çok sabırlı ve esnek olmalıyız. Öğrenme kişinin istemesi ve bilgiyi veren kişiyi sevmesi ile mümkündür. <br />
Öğrenme sırasındaki olumsuz davranışlar, kişinin bilgiye öğrenememesine neden olacağı gibi bu davranışları aynen modellemesine de sebep olabilir.<br />
<br />
Ne söylediğinizden çok, karşınızdakinin ne anladığı önemlidir.<br />
<br />
Anne Kedi<br />
<br />
Göl kenarında yaşayan ve sudan nefret eden bir kedi doğum yapar. Bu kedinin yavruları ise annelerinden farklı olarak gölde oynamayı ve suya girmeyi çok sevmektedir. Anne kedi de yavruları ile birlikte göle girer ve onlarla suda oynar. Bunu gören bir başka kedi hayretler içinde kalır ve ona sorar: "Sen hep sudan nefret ederdin, ama görüyorum ki artık sudan hiç çıkmıyorsun. Bunun sebebi nedir?" <br />
<br />
Anne kedi şöyle cevap verir: "Hala suyu sevmiyorum ama yavrularımı çok seviyorum".<br />
<br />
Hepimizin hoşlandığı veya hoşlanmadığı bir çok şey vardır. Ancak birini çok seviyor ve onunla bir şeyler paylaşmak istiyorsak, onun hoşlandığı şeylere bakış açımızda esnek olmalıyız. Özellikle ailemize karşı bize düşen daha özverili ve daha hoşgörülü olmaktır. Zararlı bir yönü yoksa sevdiğimiz kişinin hoşlandığı şeyleri sevmeye çalışmalı veya en azından hoşgörülü ve anlayışlı olmalıyız.<br />
<br />
İnsanlarla uyum sağlamadan sıcak ilişkiler kuramazsınız.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Karınca Kito<br />
<br />
Mahkumun biri, yalnız kaldığı hücre içinde bir karınca ile arkadaşlık yapar. Kito adını verdiği bu karınca zaman içerisinde adamın talimatlarına göre hareket eder hatta takla atmayı bile öğrenir.<br />
<br />
Mahkum, insanların Kito'ya hayran kalacağını ve göreceği büyük ilgi sayesinde zengin olacağının hayalini kurmaktadır. Hapisten tahliye olduğu gün Kito'yu kibrit kutusunun içine koyarak bir kafeteryaya gider. Amacı insanların Kito'ya nasıl tepki vereceğini test etmektir. <br />
<br />
Karıncayı kibrit kutusundan çıkaran eski mahkum garsonu çağırır. Amacı garsona Kito'nun marifetlerini göstermektir. Garsona "Masanın üstünde duran şu karıncayı görüyor musun?" diye sorar sormaz, garson elindeki bezle karıncayı alır ve "Afedersiniz beyefendi" diyerek Kito'yu öldürür.<br />
<br />
Her kişinin kendine ait değerleri ve inançları vardır. Bir kişi için çok önemli olan bir olay diğeri için pek de önemli olmayabilir. Kişileri kendi inanç sistemimize göre değerlendirirsek sorunlarla karşılaşabiliriz. Yapmamız gereken kişilerin inanç ve değerlerine saygılı olmak ve ilişkilerimizde kendimizi onların yerine koyarak hareket etmektir.<br />
<br />
Altının degerini en iyi sarraf bilir.<br />
<br />
Amca Diyen Papağan<br />
<br />
Adamın biri güzel bir papağan satın alarak eve getirmiş ve başlamış konuşmayı öğretmeye. Özellikle papağanın "amca" demesini istiyormuş. <br />
<br />
Günlerce uğraşmış ancak papağana tek kelime öğretmeyi başaramamış. Bir gün iyice sinirlenmiş ve papağanın bir tüyünü kopararak, "amca de bakayım" diye bağırmış. Papağandan yine ses çıkmayınca her seferinde "amca de" diyerek hayvanın tüylerini tek tek yolmuş. Adam, tüylerini tamamen yolduğu papağanı tavuk kümesine atmış..<br />
<br />
Sabaha karşı kümesten gürültüler gelmeye başlamış. Kümese giden adam birde ne görsün, papağan bir tavuğun üzerine çıkmış, tavuğun tüylerini tek tek yolarak her seferinde "amca de bakayım", "amca de bakayım" diye bağırıyormuş.<br />
<br />
Bir insana bir şeyler öğretmek istiyorsak çok sabırlı ve esnek olmalıyız. Öğrenme kişinin istemesi ve bilgiyi veren kişiyi sevmesi ile mümkündür. <br />
Öğrenme sırasındaki olumsuz davranışlar, kişinin bilgiye öğrenememesine neden olacağı gibi bu davranışları aynen modellemesine de sebep olabilir.<br />
<br />
Ne söylediğinizden çok, karşınızdakinin ne anladığı önemlidir.<br />
<br />
Anne Kedi<br />
<br />
Göl kenarında yaşayan ve sudan nefret eden bir kedi doğum yapar. Bu kedinin yavruları ise annelerinden farklı olarak gölde oynamayı ve suya girmeyi çok sevmektedir. Anne kedi de yavruları ile birlikte göle girer ve onlarla suda oynar. Bunu gören bir başka kedi hayretler içinde kalır ve ona sorar: "Sen hep sudan nefret ederdin, ama görüyorum ki artık sudan hiç çıkmıyorsun. Bunun sebebi nedir?" <br />
<br />
Anne kedi şöyle cevap verir: "Hala suyu sevmiyorum ama yavrularımı çok seviyorum".<br />
<br />
Hepimizin hoşlandığı veya hoşlanmadığı bir çok şey vardır. Ancak birini çok seviyor ve onunla bir şeyler paylaşmak istiyorsak, onun hoşlandığı şeylere bakış açımızda esnek olmalıyız. Özellikle ailemize karşı bize düşen daha özverili ve daha hoşgörülü olmaktır. Zararlı bir yönü yoksa sevdiğimiz kişinin hoşlandığı şeyleri sevmeye çalışmalı veya en azından hoşgörülü ve anlayışlı olmalıyız.<br />
<br />
İnsanlarla uyum sağlamadan sıcak ilişkiler kuramazsınız.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Londralı İmam]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5068</link>
			<pubDate>Thu, 24 Sep 2009 23:19:23 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5068</guid>
			<description><![CDATA[Lonra'daki caminin yeni imamı şehre gitmek için hep aynı otobuse biniyor ve çoğu zaman aynı şoföre rastlıyormuş.<br />
<br />
Bir gün bilet alırken şoför yanlışlıkla 20 "kuruş" fazla vermiş.İmam yanlışlığı oturunca,parasını sayınca fark etmiş.Kendi kendine düşünmüş "20 kuruşu geri versem mi şoföre?"..Ama içinden bir ses diyormuş ki"çok küçük bir para ve şöförün zaten umrunda da değil.Otobüs şirketine 20 kuruş ne fark eder?Bu parayı Allahtan gelen bir hediye gibi..düşünebilirim"<br />
<br />
İneceği durağa gelince,imam kalkmış ve fikrini değiştirmiş,inmeden önce şoförün yanına gitmiş,20 kuruşu geri vermiş ve demişki "paranın üstünü fazla verdiniz"..<br />
<br />
Şoför gülümsemiş ve demiş ki "Siz caminin yeni imamısınız değil mi?Aslında uzun zamandır sizi ziyaret etmek istiyorum caminizde,islamı öğrenmek için ve bilerek size fazla para verdim nasıl tepki vereceğinizi görmek istedim".<br />
<br />
İmam inerken neredeyse bacaklarını hissetmiyormuş,yere yığılacakmış-casına bir direğe tutunmuş ve kendine gelmeye çalışmış,gözlerinden yaşlar dökülerek gökyüzüne bakmış ve demiş ki:<br />
"Allah'm az daha islam'ı 20 kuruşa satıyordum!"]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Lonra'daki caminin yeni imamı şehre gitmek için hep aynı otobuse biniyor ve çoğu zaman aynı şoföre rastlıyormuş.<br />
<br />
Bir gün bilet alırken şoför yanlışlıkla 20 "kuruş" fazla vermiş.İmam yanlışlığı oturunca,parasını sayınca fark etmiş.Kendi kendine düşünmüş "20 kuruşu geri versem mi şoföre?"..Ama içinden bir ses diyormuş ki"çok küçük bir para ve şöförün zaten umrunda da değil.Otobüs şirketine 20 kuruş ne fark eder?Bu parayı Allahtan gelen bir hediye gibi..düşünebilirim"<br />
<br />
İneceği durağa gelince,imam kalkmış ve fikrini değiştirmiş,inmeden önce şoförün yanına gitmiş,20 kuruşu geri vermiş ve demişki "paranın üstünü fazla verdiniz"..<br />
<br />
Şoför gülümsemiş ve demiş ki "Siz caminin yeni imamısınız değil mi?Aslında uzun zamandır sizi ziyaret etmek istiyorum caminizde,islamı öğrenmek için ve bilerek size fazla para verdim nasıl tepki vereceğinizi görmek istedim".<br />
<br />
İmam inerken neredeyse bacaklarını hissetmiyormuş,yere yığılacakmış-casına bir direğe tutunmuş ve kendine gelmeye çalışmış,gözlerinden yaşlar dökülerek gökyüzüne bakmış ve demiş ki:<br />
"Allah'm az daha islam'ı 20 kuruşa satıyordum!"]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Mine Çiçeğini Sulamak...]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5036</link>
			<pubDate>Sat, 12 Sep 2009 01:31:47 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5036</guid>
			<description><![CDATA[Hakim yetmişlerine merdiven dayadıkları halde boşanmak için başvurmuş çifte sormuş:<br />
"Bunca yıldan sonra niçin ayrılmak istiyorsunuz?"Yaşlı kadın cevaplamış:<br />
"Hakim bey bir ay öncesine kadar aklımda böle bir şey yoktu.Eşim bana mine çiçeği getirdi ,ben de çiçekleri çok severim çiçek çok sulanması gereken bir çiçekmiş ve kocam düzenli aralıklarla sulanmadığında öleceğini söyledi.Ben kemik rahatsızlıkları olan bir insanım.Geceleri uykumdan kalkıp çiçeği sulamam gerektiği halde ,bir gün fark ettim ki kocam bir kez olsun benim ağrıma rağmen gece kalkıp da çiçeği sulamadı.Bunun üzerine ben de bu kadar düşüncesiz bir insanla yaşamamam gerektiğine karar verdim."<br />
Hakim kadına hak vermiş ama adettendir diye bir de adama sormuş:<br />
"Senin söyleyecek bir şeyin var mı?"<br />
Yaşlı adam cevaplamış:<br />
"Eşimin anlattığı her şey doğru ,tek bir şey dışında.Mine çiçeği çok sulandığında ölür.Karımın kemik rahatsızlığı var ve iyileşmesi için düzenli egzersiz yapması gerekir ama eşim bunu yapmadığı için ben bu yalanı buldum ."Çiçeği ölmesin diye her gece kalkmak zorunda kaldı.O her uyanığında ben de uyanık olurdum,işini bitirip uyuduğunda gidip çiçeğin suyunu boşaltır,peçetelerle tprağını kuruturdum.Sonra da yatağa gelip ,bana hayatı bahşeden,canımdan çok sevdiğim eşimi doyasıya severdim......" <br />
<br />
-alıntı- ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Hakim yetmişlerine merdiven dayadıkları halde boşanmak için başvurmuş çifte sormuş:<br />
"Bunca yıldan sonra niçin ayrılmak istiyorsunuz?"Yaşlı kadın cevaplamış:<br />
"Hakim bey bir ay öncesine kadar aklımda böle bir şey yoktu.Eşim bana mine çiçeği getirdi ,ben de çiçekleri çok severim çiçek çok sulanması gereken bir çiçekmiş ve kocam düzenli aralıklarla sulanmadığında öleceğini söyledi.Ben kemik rahatsızlıkları olan bir insanım.Geceleri uykumdan kalkıp çiçeği sulamam gerektiği halde ,bir gün fark ettim ki kocam bir kez olsun benim ağrıma rağmen gece kalkıp da çiçeği sulamadı.Bunun üzerine ben de bu kadar düşüncesiz bir insanla yaşamamam gerektiğine karar verdim."<br />
Hakim kadına hak vermiş ama adettendir diye bir de adama sormuş:<br />
"Senin söyleyecek bir şeyin var mı?"<br />
Yaşlı adam cevaplamış:<br />
"Eşimin anlattığı her şey doğru ,tek bir şey dışında.Mine çiçeği çok sulandığında ölür.Karımın kemik rahatsızlığı var ve iyileşmesi için düzenli egzersiz yapması gerekir ama eşim bunu yapmadığı için ben bu yalanı buldum ."Çiçeği ölmesin diye her gece kalkmak zorunda kaldı.O her uyanığında ben de uyanık olurdum,işini bitirip uyuduğunda gidip çiçeğin suyunu boşaltır,peçetelerle tprağını kuruturdum.Sonra da yatağa gelip ,bana hayatı bahşeden,canımdan çok sevdiğim eşimi doyasıya severdim......" <br />
<br />
-alıntı- ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bir kardelen masalı..]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=4558</link>
			<pubDate>Sat, 11 Jul 2009 19:19:08 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=4558</guid>
			<description><![CDATA[BİR KARDELEN MASALI...<br />
<br />
Bir varmış bir yokmuş ,uzak ülkelerin birinde, dağların doruklarında güzeller güzeli Dağ Fulyası yaşarmış.<br />
Baharın ilk belirtileriyle uzun kar uykusundan uyanır, <br />
güneş sıcaklığını iyice hissettirmeye başladığı günlerde tomurcuklanır, yaz boyunca da çiçekleriyle çevresine binbir <br />
renkler saçar, kokusu ile, güzelliği ile, güzelliğinden çok o <br />
mahçup saf duruşu ile herkesi kendine hayran bırakırmış. <br />
<br />
Doğa ananın da en sevgili yavrusu, herşeylerden sakınıp <br />
gözettiği en nadide çiçeği imiş bu Dağ Fulyası. En yakın <br />
arkadaşı Nergis'le sıcak yaz günleri boyunca gülüşürler, <br />
oynaşırlar, bütün doğayı neşeyle donatırlarmış. Fulyacık <br />
Nergis'ini çok sever bir dediğini iki etmezmiş. Elinden <br />
gelse tüm dünyasını Nergis'le paylaşmak istermiş. <br />
<br />
Nergis'te çok güzelmiş ama Fulya'nın saflığına karşı son derece <br />
kurnaz, işveli, cilveli, bir kızmış. Fulya'yı çok sever, onunla <br />
arkadaşlığını sürdürmek için kendini ona benzetmeye çalışır, <br />
ama içten içe de Fulya'nın herkes tarafından sevilmesine <br />
tahammül edemez, herkes kendini daha çok sevsin istermiş. <br />
<br />
Fulya'nın tüm çiçekleri sabırla dinleyip, hepsine yardım etmek istemesine, herkese çözüm getirmeye çalışmasına hayret edermiş. <br />
Çünkü, Nergis çiçek için doğadaki en önemli şey kendisiymiş, <br />
kendi duyguları kendi düşünceleri , herkesin, herşeyin üstünde <br />
imiş. Fakat Fulya'ya özel bir değer verir, onun hayranı olduğu <br />
saflığını korumak için olası tüm kötülüklerden sakınmak istermiş. <br />
<br />
Fulya ise hep tebessümle karşılarmış Nergis'i zira, Doğa <br />
annesinin de aynı koruyucu kollayıcı davranışlarına alışık <br />
olduğu için Nergis'e ayrıca çok güvenir, inanırmış. <br />
Bu arada aşağılarda , dağların, vadilerin ötesindeki<br />
ovalarda ise Bahar Rüzgârı yaşarmış...<br />
<br />
Bu rüzgârın en sevdiği iş, ovanın tüm çiçeklerine gezip <br />
gördüğü yerleri anlatarak onlara yeni heyecanlar, yeni <br />
ufuklar göstermek ve onların hayranlığını, sevgisini<br />
kazanmakmış. Birbirinden değişik ilginç öykülerle <br />
çiçeklerin gönlünü çelip en masum görüntüsünü takınır<br />
en hoş sesiyle onlara birbirinden güzel şarkılar söyler,<br />
eğlendirirmiş. Çiçekler kendilerinden geçip, hayranlıkla<br />
onu dinlerken, o fark ettirmeden çiçek tozlarını alıp<br />
koynunda gizlediği kutusuna atarmış. <br />
<br />
Bahar Rüzgârı, bu çiçek tozlarını karıştırıp bir gün kendine en <br />
güzel kokulu, en güzel renkli çiçeğini oluşturacağını hayal eder<br />
yüreği bu hoş beklentiyle çarparmış. Fakat aldığı her çiçek <br />
tozundan sonra yine bir eksiklik hissedip daha güzel, daha ışıltılı,<br />
binbir renkli, çok daha güzel kokulu çiçekler aramaya çıkarmış. <br />
<br />
Rüzgâr, bir gün yine bu amaçla ovadan ayrılıp vadiye doğru yola <br />
çıkmış. Vadiye geldiğinde birden çok farklı bir çiçek kokusu <br />
hissetmiş, etrafına bakınmış ama görememiş.Çünkü koku<br />
yukarılardan geliyormuş. Başını kaldırıp dağa doğru bakmış. <br />
Tepelere yaklaştıkça kokular daha da yoğunlaşırken içlerinden <br />
ayırt edici bir koku tatlı tatlı başını döndürüyor, onu daha <br />
yukarılara çekiyormuş. Sonunda onu görmüş. İlk önce <br />
heyecandan yanına yaklaşamayıp uzaktan seyre dalmış. <br />
<br />
Fulya çiçek olacaklardan habersiz pervasızca çevresindeki <br />
arkadaşlarıyla şakalaşıyor, çocuklar gibi neşeli kahkahalar <br />
atıyor, gülerken gözlerinin içi gülüyormuş. Rüzgâr nasıl olup <br />
da bugüne kadar çevresine eşsiz ışıltılar saçan bu çiçeğin <br />
varlığından habersiz yaşadığına hayret etmiş. Hemen harekete <br />
geçmeye karar verip hafif hafif Fulya'nın etrafında esmeye<br />
başlamış. Bir yandan da bildiği en güzel şarkıları söylüyormuş. <br />
Fulya bu beklenmedik hoş esintiyi heyecanla karşılamış, kendine <br />
yeni ve çok farklı bir arkadaş edineceğini hissetmiş. Çünkü <br />
arkadaşı Dağ Rüzgârının keskin esintisine karşı Bahar Rüzgârı <br />
tatlı bir meltem edasıyla yapraklarını okşuyor, yıpratmadan <br />
dinlendiriyormuş. Güzeller güzeli çiçek, rüzgârın coşkulu, tutkulu <br />
heyecanlı sesini büyük bir hoşnutlukla dinlemeye koyulmuş...<br />
<br />
Rüzgar, Fulya'ya ovadaki güzellikleri, gezip gördüğü yerlerde<br />
duyup işittiği ve yaşadığı ilginç hikayelerini anlatırken<br />
onun da başını döndürüp çiçek tozlarını alacağı anı hayal<br />
ediyor ve yüreği bu anın heyecanı ile deli gibi çarpıyormuş. <br />
Fakat kendindeki bu yeni duygulara kendide şaşırıyor, <br />
Fulya çiçeğin tüm dünyasını merak ediyor, daha yakından<br />
tanımak için çırpınıyormuş. Bu nedenle çiçek tozlarını almak <br />
için biraz daha sabredip Fulya ile arkadaş olmaya karar vermiş. <br />
<br />
Rüzgâr, Fulya çiçeğin dünyasına girdikçe hayranlığı daha da<br />
büyümüş, onunla konuşmak, onun fikirlerini duymak, kendini dinlerken hüzünlü hikayelerde hemen buğulanıveren gözlerine <br />
dalıp gitmek, neşeli hikayelerde kahkahalarına karşılık <br />
vermek Rüzgarda tutkuya dönüşmüş. <br />
<br />
Fulya'nın kokusu renklerindeki saflık, konuşmalarında<br />
kendini hissettiren bilgeliğini, çocuksu ifade tarzı, hele<br />
sesindeki o içine işleyen ince tını bugüne kadar hiçbir çiçekte rastlayamadığı özelliklermiş. Fulya ise dinlediği o harika hikayelerle, kendini dünyanın her yerine götürdüğüne inandığı<br />
bu yeni arkadaşı yüzünden tüm arkadaşlarını ihmal etmeye başlamış. Zamanını hep Rüzgarla beraber geçirmek istiyormuş.<br />
Zira Rüzgâr öyle güzel konuşuyor ve o kadar çok şey biliyormuş <br />
ki, Fulya'nın dünyası yepyeni renklerle bezeniyormuş. <br />
<br />
Günler geceler boyu birlikte konuşmuşlar, gülmüşler, <br />
ağlamışlar. Bahar Rüzgârı Fulya'nın bütün güvenini kazanmış. Fulya bu arada Nergis'i ihmal etmemeye çalışıyor onada <br />
rüzgâr'ın anlattıklarını anlatıyor ve ikisini tanıştırırsa birlikte <br />
harika bir dünya kuracaklarını çok eğleneceklerini söylüyormuş. Nergis, Fulya'yı ilk kez bu kadar heyecanlı görüyor ve onu<br />
bu kadar etkileyen birini çok merak ediyormuş. <br />
<br />
Rüzgâr ise çiçek tozlarını aldığı takdirde Fulya'nın<br />
arkadaşlığını kaybedeceğini bildiğinden bu çok istediği, <br />
beklediği anı sürekli erteliyormuş. Fakat aklında da<br />
yaratacağı o muhteşem çiçek olduğundan dağdaki diğer <br />
çiçeklerle arkadaşlık kurup, onlarada aynı hikayeleri, aynı <br />
şarkıları anlatarak başlarını döndürüyor ve çiçek tozlarını<br />
alıp saklıyormuş. Bir gün Fulya, Rüzgâr'ın tüm yaptıklarını görmüş. Fakat çiçek tozlarını saklamasını anlayamamış. <br />
Zira çiçek tozları, çiçekler için hayati önem taşıyormuş.<br />
<br />
Tüm çiçek arkadaşlarının ertesi baharlarda yeniden canlanıp gün <br />
ışığına kavuşmaları için bu tozların yeniden toprağa düşmesi <br />
gerekiyormuş. Oysa rüzgâr onları kendine saklayarak çiçeklerin <br />
ömürlerini sona erdiriyormuş. Fulya çok üzülmüş, onun derin <br />
düşünceli hali Doğa annesini de endişelendirmiş. Bu arada Fulya, <br />
istemeyerek Bahar Rüzgârı'nı Nergis'lede tanıştırmış. Ama Nergis'in<br />
çok akıllı olduğunu ve Rüzgâr'ın büyüsüne kapılmayacağını <br />
düşünüyormuş. Oysa Rüzgâr, Nergis'in ışıltılı renklerini öyle bir <br />
övgülerle anlatmaya başlamış ki.. Hele Rüzgâr'ın şarkılarında ki,<br />
o heyecanlı sesi duyunca Nergis de tüm diğer çiçekler gibi <br />
büyülenmiş ve çiçek tozlarının gitttiğinin farkına bile varmamış. <br />
<br />
Fulya büyük bir korku ve üzüntü ile olanları izliyormuş.<br />
Hemen evine dönüp Rüzgâr'a, evinin tüm kapı ve <br />
pencerelerini sıkı sıkıya kapatmış. Rüzgâr, Fulya'nın olanları gördüğünden habersiz, kendinden emin bir şekilde büyük <br />
bir kibir ve iki yüzlülükle Fulya'nın evinin önüne gelmiş. Her zamanki gibi Ona ne eşsiz bir çiçek olduğunu, kokusuyla onu büyülediğini, çok uzaklardan bu koku ile kendisini çekip<br />
getirdiğini en etkileyici sesi ile söylemeye başlamış. <br />
<br />
Fulya çok büyük üzüntüler içinde perdenin arkasından sessizce Rüzgâr'ın anlattıklarını dinliyormuş. Rüzgâr, kapıların <br />
açılmayışına anlam verememiş. Tekrar Fulya'ya ne kadar <br />
çok değer verdiğini söyleyip en hüzünlü sesiyle ona şarkılar söylemeye devam etmiş. Fulya, gözyaşları içinde kapılarını <br />
açmadan Rüzgara her şeyi gördüğünü ve yaptıklarını çok <br />
yanlış bulduğunu, çiçeklerin yaşamlarının sürekliliği için<br />
o tozlara ihtiyacı varken kendisinin büyük bir duyarsızlıkla,<br />
herşeyi önceden planlayarak tozları çaldığını söylemiş. <br />
<br />
Rüzgâr, Fulya'nın tepkisini çocukça ve anlamsız bulmuş. <br />
O tozlara kendi mükemmel çiçeğini yaratmak için ihtiyacı olduğunu Fulya'ya anlatmaya çalışmış ama Fulya onun yaptıklarını asla anlayamayarak bencillikle suçlayınca<br />
büyük bir kızgınlıkla oradan uzaklaşmış. Nergis ise <br />
olanlardan habersiz Rüzgârla arkadaşlığına devam <br />
ediyormuş. Rüzgâr kendi mükemmel çiçeği için sakladığı<br />
tozları arasında Fulya'nın eksikliğini içinde duyarak, <br />
kutusunu açmış, bir daha ki bahara kendi muhteşem<br />
çiçeğini oluşturmak amacıyla çiçek tozlarını toprağa<br />
serpmek istediğinde birde ne görsün tozların hepsi <br />
kutunun içinde günlerce havasız kalmaktan <br />
bozulup küflenmemiş mi? <br />
<br />
Rüzgâr, her çiçek tozunun kendi doğal ortamı içinde sadece <br />
ait olduğu çiçek olarak yaşayabileceğini çok geç anlamış. <br />
Yinede büyük bir kibirle doğanın kanunlarına karşı geldiğini binlerce çiçeğe sonbaharı yaşattığını görmezden geliyor,<br />
diğer yandan içinde Fulya'nın yokluğundan kaynaklanan<br />
büyük bir boşlukla tüm hedef veamaçları <br />
tükenmiş bir şekilde avare esip duruyormuş...<br />
<br />
Fulya, gördüklerine yaşadıklarına dayanamıyor büyük acılar çekiyormuş. Hele bir dahaki baharda hiçbir arkadaşının olamayacağını düşündükçe, Nergis'inin bile Rüzgâra <br />
kapılıp gittiğini görmek, onu kaybettiğini bilmek Fulya'nın <br />
büyük üzüntülerle hastalanmasına neden olmuş. <br />
O incecik zarif boynu bükülmüş, günden güne sararıp<br />
solmuş. Doğa anne üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyor <br />
en değerli yavrusunun gözünün önünde eriyip gitmesini, <br />
hastalıktan ölecek hale gelmesini önleyecek çareler arıyormuş. <br />
En sonunda aklına çok güzel bir fikir gelmiş. Hemen Dağ Fulyası'nın yanına gelerek, onun vaktinden çok <br />
önce uyumaya başlaması gerektiğini söylemiş. <br />
<br />
Fulya çiçek derin üzüntülerle minicik yüreği çok yorgun olduğundan henüz daha bahar aylarında olmasına rağmen <br />
annesinin kollarında kolayca uyumuş.. Günler haftalar aylar boyunca hiç uyanmamış.. Böylece tüm yaz ve sonbahar aylarını uykuda geçiren Fulya bir gün kulağında Doğa annesinin <br />
tatlı mırıltılarını duyarak gözlerini açmış. Yüreğinin nedenini<br />
henüz bilemediği büyük bir huzur ve mutluluk ile dolu <br />
olduğunu hissediyormuş. Gördüklerini anlamaya çalışıyor,<br />
muazzam bir beyazlığın ortasında gözleri kamaşıyormuş.<br />
<br />
Adeta tüm evren, bu güzel ve cesur çiçeğin yüreğini huzurla doldurmak istercesine büyük bir sessizlik içindeymiş. Karların Prensi ise büyük bir şaşkınlıkla kardan pelerinin altından <br />
adeta yüreğini delip çıkan bu çiçek karşısında nefesi tutulmuş, gözlerine inanamayarak bu güzel çiçeğin yaşama yeniden gülümsemesini izliyormuş. Hayatında ilk kez böylesine<br />
güzel bir çiçekle karşılaşmış. Zaten zavallıcık hayatı boyunca<br />
hiç çiçek bile göremiyormuş ki, kış boyunca doğadaki <br />
tüm canlılar kış uykusuna yatar, her yer derin bir sessizliğe gömülürmüş. Fulya da doğaya böylesine muazzam <br />
güzellikler veren ve büyük bir huzur içinde uyumasını<br />
sağlayan karlar prensine mutlulukla gülümsüyormuş.<br />
<br />
Tüm ruhu ve incecik zarif gövdesi ile sadece karlar prensine yönelmiş, gözleri sadece onu görsün, yüreği sadece on duysun istemiş. İşte; o günden beri tüm doğa, Dağ Fulyasına <br />
KARDELEN demeye başlamış. Zira, karları delip yeryüzüne çıkabilen tek çiçek Kardelen olmuş. Karların ve Karlar<br />
Prensi'nin tek çiçeği ... Kardelenle Karlar prensi birbirlerine <br />
hiç beklemedikleri bir anda kavuşmanın sevinci ile <br />
sonsuza dek büyük bir mutlulukla yaşamışlar... <br />
<br />
Servet Özkök - Aralık 1999 Maslak ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[BİR KARDELEN MASALI...<br />
<br />
Bir varmış bir yokmuş ,uzak ülkelerin birinde, dağların doruklarında güzeller güzeli Dağ Fulyası yaşarmış.<br />
Baharın ilk belirtileriyle uzun kar uykusundan uyanır, <br />
güneş sıcaklığını iyice hissettirmeye başladığı günlerde tomurcuklanır, yaz boyunca da çiçekleriyle çevresine binbir <br />
renkler saçar, kokusu ile, güzelliği ile, güzelliğinden çok o <br />
mahçup saf duruşu ile herkesi kendine hayran bırakırmış. <br />
<br />
Doğa ananın da en sevgili yavrusu, herşeylerden sakınıp <br />
gözettiği en nadide çiçeği imiş bu Dağ Fulyası. En yakın <br />
arkadaşı Nergis'le sıcak yaz günleri boyunca gülüşürler, <br />
oynaşırlar, bütün doğayı neşeyle donatırlarmış. Fulyacık <br />
Nergis'ini çok sever bir dediğini iki etmezmiş. Elinden <br />
gelse tüm dünyasını Nergis'le paylaşmak istermiş. <br />
<br />
Nergis'te çok güzelmiş ama Fulya'nın saflığına karşı son derece <br />
kurnaz, işveli, cilveli, bir kızmış. Fulya'yı çok sever, onunla <br />
arkadaşlığını sürdürmek için kendini ona benzetmeye çalışır, <br />
ama içten içe de Fulya'nın herkes tarafından sevilmesine <br />
tahammül edemez, herkes kendini daha çok sevsin istermiş. <br />
<br />
Fulya'nın tüm çiçekleri sabırla dinleyip, hepsine yardım etmek istemesine, herkese çözüm getirmeye çalışmasına hayret edermiş. <br />
Çünkü, Nergis çiçek için doğadaki en önemli şey kendisiymiş, <br />
kendi duyguları kendi düşünceleri , herkesin, herşeyin üstünde <br />
imiş. Fakat Fulya'ya özel bir değer verir, onun hayranı olduğu <br />
saflığını korumak için olası tüm kötülüklerden sakınmak istermiş. <br />
<br />
Fulya ise hep tebessümle karşılarmış Nergis'i zira, Doğa <br />
annesinin de aynı koruyucu kollayıcı davranışlarına alışık <br />
olduğu için Nergis'e ayrıca çok güvenir, inanırmış. <br />
Bu arada aşağılarda , dağların, vadilerin ötesindeki<br />
ovalarda ise Bahar Rüzgârı yaşarmış...<br />
<br />
Bu rüzgârın en sevdiği iş, ovanın tüm çiçeklerine gezip <br />
gördüğü yerleri anlatarak onlara yeni heyecanlar, yeni <br />
ufuklar göstermek ve onların hayranlığını, sevgisini<br />
kazanmakmış. Birbirinden değişik ilginç öykülerle <br />
çiçeklerin gönlünü çelip en masum görüntüsünü takınır<br />
en hoş sesiyle onlara birbirinden güzel şarkılar söyler,<br />
eğlendirirmiş. Çiçekler kendilerinden geçip, hayranlıkla<br />
onu dinlerken, o fark ettirmeden çiçek tozlarını alıp<br />
koynunda gizlediği kutusuna atarmış. <br />
<br />
Bahar Rüzgârı, bu çiçek tozlarını karıştırıp bir gün kendine en <br />
güzel kokulu, en güzel renkli çiçeğini oluşturacağını hayal eder<br />
yüreği bu hoş beklentiyle çarparmış. Fakat aldığı her çiçek <br />
tozundan sonra yine bir eksiklik hissedip daha güzel, daha ışıltılı,<br />
binbir renkli, çok daha güzel kokulu çiçekler aramaya çıkarmış. <br />
<br />
Rüzgâr, bir gün yine bu amaçla ovadan ayrılıp vadiye doğru yola <br />
çıkmış. Vadiye geldiğinde birden çok farklı bir çiçek kokusu <br />
hissetmiş, etrafına bakınmış ama görememiş.Çünkü koku<br />
yukarılardan geliyormuş. Başını kaldırıp dağa doğru bakmış. <br />
Tepelere yaklaştıkça kokular daha da yoğunlaşırken içlerinden <br />
ayırt edici bir koku tatlı tatlı başını döndürüyor, onu daha <br />
yukarılara çekiyormuş. Sonunda onu görmüş. İlk önce <br />
heyecandan yanına yaklaşamayıp uzaktan seyre dalmış. <br />
<br />
Fulya çiçek olacaklardan habersiz pervasızca çevresindeki <br />
arkadaşlarıyla şakalaşıyor, çocuklar gibi neşeli kahkahalar <br />
atıyor, gülerken gözlerinin içi gülüyormuş. Rüzgâr nasıl olup <br />
da bugüne kadar çevresine eşsiz ışıltılar saçan bu çiçeğin <br />
varlığından habersiz yaşadığına hayret etmiş. Hemen harekete <br />
geçmeye karar verip hafif hafif Fulya'nın etrafında esmeye<br />
başlamış. Bir yandan da bildiği en güzel şarkıları söylüyormuş. <br />
Fulya bu beklenmedik hoş esintiyi heyecanla karşılamış, kendine <br />
yeni ve çok farklı bir arkadaş edineceğini hissetmiş. Çünkü <br />
arkadaşı Dağ Rüzgârının keskin esintisine karşı Bahar Rüzgârı <br />
tatlı bir meltem edasıyla yapraklarını okşuyor, yıpratmadan <br />
dinlendiriyormuş. Güzeller güzeli çiçek, rüzgârın coşkulu, tutkulu <br />
heyecanlı sesini büyük bir hoşnutlukla dinlemeye koyulmuş...<br />
<br />
Rüzgar, Fulya'ya ovadaki güzellikleri, gezip gördüğü yerlerde<br />
duyup işittiği ve yaşadığı ilginç hikayelerini anlatırken<br />
onun da başını döndürüp çiçek tozlarını alacağı anı hayal<br />
ediyor ve yüreği bu anın heyecanı ile deli gibi çarpıyormuş. <br />
Fakat kendindeki bu yeni duygulara kendide şaşırıyor, <br />
Fulya çiçeğin tüm dünyasını merak ediyor, daha yakından<br />
tanımak için çırpınıyormuş. Bu nedenle çiçek tozlarını almak <br />
için biraz daha sabredip Fulya ile arkadaş olmaya karar vermiş. <br />
<br />
Rüzgâr, Fulya çiçeğin dünyasına girdikçe hayranlığı daha da<br />
büyümüş, onunla konuşmak, onun fikirlerini duymak, kendini dinlerken hüzünlü hikayelerde hemen buğulanıveren gözlerine <br />
dalıp gitmek, neşeli hikayelerde kahkahalarına karşılık <br />
vermek Rüzgarda tutkuya dönüşmüş. <br />
<br />
Fulya'nın kokusu renklerindeki saflık, konuşmalarında<br />
kendini hissettiren bilgeliğini, çocuksu ifade tarzı, hele<br />
sesindeki o içine işleyen ince tını bugüne kadar hiçbir çiçekte rastlayamadığı özelliklermiş. Fulya ise dinlediği o harika hikayelerle, kendini dünyanın her yerine götürdüğüne inandığı<br />
bu yeni arkadaşı yüzünden tüm arkadaşlarını ihmal etmeye başlamış. Zamanını hep Rüzgarla beraber geçirmek istiyormuş.<br />
Zira Rüzgâr öyle güzel konuşuyor ve o kadar çok şey biliyormuş <br />
ki, Fulya'nın dünyası yepyeni renklerle bezeniyormuş. <br />
<br />
Günler geceler boyu birlikte konuşmuşlar, gülmüşler, <br />
ağlamışlar. Bahar Rüzgârı Fulya'nın bütün güvenini kazanmış. Fulya bu arada Nergis'i ihmal etmemeye çalışıyor onada <br />
rüzgâr'ın anlattıklarını anlatıyor ve ikisini tanıştırırsa birlikte <br />
harika bir dünya kuracaklarını çok eğleneceklerini söylüyormuş. Nergis, Fulya'yı ilk kez bu kadar heyecanlı görüyor ve onu<br />
bu kadar etkileyen birini çok merak ediyormuş. <br />
<br />
Rüzgâr ise çiçek tozlarını aldığı takdirde Fulya'nın<br />
arkadaşlığını kaybedeceğini bildiğinden bu çok istediği, <br />
beklediği anı sürekli erteliyormuş. Fakat aklında da<br />
yaratacağı o muhteşem çiçek olduğundan dağdaki diğer <br />
çiçeklerle arkadaşlık kurup, onlarada aynı hikayeleri, aynı <br />
şarkıları anlatarak başlarını döndürüyor ve çiçek tozlarını<br />
alıp saklıyormuş. Bir gün Fulya, Rüzgâr'ın tüm yaptıklarını görmüş. Fakat çiçek tozlarını saklamasını anlayamamış. <br />
Zira çiçek tozları, çiçekler için hayati önem taşıyormuş.<br />
<br />
Tüm çiçek arkadaşlarının ertesi baharlarda yeniden canlanıp gün <br />
ışığına kavuşmaları için bu tozların yeniden toprağa düşmesi <br />
gerekiyormuş. Oysa rüzgâr onları kendine saklayarak çiçeklerin <br />
ömürlerini sona erdiriyormuş. Fulya çok üzülmüş, onun derin <br />
düşünceli hali Doğa annesini de endişelendirmiş. Bu arada Fulya, <br />
istemeyerek Bahar Rüzgârı'nı Nergis'lede tanıştırmış. Ama Nergis'in<br />
çok akıllı olduğunu ve Rüzgâr'ın büyüsüne kapılmayacağını <br />
düşünüyormuş. Oysa Rüzgâr, Nergis'in ışıltılı renklerini öyle bir <br />
övgülerle anlatmaya başlamış ki.. Hele Rüzgâr'ın şarkılarında ki,<br />
o heyecanlı sesi duyunca Nergis de tüm diğer çiçekler gibi <br />
büyülenmiş ve çiçek tozlarının gitttiğinin farkına bile varmamış. <br />
<br />
Fulya büyük bir korku ve üzüntü ile olanları izliyormuş.<br />
Hemen evine dönüp Rüzgâr'a, evinin tüm kapı ve <br />
pencerelerini sıkı sıkıya kapatmış. Rüzgâr, Fulya'nın olanları gördüğünden habersiz, kendinden emin bir şekilde büyük <br />
bir kibir ve iki yüzlülükle Fulya'nın evinin önüne gelmiş. Her zamanki gibi Ona ne eşsiz bir çiçek olduğunu, kokusuyla onu büyülediğini, çok uzaklardan bu koku ile kendisini çekip<br />
getirdiğini en etkileyici sesi ile söylemeye başlamış. <br />
<br />
Fulya çok büyük üzüntüler içinde perdenin arkasından sessizce Rüzgâr'ın anlattıklarını dinliyormuş. Rüzgâr, kapıların <br />
açılmayışına anlam verememiş. Tekrar Fulya'ya ne kadar <br />
çok değer verdiğini söyleyip en hüzünlü sesiyle ona şarkılar söylemeye devam etmiş. Fulya, gözyaşları içinde kapılarını <br />
açmadan Rüzgara her şeyi gördüğünü ve yaptıklarını çok <br />
yanlış bulduğunu, çiçeklerin yaşamlarının sürekliliği için<br />
o tozlara ihtiyacı varken kendisinin büyük bir duyarsızlıkla,<br />
herşeyi önceden planlayarak tozları çaldığını söylemiş. <br />
<br />
Rüzgâr, Fulya'nın tepkisini çocukça ve anlamsız bulmuş. <br />
O tozlara kendi mükemmel çiçeğini yaratmak için ihtiyacı olduğunu Fulya'ya anlatmaya çalışmış ama Fulya onun yaptıklarını asla anlayamayarak bencillikle suçlayınca<br />
büyük bir kızgınlıkla oradan uzaklaşmış. Nergis ise <br />
olanlardan habersiz Rüzgârla arkadaşlığına devam <br />
ediyormuş. Rüzgâr kendi mükemmel çiçeği için sakladığı<br />
tozları arasında Fulya'nın eksikliğini içinde duyarak, <br />
kutusunu açmış, bir daha ki bahara kendi muhteşem<br />
çiçeğini oluşturmak amacıyla çiçek tozlarını toprağa<br />
serpmek istediğinde birde ne görsün tozların hepsi <br />
kutunun içinde günlerce havasız kalmaktan <br />
bozulup küflenmemiş mi? <br />
<br />
Rüzgâr, her çiçek tozunun kendi doğal ortamı içinde sadece <br />
ait olduğu çiçek olarak yaşayabileceğini çok geç anlamış. <br />
Yinede büyük bir kibirle doğanın kanunlarına karşı geldiğini binlerce çiçeğe sonbaharı yaşattığını görmezden geliyor,<br />
diğer yandan içinde Fulya'nın yokluğundan kaynaklanan<br />
büyük bir boşlukla tüm hedef veamaçları <br />
tükenmiş bir şekilde avare esip duruyormuş...<br />
<br />
Fulya, gördüklerine yaşadıklarına dayanamıyor büyük acılar çekiyormuş. Hele bir dahaki baharda hiçbir arkadaşının olamayacağını düşündükçe, Nergis'inin bile Rüzgâra <br />
kapılıp gittiğini görmek, onu kaybettiğini bilmek Fulya'nın <br />
büyük üzüntülerle hastalanmasına neden olmuş. <br />
O incecik zarif boynu bükülmüş, günden güne sararıp<br />
solmuş. Doğa anne üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyor <br />
en değerli yavrusunun gözünün önünde eriyip gitmesini, <br />
hastalıktan ölecek hale gelmesini önleyecek çareler arıyormuş. <br />
En sonunda aklına çok güzel bir fikir gelmiş. Hemen Dağ Fulyası'nın yanına gelerek, onun vaktinden çok <br />
önce uyumaya başlaması gerektiğini söylemiş. <br />
<br />
Fulya çiçek derin üzüntülerle minicik yüreği çok yorgun olduğundan henüz daha bahar aylarında olmasına rağmen <br />
annesinin kollarında kolayca uyumuş.. Günler haftalar aylar boyunca hiç uyanmamış.. Böylece tüm yaz ve sonbahar aylarını uykuda geçiren Fulya bir gün kulağında Doğa annesinin <br />
tatlı mırıltılarını duyarak gözlerini açmış. Yüreğinin nedenini<br />
henüz bilemediği büyük bir huzur ve mutluluk ile dolu <br />
olduğunu hissediyormuş. Gördüklerini anlamaya çalışıyor,<br />
muazzam bir beyazlığın ortasında gözleri kamaşıyormuş.<br />
<br />
Adeta tüm evren, bu güzel ve cesur çiçeğin yüreğini huzurla doldurmak istercesine büyük bir sessizlik içindeymiş. Karların Prensi ise büyük bir şaşkınlıkla kardan pelerinin altından <br />
adeta yüreğini delip çıkan bu çiçek karşısında nefesi tutulmuş, gözlerine inanamayarak bu güzel çiçeğin yaşama yeniden gülümsemesini izliyormuş. Hayatında ilk kez böylesine<br />
güzel bir çiçekle karşılaşmış. Zaten zavallıcık hayatı boyunca<br />
hiç çiçek bile göremiyormuş ki, kış boyunca doğadaki <br />
tüm canlılar kış uykusuna yatar, her yer derin bir sessizliğe gömülürmüş. Fulya da doğaya böylesine muazzam <br />
güzellikler veren ve büyük bir huzur içinde uyumasını<br />
sağlayan karlar prensine mutlulukla gülümsüyormuş.<br />
<br />
Tüm ruhu ve incecik zarif gövdesi ile sadece karlar prensine yönelmiş, gözleri sadece onu görsün, yüreği sadece on duysun istemiş. İşte; o günden beri tüm doğa, Dağ Fulyasına <br />
KARDELEN demeye başlamış. Zira, karları delip yeryüzüne çıkabilen tek çiçek Kardelen olmuş. Karların ve Karlar<br />
Prensi'nin tek çiçeği ... Kardelenle Karlar prensi birbirlerine <br />
hiç beklemedikleri bir anda kavuşmanın sevinci ile <br />
sonsuza dek büyük bir mutlulukla yaşamışlar... <br />
<br />
Servet Özkök - Aralık 1999 Maslak ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Babamı istiyorum...]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=4557</link>
			<pubDate>Sat, 11 Jul 2009 19:16:06 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=4557</guid>
			<description><![CDATA[BABAMI İSTİYORUM<br />
<br />
Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki <br />
çocuğunu kapının önünde beklerken buldu.<br />
Çocuk babasına, "Baba bir saatte ne kadar para<br />
kazanıyorsun" diye sordu... Zaten yorgun gelen <br />
adam, "Bu senin işin değil" diye cevap verdi. <br />
Bunun üzerine çocuk "Babacım lütfen, bilmek <br />
istiyorum" diye üsteledi. Adam "İllâ da bilmek<br />
istiyorsan 20 milyon" diye cevap verdi. Bunun<br />
üzerine çocuk "Peki bana 10 milyon borç <br />
verir misin" diye sordu. Adam iyice sinirlenip,<br />
"Benim senin saçma oyuncaklarına veya<br />
benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi,<br />
derhal odana git ve kapını kapat" dedi.<br />
Çocuk sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı.<br />
Adam sinirli sinirli "Bu çocuk nasıl böyle şeylere<br />
cesaret eder." diye düşündü. Aradan bir saat<br />
geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşti ve<br />
çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını <br />
düşündü, "Belki de gerçekten lazımdı"...<br />
Yukarı çocuğunun odasına çıktı ve kapıyı açtı... <br />
Yatağında olan çocuğa, "Uyuyor musun" diye<br />
sordu. Çocuk "Hayır" diye cevap verdi... <br />
"Al bakalım, istediğin 10 milyon. Sana<br />
az önce sert davrandığım için üzgünüm. <br />
Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim" dedi... <br />
Çocuk sevinçle haykırdı, "Teşekkürler <br />
babacığım"... Hemen yastığının altından <br />
diğer buruşuk paraları çıkardı. Adamın<br />
suratına baktı ve yavaşça paraları saydı.<br />
Bunu gören adam iyice sinirlenerek, "Paran <br />
olduğu halde neden benden para istiyorsun?... <br />
Benim, senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak<br />
vaktim yok" diye kızdı... Çocuk "Param vardı<br />
ama yeterince yoktu " dedi ve yüzünde <br />
mahcup bir gülücükle paraları <br />
babasına uzattı; "İşte 20 milyon... <br />
Şimdi bir saatini alabilir miyim babacım?..."<br />
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[BABAMI İSTİYORUM<br />
<br />
Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki <br />
çocuğunu kapının önünde beklerken buldu.<br />
Çocuk babasına, "Baba bir saatte ne kadar para<br />
kazanıyorsun" diye sordu... Zaten yorgun gelen <br />
adam, "Bu senin işin değil" diye cevap verdi. <br />
Bunun üzerine çocuk "Babacım lütfen, bilmek <br />
istiyorum" diye üsteledi. Adam "İllâ da bilmek<br />
istiyorsan 20 milyon" diye cevap verdi. Bunun<br />
üzerine çocuk "Peki bana 10 milyon borç <br />
verir misin" diye sordu. Adam iyice sinirlenip,<br />
"Benim senin saçma oyuncaklarına veya<br />
benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi,<br />
derhal odana git ve kapını kapat" dedi.<br />
Çocuk sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı.<br />
Adam sinirli sinirli "Bu çocuk nasıl böyle şeylere<br />
cesaret eder." diye düşündü. Aradan bir saat<br />
geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşti ve<br />
çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını <br />
düşündü, "Belki de gerçekten lazımdı"...<br />
Yukarı çocuğunun odasına çıktı ve kapıyı açtı... <br />
Yatağında olan çocuğa, "Uyuyor musun" diye<br />
sordu. Çocuk "Hayır" diye cevap verdi... <br />
"Al bakalım, istediğin 10 milyon. Sana<br />
az önce sert davrandığım için üzgünüm. <br />
Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim" dedi... <br />
Çocuk sevinçle haykırdı, "Teşekkürler <br />
babacığım"... Hemen yastığının altından <br />
diğer buruşuk paraları çıkardı. Adamın<br />
suratına baktı ve yavaşça paraları saydı.<br />
Bunu gören adam iyice sinirlenerek, "Paran <br />
olduğu halde neden benden para istiyorsun?... <br />
Benim, senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak<br />
vaktim yok" diye kızdı... Çocuk "Param vardı<br />
ama yeterince yoktu " dedi ve yüzünde <br />
mahcup bir gülücükle paraları <br />
babasına uzattı; "İşte 20 milyon... <br />
Şimdi bir saatini alabilir miyim babacım?..."<br />
]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bir çocuğun ümidinin değeri ne kadardır?]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=4038</link>
			<pubDate>Fri, 15 May 2009 10:34:03 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=4038</guid>
			<description><![CDATA[Bir ümid bazen dünyanın en değerli hazinelerinden daha da değerlidir. İşte minik bir çocuğun ümidinin değerini anlatan bir hikaye..<br />
<br />
Küçük çocuk, deniz kenarında gördüğü yassı bir taşın güzelliğine hayran olmuştu. Mutlaka bir mücevherdi bulduğu. Şekli de bir insan kalbi gibiydi. Üstelik de parıl parıl parlamaktaydı. <br />
Çocuk, taşı avuçlayıp evine koştu. Ve onu büyük bir heyecanla babasına uzattı. Adam, yavrusunun soğuktan morarmış avucundaki taşın, birbirine sürtüldüğünde kıvılcım çıkartan bir çakmak taşı olduğunu hemen anladı. Fakat bunu ona söyleyemedi. <br />
<br />
Küçük çocuk, rüyalarını süsleyen bisiklete kavuşmak için elindeki taşı satmak istiyor ve o paranın bir bölümüyle, bir de top alacağına inanıyordu. Fakat babası buna yanaşmıyordu. <br />
<br />
Çocuk, işin kendisine düştüğünü anladığında, tatilde simit sattığı çarşıya gitti. Kuyumcu vitrinleri, göz kamaştıran ışıkların aydınlattığı altın kolyelerle doluydu. Bir de, elindeki taşın çok daha küçük olanlarıyla süslenen pahalı yüzüklerle. <br />
<br />
Çocuk, en gösterişli mağazayı gözüne kestirdikten sonra, bir süre vitrin önünde bekledi. İçeride, dükkan sahibi olduğu anlaşılan bir adam vardı. Müşteri olarak da, kürk mantolu bir hanım. <br />
<br />
Küçük çocuk, biraz sonra içeri girdi. Ve cebinden çıkardığı taşı dükkan sahibine uzatarak: <br />
<br />
&#8212;Bu pırlantayı deniz kenarında buldum efendim! dedi. Eğer isterseniz size satarım. <br />
<br />
Adam, taşa uzaktan bir göz atıp: <br />
<br />
&#8212;O sadece basit bir çakmak taşı, dedi. Bütün sahil o taşlarla doludur. <br />
<br />
&#8212;Hayır!. diye atıldı küçük çocuk. İsterseniz ıslatın. Ne kadar parladığını göreceksiniz. <br />
<br />
Dükkan sahibi, zengin müşterisini kaçırmaktan korkuyor ve çocuğu kolundan tutup atmayı planlıyordu. <br />
<br />
Kadın, onun niyetini sezmişti. Çocuğun taşına yakından bakıp: <br />
<br />
&#8212;Tam istediğim şey! diye gülümsedi. Onu bana satar mısın? <br />
<br />
Küçük çocuk, taşının gerçek değerini anlayan biriyle karşılaşmış olmaktan son derece mutluydu. Kadının cebine doldurduğu paralar ise, aklını başından almıştı. Defalarca teşekkür ettikten sonra, koşarak uzaklaştı. <br />
<br />
Kadın, elindeki taşı kuyumcuya vererek ona bir zincir takmasını istedi. Belli ki, mücevher gibi taşıyacaktı. <br />
<br />
Dükkan sahibi, yapmış olduğu ikazı anlamadığı için, kadının aldandığını düşünüyordu. Bu yüzden de: <br />
<br />
&#8212;Söylemiştim ama tekrar edeyim! dedi. Satın aldığınız şey basit bir taştır. <br />
<br />
Kadın, önce pırlanta kolyesine, daha sonra da yüzüğüne bakarak: <br />
<br />
&#8212;Zannetmiyorum!.. dedi. O taş bence bunlardan çok değerli. Çünkü küçük bir çocuğun ümidini taşıyor.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bir ümid bazen dünyanın en değerli hazinelerinden daha da değerlidir. İşte minik bir çocuğun ümidinin değerini anlatan bir hikaye..<br />
<br />
Küçük çocuk, deniz kenarında gördüğü yassı bir taşın güzelliğine hayran olmuştu. Mutlaka bir mücevherdi bulduğu. Şekli de bir insan kalbi gibiydi. Üstelik de parıl parıl parlamaktaydı. <br />
Çocuk, taşı avuçlayıp evine koştu. Ve onu büyük bir heyecanla babasına uzattı. Adam, yavrusunun soğuktan morarmış avucundaki taşın, birbirine sürtüldüğünde kıvılcım çıkartan bir çakmak taşı olduğunu hemen anladı. Fakat bunu ona söyleyemedi. <br />
<br />
Küçük çocuk, rüyalarını süsleyen bisiklete kavuşmak için elindeki taşı satmak istiyor ve o paranın bir bölümüyle, bir de top alacağına inanıyordu. Fakat babası buna yanaşmıyordu. <br />
<br />
Çocuk, işin kendisine düştüğünü anladığında, tatilde simit sattığı çarşıya gitti. Kuyumcu vitrinleri, göz kamaştıran ışıkların aydınlattığı altın kolyelerle doluydu. Bir de, elindeki taşın çok daha küçük olanlarıyla süslenen pahalı yüzüklerle. <br />
<br />
Çocuk, en gösterişli mağazayı gözüne kestirdikten sonra, bir süre vitrin önünde bekledi. İçeride, dükkan sahibi olduğu anlaşılan bir adam vardı. Müşteri olarak da, kürk mantolu bir hanım. <br />
<br />
Küçük çocuk, biraz sonra içeri girdi. Ve cebinden çıkardığı taşı dükkan sahibine uzatarak: <br />
<br />
&#8212;Bu pırlantayı deniz kenarında buldum efendim! dedi. Eğer isterseniz size satarım. <br />
<br />
Adam, taşa uzaktan bir göz atıp: <br />
<br />
&#8212;O sadece basit bir çakmak taşı, dedi. Bütün sahil o taşlarla doludur. <br />
<br />
&#8212;Hayır!. diye atıldı küçük çocuk. İsterseniz ıslatın. Ne kadar parladığını göreceksiniz. <br />
<br />
Dükkan sahibi, zengin müşterisini kaçırmaktan korkuyor ve çocuğu kolundan tutup atmayı planlıyordu. <br />
<br />
Kadın, onun niyetini sezmişti. Çocuğun taşına yakından bakıp: <br />
<br />
&#8212;Tam istediğim şey! diye gülümsedi. Onu bana satar mısın? <br />
<br />
Küçük çocuk, taşının gerçek değerini anlayan biriyle karşılaşmış olmaktan son derece mutluydu. Kadının cebine doldurduğu paralar ise, aklını başından almıştı. Defalarca teşekkür ettikten sonra, koşarak uzaklaştı. <br />
<br />
Kadın, elindeki taşı kuyumcuya vererek ona bir zincir takmasını istedi. Belli ki, mücevher gibi taşıyacaktı. <br />
<br />
Dükkan sahibi, yapmış olduğu ikazı anlamadığı için, kadının aldandığını düşünüyordu. Bu yüzden de: <br />
<br />
&#8212;Söylemiştim ama tekrar edeyim! dedi. Satın aldığınız şey basit bir taştır. <br />
<br />
Kadın, önce pırlanta kolyesine, daha sonra da yüzüğüne bakarak: <br />
<br />
&#8212;Zannetmiyorum!.. dedi. O taş bence bunlardan çok değerli. Çünkü küçük bir çocuğun ümidini taşıyor.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[lütfen tamamını okuyun(küçük bir hikaye)]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=4001</link>
			<pubDate>Tue, 12 May 2009 22:45:16 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=4001</guid>
			<description><![CDATA[Hayatınızdaki Tüm ANNELERE <br />
<br />
21 senelik evlilikten sonra "aşk ışıltısını" canlı tutmanın yeni bir yolunu <br />
buldum. <br />
<br />
Bir süre önce, başka bir kadınla çıkmaya başladım ve bu aslında eşimin <br />
fikriydi. <br />
<br />
Bir gün eşim, beni çok şaşırtarak: "Biliyorum ki Onu seviyorsun" dedi . <br />
Şiddetle itiraz ettim: "Ama ben seni seviyorum!!!" "Biliyorum ama aynı <br />
zamanda onu da seviyorsun. Ona da zaman ayırman gerekiyor" <br />
<br />
Karımın, ziyaret etmemi istediği "öbür kadın", 19 yıldır dul olan <br />
annemdi. <br />
<br />
İşimin yoğunluğu ve üç çocuğumun beklentileri sebebiyle annemi görme <br />
fırsatım pek olamıyordu. O akşam annemi yemeğe ve ardından sinemaya davet <br />
ettim. Endişelendi ve hemen "İyi misin, her şey yolunda mı" diye sordu. <br />
<br />
Annem de geç saatte gelen bir telefonun veya sürpriz bir davetin mutlaka <br />
kötü bir anlamı olacağından şüphelenen tipte kadınlardandı. <br />
<br />
"Seninle beraber ikimizin biraz zaman geçirmemizin güzel olacağını <br />
düşündüm" diye yanıtladım. Sadece ikimiz mi?" <br />
Biraz düşündü ve "Çok isterim" diye cevap verdi. <br />
<br />
O Cuma, iş çıkışı onu almaya giderken kendimi biraz gergin Hissediyordum. <br />
Eve vardığımda fark ettim ki o da, randevumuzdan ötürü hafif gergin <br />
görünüyordu. Kapısının önünde, paltosunu çoktan giymiş bir şekilde <br />
bekliyordu. <br />
Saçlarını yaptırmıştı ve üzerinde babamla kutladıkları son evlilik <br />
yıldönümlerinde <br />
giydiği elbise vardı. Bana melekler kadar ışıltılı bir yüzle gülümsedi. <br />
Arabaya <br />
bindiğimizde "Arkadaşlarıma oğlumla dışarı çıkacağımı söyledim ve gerçekten <br />
çok <br />
etkilendiler" dedi. "Randevumuzun nasıl geçtiğini duymak için <br />
sabırsızlanıyorlar." <br />
Gittiğimiz restoran, çok şık olmasa da sevimli,sıcak ve servisin kaliteli <br />
olduğu bir mekândı. Annemse, bir kraliçe edasıyla koluma girdi. <br />
<br />
Yerimize oturduktan sonra ona menüyü okumam gerekmişti,çünkü küçük <br />
yazıları göremiyordu. Ben daha menünün ortalarındayken annemin nemli <br />
gözlerle ve nostaljik bir gülüşle bana bakmakta olduğunu fark ettim: <br />
"Eskiden, sen küçükken, menüleri okuyan bendim, sense meraklı bakışlarla <br />
beni dinlerdin" dedi. Ben de gülümsedim: "O zaman, şimdi senin rahat rahat <br />
oturma sıran ve ben de okuyarak borcumu ödeyebilirim" dedim. <br />
<br />
Yemek boyunca muhabbetimiz çok güzeldi, sıra dışı hiçbir şey olmadı ama <br />
eskilerden ve hayatlarımızdaki yeniliklerden bahsederek kaybettiğimiz <br />
zamanın birazını telafi etmeye çalıştık. O kadar çok konuştuk ve eğlendik ki <br />
<br />
film <br />
saatini kaçırdık. <br />
<br />
Akşam annemi bırakırken; "Seninle tekrar çıkmak isterim ama ancak bu sefer <br />
benim seni davet etmeme izin verirsen" dedi ve bir akşam tekrar buluşmakta <br />
karar kıldık. <br />
<br />
Eve geldiğimde eşim yemeğin nasıl geçtiğini sordu: <br />
"Çok güzeldi"dedim. "Düşünebileceğimin çok üstündeydi". <br />
<br />
Birkaç gün sonra annem aniden ciddi bir kalp krizi sonucu vefat etti. Bu <br />
o kadar ani gerçekleşmişti ki onun için bir şey daha yapma şansım <br />
olmamıştı. <br />
<br />
Birkaç zaman sonra evime,annemle yemek yediğimiz restorandan,ödenmiş iki <br />
kiilik bir yemek faturası ve üzerine iliştirilmiş bir not yollandı: <br />
"Oğlum, bu faturayı önceden ödedim, çünkü seninle kararlaştırdığımız <br />
randevu gününe gelemeyeceğimden neredeyse yüzde yüz emindim. Yine de iki <br />
kişilik bir yemek ayarladım çünkü bu sefer eşinle beraber gitmenizi <br />
istiyorum. Seninle olan o günkü randevumuzun benim için ne anlam ifade <br />
ettiğini bilemezsin. Seni Seviyorum." <br />
<br />
O esnada, "Seni Seviyorum" demenin ve hayatta değer verdiğimiz insanlara <br />
hak ettikleri zamanı ayırmanın önemini anladım. Hayatta hiçbir şey <br />
ailenizden <br />
daha önemli değildir. Onlara hakları olan zamanı ve ilgiyi verin çünkü böyle <br />
şeyleri erteleyebileceğiniz "başka bir zaman"ı her istediğinizde <br />
yakalayamayabilirsiniz. <br />
<br />
HAYATINIZDAKİ TÜM ANNELERE...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Hayatınızdaki Tüm ANNELERE <br />
<br />
21 senelik evlilikten sonra "aşk ışıltısını" canlı tutmanın yeni bir yolunu <br />
buldum. <br />
<br />
Bir süre önce, başka bir kadınla çıkmaya başladım ve bu aslında eşimin <br />
fikriydi. <br />
<br />
Bir gün eşim, beni çok şaşırtarak: "Biliyorum ki Onu seviyorsun" dedi . <br />
Şiddetle itiraz ettim: "Ama ben seni seviyorum!!!" "Biliyorum ama aynı <br />
zamanda onu da seviyorsun. Ona da zaman ayırman gerekiyor" <br />
<br />
Karımın, ziyaret etmemi istediği "öbür kadın", 19 yıldır dul olan <br />
annemdi. <br />
<br />
İşimin yoğunluğu ve üç çocuğumun beklentileri sebebiyle annemi görme <br />
fırsatım pek olamıyordu. O akşam annemi yemeğe ve ardından sinemaya davet <br />
ettim. Endişelendi ve hemen "İyi misin, her şey yolunda mı" diye sordu. <br />
<br />
Annem de geç saatte gelen bir telefonun veya sürpriz bir davetin mutlaka <br />
kötü bir anlamı olacağından şüphelenen tipte kadınlardandı. <br />
<br />
"Seninle beraber ikimizin biraz zaman geçirmemizin güzel olacağını <br />
düşündüm" diye yanıtladım. Sadece ikimiz mi?" <br />
Biraz düşündü ve "Çok isterim" diye cevap verdi. <br />
<br />
O Cuma, iş çıkışı onu almaya giderken kendimi biraz gergin Hissediyordum. <br />
Eve vardığımda fark ettim ki o da, randevumuzdan ötürü hafif gergin <br />
görünüyordu. Kapısının önünde, paltosunu çoktan giymiş bir şekilde <br />
bekliyordu. <br />
Saçlarını yaptırmıştı ve üzerinde babamla kutladıkları son evlilik <br />
yıldönümlerinde <br />
giydiği elbise vardı. Bana melekler kadar ışıltılı bir yüzle gülümsedi. <br />
Arabaya <br />
bindiğimizde "Arkadaşlarıma oğlumla dışarı çıkacağımı söyledim ve gerçekten <br />
çok <br />
etkilendiler" dedi. "Randevumuzun nasıl geçtiğini duymak için <br />
sabırsızlanıyorlar." <br />
Gittiğimiz restoran, çok şık olmasa da sevimli,sıcak ve servisin kaliteli <br />
olduğu bir mekândı. Annemse, bir kraliçe edasıyla koluma girdi. <br />
<br />
Yerimize oturduktan sonra ona menüyü okumam gerekmişti,çünkü küçük <br />
yazıları göremiyordu. Ben daha menünün ortalarındayken annemin nemli <br />
gözlerle ve nostaljik bir gülüşle bana bakmakta olduğunu fark ettim: <br />
"Eskiden, sen küçükken, menüleri okuyan bendim, sense meraklı bakışlarla <br />
beni dinlerdin" dedi. Ben de gülümsedim: "O zaman, şimdi senin rahat rahat <br />
oturma sıran ve ben de okuyarak borcumu ödeyebilirim" dedim. <br />
<br />
Yemek boyunca muhabbetimiz çok güzeldi, sıra dışı hiçbir şey olmadı ama <br />
eskilerden ve hayatlarımızdaki yeniliklerden bahsederek kaybettiğimiz <br />
zamanın birazını telafi etmeye çalıştık. O kadar çok konuştuk ve eğlendik ki <br />
<br />
film <br />
saatini kaçırdık. <br />
<br />
Akşam annemi bırakırken; "Seninle tekrar çıkmak isterim ama ancak bu sefer <br />
benim seni davet etmeme izin verirsen" dedi ve bir akşam tekrar buluşmakta <br />
karar kıldık. <br />
<br />
Eve geldiğimde eşim yemeğin nasıl geçtiğini sordu: <br />
"Çok güzeldi"dedim. "Düşünebileceğimin çok üstündeydi". <br />
<br />
Birkaç gün sonra annem aniden ciddi bir kalp krizi sonucu vefat etti. Bu <br />
o kadar ani gerçekleşmişti ki onun için bir şey daha yapma şansım <br />
olmamıştı. <br />
<br />
Birkaç zaman sonra evime,annemle yemek yediğimiz restorandan,ödenmiş iki <br />
kiilik bir yemek faturası ve üzerine iliştirilmiş bir not yollandı: <br />
"Oğlum, bu faturayı önceden ödedim, çünkü seninle kararlaştırdığımız <br />
randevu gününe gelemeyeceğimden neredeyse yüzde yüz emindim. Yine de iki <br />
kişilik bir yemek ayarladım çünkü bu sefer eşinle beraber gitmenizi <br />
istiyorum. Seninle olan o günkü randevumuzun benim için ne anlam ifade <br />
ettiğini bilemezsin. Seni Seviyorum." <br />
<br />
O esnada, "Seni Seviyorum" demenin ve hayatta değer verdiğimiz insanlara <br />
hak ettikleri zamanı ayırmanın önemini anladım. Hayatta hiçbir şey <br />
ailenizden <br />
daha önemli değildir. Onlara hakları olan zamanı ve ilgiyi verin çünkü böyle <br />
şeyleri erteleyebileceğiniz "başka bir zaman"ı her istediğinizde <br />
yakalayamayabilirsiniz. <br />
<br />
HAYATINIZDAKİ TÜM ANNELERE...]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Nilüferler ...]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3872</link>
			<pubDate>Wed, 06 May 2009 21:11:12 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3872</guid>
			<description><![CDATA[NİLÜFERLER ... <br />
....bostan dolabının yanındaki,<br />
suları bana kahverengi gözüken, o küçük ve <br />
eskimiş havuzdaki solgun ve kederli nilüferlere <br />
gidip bakardım çocukken, babam,<br />
onların kökleri olmadığını anlatmıştı bana. <br />
<br />
Neden bu çiçekleri hep birşeylere benzetmek için<br />
kullandıklarını ancak büyüyünce anladım.<br />
Yalnızca bu çiçekler, hep bir yerlere gidecekmiş gibi <br />
azade ve özgür oluyorlar ama küçük bir<br />
havuzun içinde bir yere gitmeden yaşıyorlardı.<br />
Hayat da böyle birşeydi benim için ; hep<br />
biryerlere gidecek gibi duran, yalnız ve bir yere <br />
gitmeyen bir çiçek. Bütün bir hayatın özeti buydu.<br />
<br />
Bende bir yere bağlanmadım ve bir yere gitmedim,<br />
öyle solgun nilüfer gibi bir havuzun içinde<br />
yalnız başına durdum, köklerimi salamadım, <br />
ne, olduğum yere sağlamca yerleştim, <br />
ne, başka diyarlara kaçabildim, <br />
<br />
Bana bakanlar, beni seyredenler, beni sevenler<br />
oldu ama kimse yakasına takmadı beni, <br />
kimse odasına koymadı, kimse beni sulayıp <br />
büyütmek için uğraşmadı.<br />
<br />
Onlara ihtiyacım olmadığını, havuzumda <br />
tek başıma yüzebileceğimi düşündüler. <br />
Ben de bu yüzden; kederi, yalnızlığı, <br />
kirlenmeyi öğrendim ve hayata benzedim.<br />
<br />
Ne garip başka bir şeyde olmak istemedim, <br />
beni beğenmeleri yetti bana... <br />
Köksüz bir hayat, çaresiz yalnızlık, tuhaf keder.<br />
<br />
Ahmet Altan <br />
<br />
<br />
he is exactly tellig me!!]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[NİLÜFERLER ... <br />
....bostan dolabının yanındaki,<br />
suları bana kahverengi gözüken, o küçük ve <br />
eskimiş havuzdaki solgun ve kederli nilüferlere <br />
gidip bakardım çocukken, babam,<br />
onların kökleri olmadığını anlatmıştı bana. <br />
<br />
Neden bu çiçekleri hep birşeylere benzetmek için<br />
kullandıklarını ancak büyüyünce anladım.<br />
Yalnızca bu çiçekler, hep bir yerlere gidecekmiş gibi <br />
azade ve özgür oluyorlar ama küçük bir<br />
havuzun içinde bir yere gitmeden yaşıyorlardı.<br />
Hayat da böyle birşeydi benim için ; hep<br />
biryerlere gidecek gibi duran, yalnız ve bir yere <br />
gitmeyen bir çiçek. Bütün bir hayatın özeti buydu.<br />
<br />
Bende bir yere bağlanmadım ve bir yere gitmedim,<br />
öyle solgun nilüfer gibi bir havuzun içinde<br />
yalnız başına durdum, köklerimi salamadım, <br />
ne, olduğum yere sağlamca yerleştim, <br />
ne, başka diyarlara kaçabildim, <br />
<br />
Bana bakanlar, beni seyredenler, beni sevenler<br />
oldu ama kimse yakasına takmadı beni, <br />
kimse odasına koymadı, kimse beni sulayıp <br />
büyütmek için uğraşmadı.<br />
<br />
Onlara ihtiyacım olmadığını, havuzumda <br />
tek başıma yüzebileceğimi düşündüler. <br />
Ben de bu yüzden; kederi, yalnızlığı, <br />
kirlenmeyi öğrendim ve hayata benzedim.<br />
<br />
Ne garip başka bir şeyde olmak istemedim, <br />
beni beğenmeleri yetti bana... <br />
Köksüz bir hayat, çaresiz yalnızlık, tuhaf keder.<br />
<br />
Ahmet Altan <br />
<br />
<br />
he is exactly tellig me!!]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[kasımpatı]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3871</link>
			<pubDate>Wed, 06 May 2009 21:06:35 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3871</guid>
			<description><![CDATA[kasımpatı<br />
Hiç umutlarınızın bittiğini sandığınız <br />
"tamam, hiç daha kötüsü olmamıştı"<br />
dediğiniz zamanlarınız oldu mu. <br />
Ya da "bittim, mahvoldum" dediğiniz?<br />
<br />
Damağınızda acımsı bir tadın hiç geçmediğini;<br />
yüreğinizdeki o mengenenin de <br />
canınızı sıktıkça sıktığını hiç hissettiniz mi?<br />
<br />
Yalnızsınızdır. <br />
Savunmasızsınızdır. <br />
Yorgunsunuzdur.<br />
<br />
Anlatamaz, anlayamazsınız da. <br />
Gözünüzde bir damla yaş, her an hazırdır akmaya. <br />
Sebepli yada sebepsiz...<br />
<br />
Soğuktur elleriniz, belki ısıtacak bir elin olmamasından. <br />
Çirkinsinizdir kendinizce. Aynalara da küs... <br />
<br />
Gözlerinizdeki pırıltılar yok oldu, yok olacak gibidir... <br />
Çaresizsinizdir. Sebep çoktur.<br />
<br />
Ya parasızsınızdır, ya terkedilmiş, ya hasta. <br />
Aslında yüzlerce ya da&#8217;dır sizi bu hale getiren. <br />
Ne zaman geçecek bilmezsiniz.<br />
<br />
"umut garibin ekmeği" umarda umarsınız. <br />
Ya çaba? <br />
<br />
Oysa hiç gördünüz mü, kim bilir kaç gün olmuş <br />
dalından koparılmış kasımpatlarını?<br />
Hala dimdik, hala ayakta, hala pırıl pırıl. <br />
Koparılmaya inat solmamaya kararlı. <br />
<br />
Oysa; aklımız hep güllerdedir, hep lalelerde...<br />
Solmak, kurumak çok kolay. <br />
Oysa dimdik ayakta durabilmek önemli olan. <br />
Yılmamak zorluklardan...<br />
<br />
Hayallerden, umutlardan vazgeçmemek asıl olan. <br />
<br />
Ne dersiniz denemeye var mısınız kasımpatı olmayı? <br />
Herşeye rağmen, herşeye inat...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[kasımpatı<br />
Hiç umutlarınızın bittiğini sandığınız <br />
"tamam, hiç daha kötüsü olmamıştı"<br />
dediğiniz zamanlarınız oldu mu. <br />
Ya da "bittim, mahvoldum" dediğiniz?<br />
<br />
Damağınızda acımsı bir tadın hiç geçmediğini;<br />
yüreğinizdeki o mengenenin de <br />
canınızı sıktıkça sıktığını hiç hissettiniz mi?<br />
<br />
Yalnızsınızdır. <br />
Savunmasızsınızdır. <br />
Yorgunsunuzdur.<br />
<br />
Anlatamaz, anlayamazsınız da. <br />
Gözünüzde bir damla yaş, her an hazırdır akmaya. <br />
Sebepli yada sebepsiz...<br />
<br />
Soğuktur elleriniz, belki ısıtacak bir elin olmamasından. <br />
Çirkinsinizdir kendinizce. Aynalara da küs... <br />
<br />
Gözlerinizdeki pırıltılar yok oldu, yok olacak gibidir... <br />
Çaresizsinizdir. Sebep çoktur.<br />
<br />
Ya parasızsınızdır, ya terkedilmiş, ya hasta. <br />
Aslında yüzlerce ya da&#8217;dır sizi bu hale getiren. <br />
Ne zaman geçecek bilmezsiniz.<br />
<br />
"umut garibin ekmeği" umarda umarsınız. <br />
Ya çaba? <br />
<br />
Oysa hiç gördünüz mü, kim bilir kaç gün olmuş <br />
dalından koparılmış kasımpatlarını?<br />
Hala dimdik, hala ayakta, hala pırıl pırıl. <br />
Koparılmaya inat solmamaya kararlı. <br />
<br />
Oysa; aklımız hep güllerdedir, hep lalelerde...<br />
Solmak, kurumak çok kolay. <br />
Oysa dimdik ayakta durabilmek önemli olan. <br />
Yılmamak zorluklardan...<br />
<br />
Hayallerden, umutlardan vazgeçmemek asıl olan. <br />
<br />
Ne dersiniz denemeye var mısınız kasımpatı olmayı? <br />
Herşeye rağmen, herşeye inat...]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[simit parasi&#8207;]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3864</link>
			<pubDate>Wed, 06 May 2009 14:32:50 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3864</guid>
			<description><![CDATA[Günün son dersinin sonuna gelinmisti. Ogrenciler cikmak icin sabirsizlaniyordu. Defter ve kitaplarini cantalarina koydular. Zil calar calmaz, disari cikmak icin hazirdilar. Yalniz, Ali hazirlanmamisti.Gecikmek icin de elinden geleni yapiyordu.Nihayet zil caldi. Ogrenciler bir anda kapiya yoneldi. Ali, yerinden kalkmadi. Agir agir esyasini topladi. Bir yandan goz ucuyla ogretmenine bakiyor, bir yandan da arkadaslarinin gitmesini bekliyordu.<br />
<br />
<br />
Ogretmeni, onun bu hâlini fark etti:<br />
- Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?<br />
<br />
<br />
Ali, son arkadasinin da ciktigini gorunce cevap verdi:<br />
- Sizinle konusmak istiyordum ogretmenim.<br />
- Peki, dedi ogretmeni. Ne soyleyeceksin bakalim?<br />
- Ahmet arkadasimiz var ya&#8230;<br />
- Evet, ne olmus Ahmet'e?<br />
- Durumlari pek iyi degil galiba. Annesi, beslenme cantasina pekiyi seyler koymuyor.<br />
- Ee?<br />
- Ona yardim etmek istiyorum. Ama benim yardim ettigimi bilirse uzulur. Gunde bir simit parasi biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?<br />
<br />
 <br />
<br />
Cebinden bir avuc bozuk para cikarip ogretmenin masasinin uzerine koydu. Nurhan Ogretmen, paraya dokunmadi. Sandalyesine oturup dusundu.Ali hakkindaki bilgilerini yokladi. Bildigi kadariyla ailesinin durumu pekiyi degildi. Bu caliskan ve sevimli ogrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve dusunceliydi. Zengin bir ailenin cocugu degildi. Buna ragmen yardim etmek istiyordu. Ustelik yardim ettiginin bilinmesini istemiyordu.<br />
<br />
<br />
Nurhan Ogretmen:<br />
- Dur bakalim Ali, dedi. Bildigim kadariyla sizin de maddî durumunuz pekiyi degil. Yanlis mi biliyorum?<br />
- Dogru biliyorsunuz ogretmenim. Babam gundelikci. Cogu zaman is bulamiyor. Ama ben de calisiyor, para kazaniyorum.<br />
- Nerede calisiyorsun?<br />
- Simit satiyorum.<br />
<br />
<br />
Nurhan Ogretmen yine durup dusundu. Iyiligin bu kadarina ne demeliydi simdi. Bunun gerceklesmesi zordu. Onu, bundan vazgecirmek icin bir care bulmaliydi. Bunu yaparken, sevimli ogrencisini de kirmamaliydi. Onunla biraz daha konusursa, belki bir yolunu bulurdu.<br />
<br />
<br />
Nurhan Ogretmen, Ali'ye dondu:<br />
- Buyuyunce ne olmak istiyorsun, diye sordu.<br />
- Cok zengin bir isadami&#8230;<br />
- Nicin?<br />
- Insanlara daha cok yardim etmek icin&#8230;<br />
- Guzel, dedi Nurhan Ogretmen. Bak simdi Ali, Ahmet'in ailesinin durumu pekiyi degil; bu dogru. Ama sizinki de bundan pek farkli degil. Istersen acele etme; cok zengin oldugun zaman insanlara yardim edersin.Olmaz mi?<br />
- Olmaz, dedi Ali. Simdi yapmaliyim.<br />
- Neden olmaz?<br />
- Uc sebepten dolayi olmaz.<br />
<br />
Birincisi: Bu para zaten benim degil. Iyilik ettigim icin Allah, beni insanlara sevimli gosteriyor. Insanlar da bundan etkileniyor, daha cok simit aliyorlar. Bu sayede gun boyu calisanlardan bile fazla simit satiyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gun iki simit alip guvercinlere veriyor.<br />
<br />
Ikincisi: "Agac yas iken egilir." deniliyor. Simdiden iyilik yapmayi ogrenmezsem buyudugumde hic yapamam.<br />
<br />
Ucuncusu ise daha onemli: Buyudugum zaman cok zengin bir isadami olmak istiyorum. Zamaninda yatirim yapmayanlar buyuk isadami olamazlar.<br />
<br />
Nurhan Ogretmen, karsisinda buyuk biri varmis gibi dinliyordu:<br />
- Bu sonuncusunu pek iyi anlayamadim, dedi.?<br />
<br />
- Aciklayayim ogretmenim, dedi Ali. Simdi, cok zengin olmadigim icin, ancak gunde bir simit parasi kadar yardim edebiliyorum. Bundan fazlasini veremem. Allah, Cennet'i gucu kadar iyilik edene veriyor. Simdi gucum bu olduguna gore Cennet'in fiyati birkac simit parasi kadardir. Eger zengin olmadan olursem birkac simit parasiyla Cennet'e girebilirim. Bundan daha kârli bir yatirim olur mu?<br />
<br />
Nurhan Ogretmen'in gozleri dolmustu. Basini "Evet" anlaminda sallarken Aliyi evine yolladi.<br />
<br />
<br />
Sinifa geri donerken okulun bosaldigini fark etti. Esyalarini toplamak icin masasina dondugunde Ali'nin biraktigi parlarin masaustunde kaldigini fark etti. Sandalyesine gayri ihtiyari oturdu ve paralari eline aldi. Hicbir para ona bu kadar kiymetli gelmemisti. Sanki elinde dunyanin en kiymetli incilerini, yakutlarini, elmaslarini tutuyordu. Hatta bu paralar onlardan bile kiymetliydi. Oyle bu paralar, Bu bozuk SIMIT paralari, Cenneti satin alabilecek paralardi. Sanki hic birakmak istemeyen bir duygu ile simsIki kavradi bu bozuk simit paralarini.<br />
<br />
 <br />
Oturdugu yerden kalkamadi Nurhan Ogretmen. Icinin doldugunu, Tarif edilemeyen duygulara boguldugunu hissetti. Birden bosalan saganak yagmurlar gibi aglamaya basladi. Agladi &#8230; Agladi.<br />
<br />
 <br />
Kendine geldiginde aksam olmustu. Yavas yavas siniftan cikip okuldan ayrilirken bekci Sadik  " Bozuk Simit paralari ile  cenneti satin almak, Bozuk Simit paralari ile  cenneti satin almak"  diye  Nurhan ogretmenin sayikladigini duydu. Bekcinin hayretler icinde " Ne dediniz hocam " demesini bile duymayan Nurhan ogretmen bekcinin saskin bakislari altinda aksamin alaca karanligina karisivermisti<br />
<br />
 <br />
Yazari bilinmiyor ....]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Günün son dersinin sonuna gelinmisti. Ogrenciler cikmak icin sabirsizlaniyordu. Defter ve kitaplarini cantalarina koydular. Zil calar calmaz, disari cikmak icin hazirdilar. Yalniz, Ali hazirlanmamisti.Gecikmek icin de elinden geleni yapiyordu.Nihayet zil caldi. Ogrenciler bir anda kapiya yoneldi. Ali, yerinden kalkmadi. Agir agir esyasini topladi. Bir yandan goz ucuyla ogretmenine bakiyor, bir yandan da arkadaslarinin gitmesini bekliyordu.<br />
<br />
<br />
Ogretmeni, onun bu hâlini fark etti:<br />
- Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?<br />
<br />
<br />
Ali, son arkadasinin da ciktigini gorunce cevap verdi:<br />
- Sizinle konusmak istiyordum ogretmenim.<br />
- Peki, dedi ogretmeni. Ne soyleyeceksin bakalim?<br />
- Ahmet arkadasimiz var ya&#8230;<br />
- Evet, ne olmus Ahmet'e?<br />
- Durumlari pek iyi degil galiba. Annesi, beslenme cantasina pekiyi seyler koymuyor.<br />
- Ee?<br />
- Ona yardim etmek istiyorum. Ama benim yardim ettigimi bilirse uzulur. Gunde bir simit parasi biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?<br />
<br />
 <br />
<br />
Cebinden bir avuc bozuk para cikarip ogretmenin masasinin uzerine koydu. Nurhan Ogretmen, paraya dokunmadi. Sandalyesine oturup dusundu.Ali hakkindaki bilgilerini yokladi. Bildigi kadariyla ailesinin durumu pekiyi degildi. Bu caliskan ve sevimli ogrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve dusunceliydi. Zengin bir ailenin cocugu degildi. Buna ragmen yardim etmek istiyordu. Ustelik yardim ettiginin bilinmesini istemiyordu.<br />
<br />
<br />
Nurhan Ogretmen:<br />
- Dur bakalim Ali, dedi. Bildigim kadariyla sizin de maddî durumunuz pekiyi degil. Yanlis mi biliyorum?<br />
- Dogru biliyorsunuz ogretmenim. Babam gundelikci. Cogu zaman is bulamiyor. Ama ben de calisiyor, para kazaniyorum.<br />
- Nerede calisiyorsun?<br />
- Simit satiyorum.<br />
<br />
<br />
Nurhan Ogretmen yine durup dusundu. Iyiligin bu kadarina ne demeliydi simdi. Bunun gerceklesmesi zordu. Onu, bundan vazgecirmek icin bir care bulmaliydi. Bunu yaparken, sevimli ogrencisini de kirmamaliydi. Onunla biraz daha konusursa, belki bir yolunu bulurdu.<br />
<br />
<br />
Nurhan Ogretmen, Ali'ye dondu:<br />
- Buyuyunce ne olmak istiyorsun, diye sordu.<br />
- Cok zengin bir isadami&#8230;<br />
- Nicin?<br />
- Insanlara daha cok yardim etmek icin&#8230;<br />
- Guzel, dedi Nurhan Ogretmen. Bak simdi Ali, Ahmet'in ailesinin durumu pekiyi degil; bu dogru. Ama sizinki de bundan pek farkli degil. Istersen acele etme; cok zengin oldugun zaman insanlara yardim edersin.Olmaz mi?<br />
- Olmaz, dedi Ali. Simdi yapmaliyim.<br />
- Neden olmaz?<br />
- Uc sebepten dolayi olmaz.<br />
<br />
Birincisi: Bu para zaten benim degil. Iyilik ettigim icin Allah, beni insanlara sevimli gosteriyor. Insanlar da bundan etkileniyor, daha cok simit aliyorlar. Bu sayede gun boyu calisanlardan bile fazla simit satiyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gun iki simit alip guvercinlere veriyor.<br />
<br />
Ikincisi: "Agac yas iken egilir." deniliyor. Simdiden iyilik yapmayi ogrenmezsem buyudugumde hic yapamam.<br />
<br />
Ucuncusu ise daha onemli: Buyudugum zaman cok zengin bir isadami olmak istiyorum. Zamaninda yatirim yapmayanlar buyuk isadami olamazlar.<br />
<br />
Nurhan Ogretmen, karsisinda buyuk biri varmis gibi dinliyordu:<br />
- Bu sonuncusunu pek iyi anlayamadim, dedi.?<br />
<br />
- Aciklayayim ogretmenim, dedi Ali. Simdi, cok zengin olmadigim icin, ancak gunde bir simit parasi kadar yardim edebiliyorum. Bundan fazlasini veremem. Allah, Cennet'i gucu kadar iyilik edene veriyor. Simdi gucum bu olduguna gore Cennet'in fiyati birkac simit parasi kadardir. Eger zengin olmadan olursem birkac simit parasiyla Cennet'e girebilirim. Bundan daha kârli bir yatirim olur mu?<br />
<br />
Nurhan Ogretmen'in gozleri dolmustu. Basini "Evet" anlaminda sallarken Aliyi evine yolladi.<br />
<br />
<br />
Sinifa geri donerken okulun bosaldigini fark etti. Esyalarini toplamak icin masasina dondugunde Ali'nin biraktigi parlarin masaustunde kaldigini fark etti. Sandalyesine gayri ihtiyari oturdu ve paralari eline aldi. Hicbir para ona bu kadar kiymetli gelmemisti. Sanki elinde dunyanin en kiymetli incilerini, yakutlarini, elmaslarini tutuyordu. Hatta bu paralar onlardan bile kiymetliydi. Oyle bu paralar, Bu bozuk SIMIT paralari, Cenneti satin alabilecek paralardi. Sanki hic birakmak istemeyen bir duygu ile simsIki kavradi bu bozuk simit paralarini.<br />
<br />
 <br />
Oturdugu yerden kalkamadi Nurhan Ogretmen. Icinin doldugunu, Tarif edilemeyen duygulara boguldugunu hissetti. Birden bosalan saganak yagmurlar gibi aglamaya basladi. Agladi &#8230; Agladi.<br />
<br />
 <br />
Kendine geldiginde aksam olmustu. Yavas yavas siniftan cikip okuldan ayrilirken bekci Sadik  " Bozuk Simit paralari ile  cenneti satin almak, Bozuk Simit paralari ile  cenneti satin almak"  diye  Nurhan ogretmenin sayikladigini duydu. Bekcinin hayretler icinde " Ne dediniz hocam " demesini bile duymayan Nurhan ogretmen bekcinin saskin bakislari altinda aksamin alaca karanligina karisivermisti<br />
<br />
 <br />
Yazari bilinmiyor ....]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bir Kitap Olsaydı Hayatın]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3336</link>
			<pubDate>Tue, 21 Apr 2009 21:30:29 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3336</guid>
			<description><![CDATA[]<br />
<br />
[center]Bir kitap olsaydı hayatın, kütüphanenin neresine koyardın? Tarih kitapları mı, felsefe mi, roman mı, şiir mi? Göze çarpan bir yerde mi dursun isterdin, dikkatli bakanların bile göremeyeceği bir yerde mi? <br />
<br />
<br />
Sık sık açıp okur muydun? <br />
Yoksa ara sıra tozunu almaktan ibaret mi olurdu temasın? Veya büsbütün unutur muydun? <br />
<br />
<br />
Kitabı eline alan sonuna kadar okur muydu, yoksa hemen sıkılır mıydı? <br />
En hüzünlü, en sevinçli, "hayatımda ilk kez" dediğin anların yazılı olduğu sayfalarda, kağıdın ucunu katlayıp kitabı bırakan bir okur görsen ne hissederdin? <br />
<br />
<br />
Senin için en zor anları gülümseyerek, en mutlu anları acıyarak, en tuhaf anlarını anlamadan okuyanlara ne derdin ya? <br />
<br />
 <br />
 <br />
<br />
Kararsız olduğun zamanlarda sonucu bilerek ahkam kesenlere kızar mıydın? <br />
Haklı olsalar bile hak vermez miydin hata yaptığında akıl öğretenlere? <br />
Göz göre göre yaptığın hatalara bir kez kez daha pişman olmaz mıydın? <br />
Hayatının içine değil de, kitabının kalınlığına bakanlar moralini nasıl da bozardı. <br />
Harflerin büyüklüğü küçüklüğü ile ilgilenenlere o harfleri yaşayan biri olarak acı acı gülümserdin. <br />
Heyecanla sonunu merak edenlere, sonunu bilip de söylemeyen bir muziplikle bakardın. <br />
<br />
<br />
Hayatın kitap olsaydı, sen en çok hangi bölümlerini severdin? <br />
Hangi sayfaları yırtıp atmak, hangi satırları tekrar tekrar okuyup altını çizmek, hangi cümleleri bir daha yaşamak isterdin? <br />
Hayatın kitap olmaktan; kitap, senin hayatını anlatmaktan memnun olur muydu?  <br />
<br />
 <br />
 <br />
<br />
İkinci baskı yapar mıydı? <br />
Yoksa kitaplıkların raflarında yıllarca kalır mıydı? <br />
<br />
<br />
Hayatın kitap olsa, o kitabı sever miydin? <br />
Senin başucu kitabın olur muydu? <br />
Konuşurken, yazarken onu referans alır mıydın? <br />
Yoksa görmezden mi gelirdin, inkar mi ederdin, utanır mıydın? <br />
<br />
<br />
Kitabına ne isim verirdin? <br />
<br />
<br />
"Hatalarım", "Doğrularım", <br />
<br />
<br />
"Hayat ne kadar da hızlı" <br />
<br />
<br />
ya da "Aşklarım ve nefretlerim" mi? <br />
<br />
<br />
Kapağına nasıl bir fotoğraf girerdin? <br />
Bir vesikalığın mı, gülen, düşünen ya da ağlayan bir portren mi? <br />
<br />
<br />
Hayatın kitap olsaydı, başka kitaplardan ne farkı olurdu? Fazladan ne anlatırdı, farklı olarak ne söylerdi, neyi söylemeyi fuzuli bulup geçerdi? <br />
Daha fazla ne öğretirdi okuyana, ne verirdi? <br />
<br />
<br />
Hayatın kitap olsa, hayatı özetler miydi? <br />
En güzel yeri neresi olurdu? <br />
<br />
<br />
Başlangıcı mı, "Yaş otuz beş, yolun yarısı eder" mi, sonu mu? Hepsi mi? <br />
<br />
<br />
Hayatı sevdirdiği kadar ölümü de sevdirir miydi? <br />
Ya da hayata yüklediği güzellikler, ölümü katlanamaz kılan türden mi olurdu? <br />
Hayata verdiğin anlam, ölümü de güzel gösteren bir anlam mi ifade ederdi?<br />
<br />
 <br />
 <br />
<br />
Hayatın kitap olsaydı, bu yazıya da bir sayfa ayırır mıydın?]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[]<br />
<br />
[center]Bir kitap olsaydı hayatın, kütüphanenin neresine koyardın? Tarih kitapları mı, felsefe mi, roman mı, şiir mi? Göze çarpan bir yerde mi dursun isterdin, dikkatli bakanların bile göremeyeceği bir yerde mi? <br />
<br />
<br />
Sık sık açıp okur muydun? <br />
Yoksa ara sıra tozunu almaktan ibaret mi olurdu temasın? Veya büsbütün unutur muydun? <br />
<br />
<br />
Kitabı eline alan sonuna kadar okur muydu, yoksa hemen sıkılır mıydı? <br />
En hüzünlü, en sevinçli, "hayatımda ilk kez" dediğin anların yazılı olduğu sayfalarda, kağıdın ucunu katlayıp kitabı bırakan bir okur görsen ne hissederdin? <br />
<br />
<br />
Senin için en zor anları gülümseyerek, en mutlu anları acıyarak, en tuhaf anlarını anlamadan okuyanlara ne derdin ya? <br />
<br />
 <br />
 <br />
<br />
Kararsız olduğun zamanlarda sonucu bilerek ahkam kesenlere kızar mıydın? <br />
Haklı olsalar bile hak vermez miydin hata yaptığında akıl öğretenlere? <br />
Göz göre göre yaptığın hatalara bir kez kez daha pişman olmaz mıydın? <br />
Hayatının içine değil de, kitabının kalınlığına bakanlar moralini nasıl da bozardı. <br />
Harflerin büyüklüğü küçüklüğü ile ilgilenenlere o harfleri yaşayan biri olarak acı acı gülümserdin. <br />
Heyecanla sonunu merak edenlere, sonunu bilip de söylemeyen bir muziplikle bakardın. <br />
<br />
<br />
Hayatın kitap olsaydı, sen en çok hangi bölümlerini severdin? <br />
Hangi sayfaları yırtıp atmak, hangi satırları tekrar tekrar okuyup altını çizmek, hangi cümleleri bir daha yaşamak isterdin? <br />
Hayatın kitap olmaktan; kitap, senin hayatını anlatmaktan memnun olur muydu?  <br />
<br />
 <br />
 <br />
<br />
İkinci baskı yapar mıydı? <br />
Yoksa kitaplıkların raflarında yıllarca kalır mıydı? <br />
<br />
<br />
Hayatın kitap olsa, o kitabı sever miydin? <br />
Senin başucu kitabın olur muydu? <br />
Konuşurken, yazarken onu referans alır mıydın? <br />
Yoksa görmezden mi gelirdin, inkar mi ederdin, utanır mıydın? <br />
<br />
<br />
Kitabına ne isim verirdin? <br />
<br />
<br />
"Hatalarım", "Doğrularım", <br />
<br />
<br />
"Hayat ne kadar da hızlı" <br />
<br />
<br />
ya da "Aşklarım ve nefretlerim" mi? <br />
<br />
<br />
Kapağına nasıl bir fotoğraf girerdin? <br />
Bir vesikalığın mı, gülen, düşünen ya da ağlayan bir portren mi? <br />
<br />
<br />
Hayatın kitap olsaydı, başka kitaplardan ne farkı olurdu? Fazladan ne anlatırdı, farklı olarak ne söylerdi, neyi söylemeyi fuzuli bulup geçerdi? <br />
Daha fazla ne öğretirdi okuyana, ne verirdi? <br />
<br />
<br />
Hayatın kitap olsa, hayatı özetler miydi? <br />
En güzel yeri neresi olurdu? <br />
<br />
<br />
Başlangıcı mı, "Yaş otuz beş, yolun yarısı eder" mi, sonu mu? Hepsi mi? <br />
<br />
<br />
Hayatı sevdirdiği kadar ölümü de sevdirir miydi? <br />
Ya da hayata yüklediği güzellikler, ölümü katlanamaz kılan türden mi olurdu? <br />
Hayata verdiğin anlam, ölümü de güzel gösteren bir anlam mi ifade ederdi?<br />
<br />
 <br />
 <br />
<br />
Hayatın kitap olsaydı, bu yazıya da bir sayfa ayırır mıydın?]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sorgulanmayan Hayat Yaşamaya Değmez]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3334</link>
			<pubDate>Tue, 21 Apr 2009 21:28:31 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3334</guid>
			<description><![CDATA[Yaşam aldığımız nefes sayısıyla değil nefesimizi kesen anların sayısıyla ölçülür&#8221; diyor George Carlin&#8230;.<br />
<br />
George Carlin Amerika&#8217;da 1970 ve 1980 li yılların tanınmış bir komedyeni idi. Biraz ağzı bozuk olarak bilinirdi. Karısının ölümünden sonra (9 Eylül) ve 11 Eylül olayı sonrasında yazdığı yazıdaki zaman paradoksunu şöyle sıralamıştı: <br />
<br />
<br />
Daha yüksek binalarımız ama daha kısa sabrımız var; daha geniş oto yollarımız ama daha dar bakış açılarımız var.<br />
<br />
Daha çok uzmanımız ama yine de daha çok sorunumuz; daha çok ilacımız ama daha az sağlığımız var.<br />
<br />
Zaman artık hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin kullanılıp atılan çocuk bezlerinin yok edilen ahlakî değerlerin zamanıdır.<br />
<br />
Bugün artık neşelendirmekten sakinleştirmeye hatta öldürmeye kadar her şeyi yapabilen hapların olduğu günlerdir.<br />
<br />
Vitrinlerde her şeyin sergilendiği ama depolarda hiçbir şeyin olmadığı bir zamanda yaşıyoruz.<br />
<br />
Aya gidip gelmeyi öğrendik ama yeni komşumuzla karşılaşmamak için caddenin karşısına geçmekteki sorunumuzu çözemedik.<br />
<br />
Uzayı bile fethettik ama iç dünyamızı feth edemedik. Kendimizce daha büyük işler yaptık ama zannettiğimiz gibi daha iyi işler çıkaramadık.<br />
<br />
Zaman artık büyük adamlar ve küçük karakterlerin; yüksek kârlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır.<br />
<br />
Yaşamımıza yıllar kattık ama yıllara yaşam katamadık&#8230;&#8230;<br />
<br />
George Carlin yukarıdaki yazısında zaman içerisinde yaşamın insanoğlunun kontrolünden ve iradesinden nasıl çıktığına değinmiştir.<br />
<br />
Kendi hayatımıza göz göre göre nasıl seyirci olduğumuzdan kendi hayatımızın kontrolünü nasıl da dış dünyaya yani hayata ve insanlara teslim ettiğimizden bahsetmiştir.<br />
<br />
Yıllara yaşam katamamak; dar bir bakış açısına sahip olarak önyargılarımıza sımsıkı sarılarak ve gerçeklerden kaçıp zannettiklerimiz ile yaşadığımız bir hayatı seçmektir. Düşünmekten sorgulamaktan öğrenmekten şükretmekten bedel ödemekten sabır ve azimle beklemekten kaçtığımız bir yaşamı tercih etmektir.<br />
<br />
Tüketim çılgınlığı içerisinde kaybolduğumuz anlık keyiflere yenik düştüğümüz bir yaşam seçmektir. Üretme becerisine sahip olmak istemediğimiz bir yaşamı tercih etmektir.<br />
<br />
Sürekli kolayı tercih ederek yaşadığımız kendi hayatımızdaki sorumluluklardan ve problemlerden kaçarak veresiye yaşama alışmaktır yıllara yaşam katamamak.<br />
<br />
Kötü olan teknolojinin ilerlemesi veya her geçen gün sahip olduğumuz somut varlıkların gelişmesi değildir aslında. Kötü olan biz insanların niyetidir biz insanların zihniyetidir.<br />
<br />
Mesele dış dünyadan yani hayattan ve insanlardan beklentilerimizi minimuma indirmek ve kendi iç dünyamızı zenginleştirebilmektir. Her şeye rağmen yürekli kalmayı becerebilmek ve kendi hayatımızın olumlu ve olumsuz acı ve tatlı tüm süreçlerine sahip çıkabilmektir.<br />
<br />
Mesele İç dünyamıza yakınlaşarak kendimizi bilerek yaşamaktır. &#8220;Kendini bilmek bir hastane yatağına benzer; temizdir ama acı doludur&#8221; der O Van der Hallen.<br />
<br />
Söz konusu olan kendi yaşantımız ise niye kendimizi bilmeden yaşayalım ki?<br />
<br />
Neden zaman gibi büyük bir öğretmenin gerçek değerini bilmeyelim ki?<br />
<br />
Neden problemlerden kaçarak veresiye yaşayalım ki?<br />
<br />
Neden iç dünyamızı zenginleştirmeyelim ki?<br />
<br />
Bu dünyadaki en büyük dostumuz kendimiz iken neden kendimize yabancılaşıp ilaçlara sığınalım ki?<br />
<br />
Neden iç dünyamızla ilgili düşünmekten korkalım kendi hayatımızı sorgulamaktan çekinelim ki?<br />
<br />
Socrates ne güzel de söylemiş; &#8220;Sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez&#8221;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Yaşam aldığımız nefes sayısıyla değil nefesimizi kesen anların sayısıyla ölçülür&#8221; diyor George Carlin&#8230;.<br />
<br />
George Carlin Amerika&#8217;da 1970 ve 1980 li yılların tanınmış bir komedyeni idi. Biraz ağzı bozuk olarak bilinirdi. Karısının ölümünden sonra (9 Eylül) ve 11 Eylül olayı sonrasında yazdığı yazıdaki zaman paradoksunu şöyle sıralamıştı: <br />
<br />
<br />
Daha yüksek binalarımız ama daha kısa sabrımız var; daha geniş oto yollarımız ama daha dar bakış açılarımız var.<br />
<br />
Daha çok uzmanımız ama yine de daha çok sorunumuz; daha çok ilacımız ama daha az sağlığımız var.<br />
<br />
Zaman artık hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin kullanılıp atılan çocuk bezlerinin yok edilen ahlakî değerlerin zamanıdır.<br />
<br />
Bugün artık neşelendirmekten sakinleştirmeye hatta öldürmeye kadar her şeyi yapabilen hapların olduğu günlerdir.<br />
<br />
Vitrinlerde her şeyin sergilendiği ama depolarda hiçbir şeyin olmadığı bir zamanda yaşıyoruz.<br />
<br />
Aya gidip gelmeyi öğrendik ama yeni komşumuzla karşılaşmamak için caddenin karşısına geçmekteki sorunumuzu çözemedik.<br />
<br />
Uzayı bile fethettik ama iç dünyamızı feth edemedik. Kendimizce daha büyük işler yaptık ama zannettiğimiz gibi daha iyi işler çıkaramadık.<br />
<br />
Zaman artık büyük adamlar ve küçük karakterlerin; yüksek kârlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır.<br />
<br />
Yaşamımıza yıllar kattık ama yıllara yaşam katamadık&#8230;&#8230;<br />
<br />
George Carlin yukarıdaki yazısında zaman içerisinde yaşamın insanoğlunun kontrolünden ve iradesinden nasıl çıktığına değinmiştir.<br />
<br />
Kendi hayatımıza göz göre göre nasıl seyirci olduğumuzdan kendi hayatımızın kontrolünü nasıl da dış dünyaya yani hayata ve insanlara teslim ettiğimizden bahsetmiştir.<br />
<br />
Yıllara yaşam katamamak; dar bir bakış açısına sahip olarak önyargılarımıza sımsıkı sarılarak ve gerçeklerden kaçıp zannettiklerimiz ile yaşadığımız bir hayatı seçmektir. Düşünmekten sorgulamaktan öğrenmekten şükretmekten bedel ödemekten sabır ve azimle beklemekten kaçtığımız bir yaşamı tercih etmektir.<br />
<br />
Tüketim çılgınlığı içerisinde kaybolduğumuz anlık keyiflere yenik düştüğümüz bir yaşam seçmektir. Üretme becerisine sahip olmak istemediğimiz bir yaşamı tercih etmektir.<br />
<br />
Sürekli kolayı tercih ederek yaşadığımız kendi hayatımızdaki sorumluluklardan ve problemlerden kaçarak veresiye yaşama alışmaktır yıllara yaşam katamamak.<br />
<br />
Kötü olan teknolojinin ilerlemesi veya her geçen gün sahip olduğumuz somut varlıkların gelişmesi değildir aslında. Kötü olan biz insanların niyetidir biz insanların zihniyetidir.<br />
<br />
Mesele dış dünyadan yani hayattan ve insanlardan beklentilerimizi minimuma indirmek ve kendi iç dünyamızı zenginleştirebilmektir. Her şeye rağmen yürekli kalmayı becerebilmek ve kendi hayatımızın olumlu ve olumsuz acı ve tatlı tüm süreçlerine sahip çıkabilmektir.<br />
<br />
Mesele İç dünyamıza yakınlaşarak kendimizi bilerek yaşamaktır. &#8220;Kendini bilmek bir hastane yatağına benzer; temizdir ama acı doludur&#8221; der O Van der Hallen.<br />
<br />
Söz konusu olan kendi yaşantımız ise niye kendimizi bilmeden yaşayalım ki?<br />
<br />
Neden zaman gibi büyük bir öğretmenin gerçek değerini bilmeyelim ki?<br />
<br />
Neden problemlerden kaçarak veresiye yaşayalım ki?<br />
<br />
Neden iç dünyamızı zenginleştirmeyelim ki?<br />
<br />
Bu dünyadaki en büyük dostumuz kendimiz iken neden kendimize yabancılaşıp ilaçlara sığınalım ki?<br />
<br />
Neden iç dünyamızla ilgili düşünmekten korkalım kendi hayatımızı sorgulamaktan çekinelim ki?<br />
<br />
Socrates ne güzel de söylemiş; &#8220;Sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez&#8221;]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yufka Yürekli Örümcek]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3218</link>
			<pubDate>Mon, 20 Apr 2009 20:54:28 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=3218</guid>
			<description><![CDATA[Terkedilmiş, boş bir evin çatı katındaki tek odada bir örümcek ailesi yaşıyordu. Bu örümcek ailesi, anne örümcek ile üç yavrusundan ibaretti. Anne örümcek ağını camı tamamen kırık pencerenin arkasında bulunan iki dolabın arasına germişti. Gündüzleri güneş ışınları sayesinde dolapların arasındaki gerili ağ dışarıdan belli olmazdı. Pencereden hızla uçarak giren sinekler, kelebekler, arılar&#8230;daha ne olduğunu anlayamadan bu örümcek ağına yapışır kalırlardı. Bir anki şaşkınlıktan sonra çırpınmaya, feryat etmeye başlayan kanatlı küçük yaratıklar haliyle ağın şiddetli şekilde titreşimine sebep olurlardı. Dolaplardan birinin açık kalmış çekmecesinin içinde yavrularıyla birlikte oturmakta olan anne örümcek, titreşimleri hemen fark ederdi. Hiç vakit kaybetmeden çekmeceden çıkar, avını görürdü:<br />
<br />
&#8220; Hım&#8230;Bir sinek. Biraz irice de. Yavrularıma biraz sonra güzel bir ziyafet çekebileceğim &#8220; diye söylenir ve avını yakalamak için harekete geçerdi. Kendisinden belki on - on beş defa büyük olan anne örümceğin üzerine doğru gelmekte olduğunu gören sinek, yakalandığı bu korkunç tuzaktan kurtulmak için var gücüyle çabalamasına karşın başarılı olamazdı. Örümcek ağının bileşiminde çok kuvvetli yapıştırıcı özellik bulunurdu ve sinek gücünün sınırlarını sonuna kadar zorlasa bile bu onun kurtulmasına yeterli olamazdı. Anne örümcek sineğin kendisine zararı dokunmayacağını bildiği için, ağzından çıkardığı ifrazat sayesinde sineğin kanatlarını, ayaklarını bağlayıp, sarıp sarmaladıktan sonra uzun iki ön dişi ile avını ısırıp zehirleyip öldürürdü. Daha sonra cansız sineği sırtlayıp yavrularının yanına götüren anne örümcek bununla hem kendi beslenir, hem de yavrularını beslerdi. Böylece aradan haftalar geçti. Geçen zamanla birlikte yemek sorunu daha fazla hissedilir oldu. Artık yakalanan avlar yetmemeye başlamıştı. Yavru örümcekler doymadan sofradan kalkıyorlardı. Anne örümcek, bu soruna bir çözüm yolu bulmak için, ne kadar kafa yorduysa da işin içinden çıkamadı.<br />
<br />
Bir gece yarısı yavrular uyumuşlar, anne örümcek de uyumak üzereydi ki, çekmecenin içine kadar uzanan ağ sallanmaya başladı. Anne örümcek birden irkildi. Bu münasebetsiz de kimdi böyle? Gecenin bir vakti, şu zifiri karanlıkta başka işi yok muydu da gezmeye çıkmıştı. Gel bir de ağa takıl sonra uğraş kurtulmak için. Bilirler kurtulmanın olanaksız olduğunu yine de çırpınmadan duramazlardı. Can korkusu harekete geçiriyordu bunları. &#8220; Ne zamandır geceleri av yakalanmıyordu ağıma, diye düşündü anne örümcek. Gidip göreyim bakalım, kimmiş bu uykusuz geceler geçiren kanatlı küçük yaratık. &#8220; Anne örümcek bir koşuda dolabın üstüne çıktı, aşağıya baktı. Ağın ortasında bir küçük ışık ileri &#8211; geri, sağa &#8211; sola sallanıyor, fakat oradan ayrılamıyordu. Anne örümcek bunun bir canlı olduğunu düşündü. Evet, bu bir ateşböceği olmalıydı. Geceleri ateş gibi yanan, ışıyan, kanatlı ve adına ateşböceği denen bir böceğin varlığına dair söylentiler işitmişti işitmesine de şimdiye kadar hiç görmemişti. Örümceklere zararı dokunmaz diye anlatmışlardı ya yine de ne olur, ne olmazdı. Hayatta fazla meraklı olmak bazen üzücü ve hesapta olmayan sonuçlar doğurabilirdi. Adı üstünde ateşböceği yani ateş saçan böcek. Yanına giderse belki üstüne ateş atardı bu böcek, yakardı belki. En iyisi gidip uyumaktı. Sabah olunca gider yakından bakardı nasıl olsa kimin nesidir, kimin fesidir diye. Anne örümcek dolabın çekmecesine girdi. Dışarıdaki ağ ile çekmecenin içindeki ağın irtibatını sağlayan ince bağları birbirinden ayırdı. Ateşböceğinin çırpınmaları kendisini ve yavrularını rahatsız etmeyecekti.<br />
<br />
Sabah olunca anne örümcek uyandı, ortalık aydınlanmıştı. Yavruları hala uyuyordu. Ateşböceği aklına geldi. Çekmeceden dışarı süzülüp, dolabın üstüne çıktı. Aşağı baktığında gördüğü manzara karşısında gözlerine inanamadı. Ağın ortasında bir böcek, onun etrafında iki sinek, bir sivrisinek ve bir de arı. Ortadaki böcek ateşböceği olmalıydı. Sessizce duruyordu, ışık falan da saçmıyordu. İşte, bu çok iyiydi. Ondan bir zarar gelmezdi. İki sinekle bir sivrisineği yavrularına yakalattırmalıydı. Onlar da bu işin inceliklerini öğrenmeliydi. Ağın alt tarafında bir arı&#8230;ama ne arı&#8230;kocaman bir şey, üstelik iğnesi var. Durumun kötü tarafı tek kanadı ağa yapışmıştı, öteki kanadı serbestti, ayakları serbestti. Kanadını hızla çırptıkça, kurtulmak için çabaladıkça ağın zangır zangır sallanmasına neden oluyordu. Onu yakalamanın çok zor olacağını düşündü, anne örümcek. O olmasaydı olurdu ama böyle semiz bir avı kaçırmak istemezdi. Anne örümcek gidip yavrularını uyandırdı. Gördüklerini anlatıp bir plan dâhilinde yapacaklarını açıkladı. Yavrularından ikisi istekli olurken, birisi, &#8220; Anne, bu sabah başım çok ağrıyor, ben gelmesem olmaz mı? &#8220; dedi. Anne örümcek buna itiraz etmedi.<br />
<br />
Anne örümcek ile iki yavrusu ağın üzerinde görünür görünmez ağa yapışıp kalmış, kurtulmak için çabalayan kanatlı küçük yaratıklar gayretlerini üç-dört katına çıkardılar. Önce anne örümcek ağ ipleriyle ateşböceğini sıkıca bağladıktan sonra götürüp çekmecenin bir köşesine bıraktı. Tekrar ağın üstüne geldi. Yavrularına, &#8220; Sağdaki sinek senin, soldaki de senin. Haydi bakalım, marş marş ! &#8220; diye emir verdi. İki yavru, annelerinin verdiği komutla birlikte avlarının üstüne atıldılar. Kısa süren bir boğuşmadan sonra, onları ağ ipleriyle sıkıca bağladılar. Uzun iki ön dişleri ile ısırıp zehirleyip öldürdükten sonra avlarını çekmeceye bıraktılar ve geri döndüler. Anne örümcek avcılık görevlerini kusursuz bir şekilde yerine getiren yavrularını kutladı. Hemen sonra anne örümcek sivrisineğin üstüne yürüdü. Anne örümceğin kendisine doğru hızla yaklaşmakta olduğunu gören sivrisinek, karşı koymaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Bir dakika sonra onun cansız vücudu anne örümcek tarafından çekmeceye getirilip bırakıldı.<br />
<br />
Anne örümcek tekrar ağın üzerine döndü. Şimdi bütün iş arıyı yakalamaya kalmıştı. Kesinlikle onun yanına fazla sokulmamalı ve iğnesinden mümkün olduğunca uzak durmalıydı. Yavrularına bir kenarda beklemelerini ve bu mücadeleye karışmamalarını söyledi. Ağır ve temkinli adımlarla arıya doğru yaklaşmaya başladı. Arı ise, örümcekleri ağın üzerinde gördüğü andan itibaren kurtulma çabalarını yavaşlatmış, kuvvetini toplamaya çalışmıştı. Postunu pahalıya satmaya kararlıydı. Tek kanadını devamlı çırpması, ayaklarının ağa yapışmasını önlüyordu. Anne örümcek aradaki mesafeyi yeterli bulunca ağzıyla arının üstüne ağ ipi fırlatmaya başladı. Arı, çevikliği sayesinde bunları kolaylıkla savuşturmayı başarıyordu. Fakat bu böyle devam edemezdi. Ağ ipleri örümcek ağı ile kendi gövdesi arasındaki boşluğu süratle dolduruyordu. Bulunduğu yerdeki taban seviyesi giderek yükseliyordu. Arı, ağ iplerini kolaylıkla savuşturmasının sebebini anladı. Hedef kendisi değildi ve örümcek bunu çok akıllıca düşünülmüş bir plan dâhilinde gerçekleştiriyordu. Baskın her zaman basanın değildi. Arı artık kurtulmanın imkânsızlaştığını düşündü. Şimdiye kadar kim bilir kaç günahsızın canını almış olan bu katil ölmeliydi.<br />
<br />
Örümceğin son olarak fırlattığı ağ ipini ayaklarıyla yakaladı ve tüm kuvvetiyle geriye doğru çekti. Gerili durumdaki ağ ipinin diğer ucu ağzından çıkmakta olan anne örümcek ayaklarının yerden kesildiğini hissetti ve arıya çarparak sırtüstü ağın üstüne düştü. Arı aynı anda anne örümceğin üstüne atıldı ve aralarında müthiş bir ölüm-kalım mücadelesi başladı. Bu sırada arının ağa yapışmış olan kanadı koptu. Serbest kalan arı bütün kuvvetiyle anne örümceğin üzerine abanmaya ve sağlam olan kanadıyla anne örümceğin kafasını geriye doğru bastırmaya başladı. Böylelikle anne örümceğin zehirli dişlerinden korunmuş oluyordu. Arı sipsivri iğnesini çıkartarak gücü gitgide tükenmekte olan anne örümceğe doğru yaklaştırmaya başladı. Anne örümcek, çaresiz, arının iğnesini batırmasını beklerken, ölümün soğuk nefesini hissetti. Bu zor durumdan kurtulmasının olanak dışı olduğunu biliyordu. Kaderine boyun eğdi ve gözlerini kapattı.<br />
<br />
Anne örümcek birdenbire rahatladığını fark etti. Sanki üstünden büyük bir yük kalkmıştı. Ayaklarını kıpırdattı. Ayaklarını rahatça hareket ettirebilmesi, onu çok şaşırttı. Hayret, arı artık üstünde değildi, ya o zaman neredeydi? Gözlerini açtı. Kulakları uğulduyordu. Sırtüstü yattığı yerden doğrulurken, sol tarafında gördükleri karşısında hayretler içinde kalarak bir an için aklını kaçırdığını sandı. Olamazdı, hayır olamazdı. Arı, yavrularına saldırıyordu.&#8221;Dur arı, bırak yavrularımı, onlar daha küçücükler. Olmaz, bırak, elleme onları &#8220; diye bağırmak istedi, fakat sesi çıkmıyordu. Arının üstüne atılmak istedi. Boşuna, her şey boşunaydı. Daha ilk adımını atarken, yüzükoyun yere yığılıverdi.<br />
<br />
Şimdi anne örümcek yattığı yerden iki yavrusuyla arının yaptıkları müthiş mücadeleyi seyretmeye başladı. Aradan biraz zaman geçince yavrularının hiç de tehlikede olmadıklarını aksine arıyı yenebileceklerini anlayınca rahatladı. İnanamıyordu, şu ikisi onun küçücük yavruları To ile Tu muydular? Şu gördüklerini başkası anlatsaydı mümkünü yok inanmazdı, beni kandırıyorsun derdi, anlatanı yalancılıkla suçlardı. To ile Tu büyümüşler, kocaman birer örümcek olmuşlar da haberim yokmuş, dedi kendi kendine. To ile Tu&#8217;nun yüzleri nasıl korkunç bir hal almıştı, gaddarca saldırıyorlardı arının üstüne. İmkânı yok arı bunların elinden kurtulamazdı, bu vahşilerin elinden. Anne örümcek arının parça parça edilişini seyrederken, içinin ürperdiğini hissetti. Acımıştı arıya. Sanki biraz önce arının canına kastetmek isteyen kendisi değilmiş gibi. Anne örümcek gözlerini kapadı, artık bakmak istemiyordu. Hiçbir şey düşünmek istemiyordu. Dipsiz bir kuyuya yuvarlanıyor gibi oluyordu. Az sonra kendinden geçti, bayılmıştı.<br />
<br />
Anne örümcek saatler sonra kendine geldi. Yavruları başında bekliyordu. Sağını, solunu yokladı. Kırık-çıkık yoktu. Sadece karnı ağrıyordu. Acıktığını anladı. Karnını doyurduktan sonra kuvveti yerine gelmeye başladı. Birden ateşböceği aklına geldi. Etrafına bakındı, onu göremedi. Yavrularına ateşböceğinin nerede olduğunu sordu.<br />
To: &#8220; Aman anne, bırak şu gevezeyi. Saatlerce başımızın etini yedi. Çenesi hiç durmadı. Bazen yalvarıyor, ben bir garibanım, yoktur kimseye zararım, bırakın evime gideyim, diye; bazen de bağırıp çağırıyor, çabuk çözün beni, alırım hepinizi ayağımın altına, dağıtırım burayı, diyerek tehdit ettiği bile oluyor. Ben de kızdım, ağın arka tarafında rahatça hareket edebileceği kadar bir yer ördüm ağ ipleriyle ona. Şimdi orada sessizce oturuyor. Nasıl olsa ona ağın arkasında bir yer hazırlayacaktık, öyle değil mi anneciğim? &#8220;<br />
<br />
Anne örümcek To&#8217;nun söyledikleri karşısında gülümsemekten kendini alamadı: &#8220; Öyle yavrum, aynen ben de öyle düşünmüştüm. Ateşböceği geceleri ışık saçtığı için, o ışığa aldanıp gelen birçok kanatlı küçük yaratık tuzağa düşüp ağımıza yakalanacaktır. Böylelikle yemek sorunumuz halledilmiş olacak. &#8220;<br />
<br />
Aradan iki ay geçti. Bu zaman zarfında, önce To, birkaç gün sonra Tu, annelerinden izin alarak kendi hayatlarını yaşamak üzere yuvadan ayrıldılar. Ayrı yerlerde ağlarını gerip yaşantılarına bir başlarına yön vereceklerdi. Anne örümceğin yanında kalan son yavrusunun adı Ta idi. Anne örümcek, Ta&#8217;nın diğer kardeşlerine benzemediğini ve örümcek nesliyle yakından uzaktan hiçbir bağlantısının olmadığını fark etmekte gecikmedi. Ta&#8217;nın sadece dış görünüşü örümceğe benziyordu. Oysa örümceği örümcek yapan acıma duygusunun yokluğuydu. Örümcek dediğin ağını uygun bir yere gerer, avını beklerdi. Artık ne denk gelirse bir sinek, bir böcek, bir kelebek&#8230;kısmetine düşen yiyeceğin olurdu. Ne yapsınlardı yani örümcekler hiç av yakalamayıp aç mı kalsalardı? Açlıktan kırılsalar mıydı? Ölseler miydi?<br />
<br />
Anne örümcek çok üstelemesine karşın, Ta&#8217;ya ağa yapışıp kalmış hiçbir avı yakalatmayı başaramadı. Ne zaman Ta&#8217;yı görevlendirse Ta mutlaka bir bahane bulup yan çiziyordu. Ya ayakları ağrıyor, ya çok yorgun oluyor, ya da gözleri kararıyor, başı dönüyordu. Sonunda şöyle bir olay bardağı taşıran son damla oldu: Bir gün ağa yapışan bir sineği yakalamasını istedi, anne örümcek. Ta, yakalamasına yakalardım ama canım yakalamak istemiyor nedense, dedi. Bunun üzerine anne örümcek, Ta&#8217;yı karşısına alıp daha önce defalarca yaptığı gibi nasihat etmeye başladı:<br />
<br />
&#8220; Bak yavrum. Kardeşlerin aramızdan ayrılalı dört ay oldu. Onlar, istedikleri gibi hayatlarını yaşayacaklar. Seninde av yakalama işini öğrenip kendi düzenini kurma zamanın geldi. Aç yaşanmaz. Avlanıp karnını doyurmayı öğrenmelisin. Ben her zaman başında bulunamam. Sözümü dinlersen zararlı çıkmazsın. Hemen şimdi dışarı çıkıp şu sineği buraya getirmeni istiyorum. &#8220;<br />
<br />
Ta, boynunu büktü: &#8220; Ne yapayım, elimde değil. Doğuştan belki de bilemiyorum, içimden hiç gidip o sineği yakalayasım gelmiyor. O sineği öldüremem ben. Başkalarına zarar vermek düşüncesi anlamsız geliyor bana. Onun da canı var, yazık&#8230;Keşke bıraksaydık da uçup gitseydi. &#8220;<br />
<br />
&#8220; Tamam bırakalım. O zaman aç kalırız. &#8220;<br />
<br />
&#8220; İçerde sabahleyin yakaladıkların belki iki gün bize yeter. &#8220;<br />
<br />
&#8220; Sana kalsaydı onları da bırakırdın sabahleyin. Çok konuştuk, haydi dışarıya &#8220; diyen anne örümcek, Ta&#8217;yı sürükleyerek ağın üstüne çıkardı ve sineğin yanına getirdi.<br />
<br />
&#8220; Sana bir dakika süre. Eğer bu süre içinde şu sineği yakalamazsan çekip gideceğim ve bir daha da beni göremeyeceksin. İşte bu kadar &#8220; diyerek son sözünü söyledi. Ta, ne yapacağını bilmez bir halde etrafına bakınırken süre dolunca anne örümcek hızlı adımlarla yuvasını ve yuvanın bulunduğu binayı terk edip gitti. Ta, üzgün bir halde olduğu yere oturdu ve yanındaki sineğe dönerek:<br />
<br />
&#8220; Ya durum böyle, sinek kardeş. Benim iyiliksever, hoşgörülü, cana yakın düşüncelerim en yakınlarıma bile ters geliyor. Nedense onlar beni bir türlü olduğum gibi kabullenmek istemiyorlar. Meseleye onların açısından bakarsan yerden göğe kadar haklılar. Haklı olduklarını ispat etmek için en küçük bir çaba içine girmezler. Bu böyle olacak derler. Derler demesin de o dediklerinin yanlış olabileceğini bir an için bile olsa kabul etmek istemezler. Ben de ne zaman fikrimi söylemek isteyip konuşmak istesem lafı ağzıma tıkarlar. Konuşturmazlar bile. Sanki sadece siyah ve beyaz renkler var dünyada. Mavi, sarı, yeşil, kırmızı gibi birçok renk hiç yok. Annemin benim sözlerimi, fikirlerimi önemsemeyip çekip gideceğine, biraz anlayış gösterip meseleye daha ılımlı bir ortak çözüm bulunabilirdi diyorum &#8220; dedikten sonra sineğin bir şeyler söylemesini bekledi. Fakat sinek, Ta sözlerini bitirince bakışlarını ondan kaçırarak göz göze gelmemeye çalıştı. Belli Ta&#8217;nın anlattıkları sineğin korkusunu hafifletmeye yetmemişti. Bu durumu fark eden Ta&#8217;nın içi sızladı, kahroldu. İki damla gözyaşı göz pınarlarından çıkıp yanaklarına doğru süzüldü. Biraz sonra Ta&#8217;nın serbest bıraktığı sinek sevinç içinde kanatlarını çırparak uçup giderken, &#8220; Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim &#8220; diye bağırdı. Böylelikle, hiçbir örümcek avının kaçıp gitmesine göz yummaz, özdeyişi de geçerliğini kaybediyordu.<br />
<br />
Ertesi sabah Ta erken saatlerde uyandı. Ortalık aydınlanmıştı. Çekmeceden dışarı çıkıp ağın üzerine gelmesiyle gerisin geriye dönüp çekmeceye girmesi bir oldu. Kaç tane olduğunu tam olarak anlayamamıştı ya, belki üç, belki dört tane av yakalanmıştı ağa. Ne yapacaktı şimdi? Bunlardan nasıl kurtulacaktı? Gidip konuşmaya kalksa, &#8220; Kardeşler, sakın benden korkmayın. Sizleri kurtarmaya geliyorum. Az sonra hepiniz özgür olacaksınız. Benim isteğim dışında ağa yakalandınız. Üzüntüm sonsuz. Affedin beni, sizlerden özür diliyorum &#8220; diyerek, kesinlikle dünkü sinek gibi bunlar da karşısında korkudan titreyeceklerdi. Başka bir çözüm yolu bulmalıydı ya, nasıl? Konu üzerinde fikir yürütmeye başladı:<br />
<br />
&#8220; Avların ağa gece karanlığında yakalandıkları belli. Neden yakalandılar ağa? Ateşböceğinin ışığına kanıp geldiler ve yakalandılar. Ateşböceği olmasaydı şu an ağın üzerinde büyük bir ihtimalle bir tane bile canlı bulunmayacaktı. O zaman benim başıma bu derdi saran ateşböceğidir. Ateşböceği bu derdimin nedeni olduğuna göre, benim bu dertten kurtulmam için, bana yardım etmek zorundadır. Ne yaparım ben şimdi: Dün annem giderken ateşböceği uyuyordu, onun için hiçbir şeyden haberi yok. Sessizce ateşböceğinin yanına giderim. Dün olanlardan başlayarak her şeyi olduğu gibi anlatırım. Sineği bıraktığım gibi, onları da bırakacağımı söylemesini isterim.<br />
<br />
Ateşböceğinin onlarla, onların beni görmeden önce konuşması, benim onları serbest bırakırken, onların benden korkmamasını sağlayacaktır. Hem akşam olmadan ateşböceğini de serbest bırakayım. Annem her gün aşağı iner, ormandan ateşböceğinin beslenmesi için çiçektozu toplardı. Benim burada ona ihtiyacım olmadığına göre, onu boşu boşuna beslemem de gerekmez. Zaten iki aydır ağın arkasında, küçücük bir yerde, özgürlüğü kısıtlanmış vaziyette oturup duruyor. Varsın gitsin yoluna, yaşasın hayatını. &#8220;<br />
<br />
Her şey Ta&#8217;nın düşündüğü gibi oldu. O gün akşamüstü hava kararırken ortada ne örümcek ağı vardı, ne ateşböceği vardı, ne sinek, ne sivrisinek, ne arı, ne kelebek, ne feryatlar, ne yalvarmalar, ne can almalar&#8230;hiçbiri yoktu artık. Yarın, başka bir gün olacaktı. Yarın, geçmişine ait ateşböceğinin giderken söylediği son cümleden başka bir şey hatırlamamaya kararlıydı. Ne demişti ateşböceği ona son olarak &#8220; Sağlıcakla kal, yufka yürekli örümcek &#8220; İşte bu çok güzeldi. Çok hoşuna gitmişti Ta&#8217;nın.<br />
<br />
Günler günleri kovaladı. Aradan kırk gün geçti. Ta, annesinin gitmeden önce çekmeceye bırakmış olduğu yiyeceklerle on gün idare ettikten sonra tam otuz gündür hiçbir şey yemeden bekliyordu. Neyi beklediğini kendisi de bilmiyordu. Bu bekleyiş bir ümit bekleyişi değil, umutsuz bir bekleyişti. Umutsuzluğun bir bekleyişiydi. Artık hareket kabiliyetini kaybetmişti. Çekmecede öylece yatıyordu. Bakışları durgunlaşmış, düşünceleri donuklaşmış, yattığı yerde kalakalmıştı. Gittikçe daha çoğalan uyku hali, belirlenemeyen bir belirsizlik içinde geceleri, gündüzleri ve hayatı, yaşamı siliyordu. Belli ki, sonsuz uyku denen şey yanı başındaydı.<br />
<br />
Anne örümcek, Ta&#8217;yı tek başına bırakıp yuvasını terk ettikten sonra günlerini diğer iki yavrusu To ile Tu&#8217;nun yanında geçirip geri döndü. Kim bilir Ta şimdi ne yapıyordu? Herhalde kendi düzenini kurmuş, hayata sıkı sıkıya sarılmış olmalıydı. Hayat dediğin de neydi ki: Bir örümcek için, hayatını yaşamaktan daha kolay ne olabilirdi ki? Uygun bir yere ağını gerer, avını bekler, av ağa yakalanınca avı tutar, karnını doyururdun. İşte hayat bir örümcek için bu kadar basitti. Anne örümcek evin dış duvarını tırmanıp pencere kenarına çıktı. İçeri doğru baktı. O da ne? İki dolap arasında gerili bulunan ağ şimdi yerinde yoktu. Anne örümcek sarsıldığını hissetti. Burada neler olmuştu? Peki, Ta neredeydi? Hızlı adımlarla aşağı inerek dolaplardan birine tırmanmaya başladı. Bir taraftan da &#8220; Ta&#8230;Nerdesin! Ta bak annen geldi. Ta&#8230;Ta&#8230;&#8221; diye bağırıyordu. Anne örümcek korkunç bir telaş içinde çekmeceden içeri girdi ve Ta&#8217;yı bir köşede boylu boyunca yatarken görünce derin üzüntülerle kahroldu. Kimselere zararı dokunmayan yavrusu akıl almaz şekilde zayıflamıştı ve hiç hareket etmiyordu. Anne örümcek bir anlık duraklamadan sonra &#8220; Ta&#8230;Ta&#8230;&#8221; diye bağırarak Ta&#8217;nın yanına koştu ve yere diz çöktükten sonra Ta&#8217;yı kucakladı:<br />
<br />
&#8220; Ta yavrum, bak ben geldim. Ta annen geldi. Gözlerini aç, bir şeyler söyle, yalvarırım Ta &#8220; diye konuşurken, bir taraftan da ağlıyordu. &#8220; Ah Ta, ben ne büyük bir hata işledim de seni tek başına bırakıp gittim. Bilemezdim böyle olacağını, bilemezdim başkalarının canını kendi canından üstün sayacağını. Böylesi duyulmuş, görülmüş değil. Sen her zaman farklıydın, fakat ben değişirsin sandım, yanıldım. Hata ettim. Suçluyum. Bunu kabul ediyorum. Yeter ki sen gözlerini aç, bir şeyler söyle. Beni affet. &#8220;<br />
<br />
Annesinin kucağına alması, bağırarak konuşması ve ağlaması Ta&#8217;yı biraz kendine getirdi:<br />
&#8220; Anne..Demek geldin..Ta, işte gördüğün gibi..anne..hem biliyor musun?..Ateşböceği giderken..bana yufka yürekli örümcek dedi..Sen gittikten beri..bilmem kaç gündür..hep düşünüyorum..Doğrusu, bu değil gibime geliyor.. ateşböceği.. yufka yürekli Ta.. deseydi.. daha iyi olurdu bence..Sen ne dersin, anne? &#8220;<br />
<br />
Ta&#8217;nın konuşması, yaşadığını belli etmesi anne örümceğin üzüntüsünü biraz hafifletti. Sakin bir sesle: &#8220; Ne diyebilirim ki, Ta &#8220; dedi. &#8220; Bahsettiğin konu çok ince bir konu. Eğer herhangi biri diğerinden daha iyi fikirler ileri sürülüp savunulabilirse üstünlük elde eder. İkisine birden iyi fikirler ileri sürüldüğünü düşünsen bu durumda iki fikir de geçerli olur. Ta bana bunu sormaktaki maksadını anladım. Değişip değişmediğimi bilmek istiyorsun. Artık değiştim. Senin düşüncelerine önem verip istediğin her konuda seninle fikir tartışmasına girmeye hazırım. Neyse bırakalım şimdi bunları düşünmeyi. Öncelikle senin yemek yiyip kendini toparlaman lazım. Sana çok tatlı ve çok seveceğin yiyecekler getirdim. Bu kutuda hepsi. Bir daha birbirimizden hiç ayrılmayacağız. Söz veriyorum, Ta. &#8220;<br />
<br />
Annesinin sözleri Ta&#8217;yı sevindirdi: &#8220; Anne, gelmekle çok iyi ettin..Bir daha hiç ayrılmayalım..Olur mu anne?..&#8221; diyerek onun boynuna sarılırken, gelecek günleri düşünüyor ve gülümsemeye çalışıyordu.<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Terkedilmiş, boş bir evin çatı katındaki tek odada bir örümcek ailesi yaşıyordu. Bu örümcek ailesi, anne örümcek ile üç yavrusundan ibaretti. Anne örümcek ağını camı tamamen kırık pencerenin arkasında bulunan iki dolabın arasına germişti. Gündüzleri güneş ışınları sayesinde dolapların arasındaki gerili ağ dışarıdan belli olmazdı. Pencereden hızla uçarak giren sinekler, kelebekler, arılar&#8230;daha ne olduğunu anlayamadan bu örümcek ağına yapışır kalırlardı. Bir anki şaşkınlıktan sonra çırpınmaya, feryat etmeye başlayan kanatlı küçük yaratıklar haliyle ağın şiddetli şekilde titreşimine sebep olurlardı. Dolaplardan birinin açık kalmış çekmecesinin içinde yavrularıyla birlikte oturmakta olan anne örümcek, titreşimleri hemen fark ederdi. Hiç vakit kaybetmeden çekmeceden çıkar, avını görürdü:<br />
<br />
&#8220; Hım&#8230;Bir sinek. Biraz irice de. Yavrularıma biraz sonra güzel bir ziyafet çekebileceğim &#8220; diye söylenir ve avını yakalamak için harekete geçerdi. Kendisinden belki on - on beş defa büyük olan anne örümceğin üzerine doğru gelmekte olduğunu gören sinek, yakalandığı bu korkunç tuzaktan kurtulmak için var gücüyle çabalamasına karşın başarılı olamazdı. Örümcek ağının bileşiminde çok kuvvetli yapıştırıcı özellik bulunurdu ve sinek gücünün sınırlarını sonuna kadar zorlasa bile bu onun kurtulmasına yeterli olamazdı. Anne örümcek sineğin kendisine zararı dokunmayacağını bildiği için, ağzından çıkardığı ifrazat sayesinde sineğin kanatlarını, ayaklarını bağlayıp, sarıp sarmaladıktan sonra uzun iki ön dişi ile avını ısırıp zehirleyip öldürürdü. Daha sonra cansız sineği sırtlayıp yavrularının yanına götüren anne örümcek bununla hem kendi beslenir, hem de yavrularını beslerdi. Böylece aradan haftalar geçti. Geçen zamanla birlikte yemek sorunu daha fazla hissedilir oldu. Artık yakalanan avlar yetmemeye başlamıştı. Yavru örümcekler doymadan sofradan kalkıyorlardı. Anne örümcek, bu soruna bir çözüm yolu bulmak için, ne kadar kafa yorduysa da işin içinden çıkamadı.<br />
<br />
Bir gece yarısı yavrular uyumuşlar, anne örümcek de uyumak üzereydi ki, çekmecenin içine kadar uzanan ağ sallanmaya başladı. Anne örümcek birden irkildi. Bu münasebetsiz de kimdi böyle? Gecenin bir vakti, şu zifiri karanlıkta başka işi yok muydu da gezmeye çıkmıştı. Gel bir de ağa takıl sonra uğraş kurtulmak için. Bilirler kurtulmanın olanaksız olduğunu yine de çırpınmadan duramazlardı. Can korkusu harekete geçiriyordu bunları. &#8220; Ne zamandır geceleri av yakalanmıyordu ağıma, diye düşündü anne örümcek. Gidip göreyim bakalım, kimmiş bu uykusuz geceler geçiren kanatlı küçük yaratık. &#8220; Anne örümcek bir koşuda dolabın üstüne çıktı, aşağıya baktı. Ağın ortasında bir küçük ışık ileri &#8211; geri, sağa &#8211; sola sallanıyor, fakat oradan ayrılamıyordu. Anne örümcek bunun bir canlı olduğunu düşündü. Evet, bu bir ateşböceği olmalıydı. Geceleri ateş gibi yanan, ışıyan, kanatlı ve adına ateşböceği denen bir böceğin varlığına dair söylentiler işitmişti işitmesine de şimdiye kadar hiç görmemişti. Örümceklere zararı dokunmaz diye anlatmışlardı ya yine de ne olur, ne olmazdı. Hayatta fazla meraklı olmak bazen üzücü ve hesapta olmayan sonuçlar doğurabilirdi. Adı üstünde ateşböceği yani ateş saçan böcek. Yanına giderse belki üstüne ateş atardı bu böcek, yakardı belki. En iyisi gidip uyumaktı. Sabah olunca gider yakından bakardı nasıl olsa kimin nesidir, kimin fesidir diye. Anne örümcek dolabın çekmecesine girdi. Dışarıdaki ağ ile çekmecenin içindeki ağın irtibatını sağlayan ince bağları birbirinden ayırdı. Ateşböceğinin çırpınmaları kendisini ve yavrularını rahatsız etmeyecekti.<br />
<br />
Sabah olunca anne örümcek uyandı, ortalık aydınlanmıştı. Yavruları hala uyuyordu. Ateşböceği aklına geldi. Çekmeceden dışarı süzülüp, dolabın üstüne çıktı. Aşağı baktığında gördüğü manzara karşısında gözlerine inanamadı. Ağın ortasında bir böcek, onun etrafında iki sinek, bir sivrisinek ve bir de arı. Ortadaki böcek ateşböceği olmalıydı. Sessizce duruyordu, ışık falan da saçmıyordu. İşte, bu çok iyiydi. Ondan bir zarar gelmezdi. İki sinekle bir sivrisineği yavrularına yakalattırmalıydı. Onlar da bu işin inceliklerini öğrenmeliydi. Ağın alt tarafında bir arı&#8230;ama ne arı&#8230;kocaman bir şey, üstelik iğnesi var. Durumun kötü tarafı tek kanadı ağa yapışmıştı, öteki kanadı serbestti, ayakları serbestti. Kanadını hızla çırptıkça, kurtulmak için çabaladıkça ağın zangır zangır sallanmasına neden oluyordu. Onu yakalamanın çok zor olacağını düşündü, anne örümcek. O olmasaydı olurdu ama böyle semiz bir avı kaçırmak istemezdi. Anne örümcek gidip yavrularını uyandırdı. Gördüklerini anlatıp bir plan dâhilinde yapacaklarını açıkladı. Yavrularından ikisi istekli olurken, birisi, &#8220; Anne, bu sabah başım çok ağrıyor, ben gelmesem olmaz mı? &#8220; dedi. Anne örümcek buna itiraz etmedi.<br />
<br />
Anne örümcek ile iki yavrusu ağın üzerinde görünür görünmez ağa yapışıp kalmış, kurtulmak için çabalayan kanatlı küçük yaratıklar gayretlerini üç-dört katına çıkardılar. Önce anne örümcek ağ ipleriyle ateşböceğini sıkıca bağladıktan sonra götürüp çekmecenin bir köşesine bıraktı. Tekrar ağın üstüne geldi. Yavrularına, &#8220; Sağdaki sinek senin, soldaki de senin. Haydi bakalım, marş marş ! &#8220; diye emir verdi. İki yavru, annelerinin verdiği komutla birlikte avlarının üstüne atıldılar. Kısa süren bir boğuşmadan sonra, onları ağ ipleriyle sıkıca bağladılar. Uzun iki ön dişleri ile ısırıp zehirleyip öldürdükten sonra avlarını çekmeceye bıraktılar ve geri döndüler. Anne örümcek avcılık görevlerini kusursuz bir şekilde yerine getiren yavrularını kutladı. Hemen sonra anne örümcek sivrisineğin üstüne yürüdü. Anne örümceğin kendisine doğru hızla yaklaşmakta olduğunu gören sivrisinek, karşı koymaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Bir dakika sonra onun cansız vücudu anne örümcek tarafından çekmeceye getirilip bırakıldı.<br />
<br />
Anne örümcek tekrar ağın üzerine döndü. Şimdi bütün iş arıyı yakalamaya kalmıştı. Kesinlikle onun yanına fazla sokulmamalı ve iğnesinden mümkün olduğunca uzak durmalıydı. Yavrularına bir kenarda beklemelerini ve bu mücadeleye karışmamalarını söyledi. Ağır ve temkinli adımlarla arıya doğru yaklaşmaya başladı. Arı ise, örümcekleri ağın üzerinde gördüğü andan itibaren kurtulma çabalarını yavaşlatmış, kuvvetini toplamaya çalışmıştı. Postunu pahalıya satmaya kararlıydı. Tek kanadını devamlı çırpması, ayaklarının ağa yapışmasını önlüyordu. Anne örümcek aradaki mesafeyi yeterli bulunca ağzıyla arının üstüne ağ ipi fırlatmaya başladı. Arı, çevikliği sayesinde bunları kolaylıkla savuşturmayı başarıyordu. Fakat bu böyle devam edemezdi. Ağ ipleri örümcek ağı ile kendi gövdesi arasındaki boşluğu süratle dolduruyordu. Bulunduğu yerdeki taban seviyesi giderek yükseliyordu. Arı, ağ iplerini kolaylıkla savuşturmasının sebebini anladı. Hedef kendisi değildi ve örümcek bunu çok akıllıca düşünülmüş bir plan dâhilinde gerçekleştiriyordu. Baskın her zaman basanın değildi. Arı artık kurtulmanın imkânsızlaştığını düşündü. Şimdiye kadar kim bilir kaç günahsızın canını almış olan bu katil ölmeliydi.<br />
<br />
Örümceğin son olarak fırlattığı ağ ipini ayaklarıyla yakaladı ve tüm kuvvetiyle geriye doğru çekti. Gerili durumdaki ağ ipinin diğer ucu ağzından çıkmakta olan anne örümcek ayaklarının yerden kesildiğini hissetti ve arıya çarparak sırtüstü ağın üstüne düştü. Arı aynı anda anne örümceğin üstüne atıldı ve aralarında müthiş bir ölüm-kalım mücadelesi başladı. Bu sırada arının ağa yapışmış olan kanadı koptu. Serbest kalan arı bütün kuvvetiyle anne örümceğin üzerine abanmaya ve sağlam olan kanadıyla anne örümceğin kafasını geriye doğru bastırmaya başladı. Böylelikle anne örümceğin zehirli dişlerinden korunmuş oluyordu. Arı sipsivri iğnesini çıkartarak gücü gitgide tükenmekte olan anne örümceğe doğru yaklaştırmaya başladı. Anne örümcek, çaresiz, arının iğnesini batırmasını beklerken, ölümün soğuk nefesini hissetti. Bu zor durumdan kurtulmasının olanak dışı olduğunu biliyordu. Kaderine boyun eğdi ve gözlerini kapattı.<br />
<br />
Anne örümcek birdenbire rahatladığını fark etti. Sanki üstünden büyük bir yük kalkmıştı. Ayaklarını kıpırdattı. Ayaklarını rahatça hareket ettirebilmesi, onu çok şaşırttı. Hayret, arı artık üstünde değildi, ya o zaman neredeydi? Gözlerini açtı. Kulakları uğulduyordu. Sırtüstü yattığı yerden doğrulurken, sol tarafında gördükleri karşısında hayretler içinde kalarak bir an için aklını kaçırdığını sandı. Olamazdı, hayır olamazdı. Arı, yavrularına saldırıyordu.&#8221;Dur arı, bırak yavrularımı, onlar daha küçücükler. Olmaz, bırak, elleme onları &#8220; diye bağırmak istedi, fakat sesi çıkmıyordu. Arının üstüne atılmak istedi. Boşuna, her şey boşunaydı. Daha ilk adımını atarken, yüzükoyun yere yığılıverdi.<br />
<br />
Şimdi anne örümcek yattığı yerden iki yavrusuyla arının yaptıkları müthiş mücadeleyi seyretmeye başladı. Aradan biraz zaman geçince yavrularının hiç de tehlikede olmadıklarını aksine arıyı yenebileceklerini anlayınca rahatladı. İnanamıyordu, şu ikisi onun küçücük yavruları To ile Tu muydular? Şu gördüklerini başkası anlatsaydı mümkünü yok inanmazdı, beni kandırıyorsun derdi, anlatanı yalancılıkla suçlardı. To ile Tu büyümüşler, kocaman birer örümcek olmuşlar da haberim yokmuş, dedi kendi kendine. To ile Tu&#8217;nun yüzleri nasıl korkunç bir hal almıştı, gaddarca saldırıyorlardı arının üstüne. İmkânı yok arı bunların elinden kurtulamazdı, bu vahşilerin elinden. Anne örümcek arının parça parça edilişini seyrederken, içinin ürperdiğini hissetti. Acımıştı arıya. Sanki biraz önce arının canına kastetmek isteyen kendisi değilmiş gibi. Anne örümcek gözlerini kapadı, artık bakmak istemiyordu. Hiçbir şey düşünmek istemiyordu. Dipsiz bir kuyuya yuvarlanıyor gibi oluyordu. Az sonra kendinden geçti, bayılmıştı.<br />
<br />
Anne örümcek saatler sonra kendine geldi. Yavruları başında bekliyordu. Sağını, solunu yokladı. Kırık-çıkık yoktu. Sadece karnı ağrıyordu. Acıktığını anladı. Karnını doyurduktan sonra kuvveti yerine gelmeye başladı. Birden ateşböceği aklına geldi. Etrafına bakındı, onu göremedi. Yavrularına ateşböceğinin nerede olduğunu sordu.<br />
To: &#8220; Aman anne, bırak şu gevezeyi. Saatlerce başımızın etini yedi. Çenesi hiç durmadı. Bazen yalvarıyor, ben bir garibanım, yoktur kimseye zararım, bırakın evime gideyim, diye; bazen de bağırıp çağırıyor, çabuk çözün beni, alırım hepinizi ayağımın altına, dağıtırım burayı, diyerek tehdit ettiği bile oluyor. Ben de kızdım, ağın arka tarafında rahatça hareket edebileceği kadar bir yer ördüm ağ ipleriyle ona. Şimdi orada sessizce oturuyor. Nasıl olsa ona ağın arkasında bir yer hazırlayacaktık, öyle değil mi anneciğim? &#8220;<br />
<br />
Anne örümcek To&#8217;nun söyledikleri karşısında gülümsemekten kendini alamadı: &#8220; Öyle yavrum, aynen ben de öyle düşünmüştüm. Ateşböceği geceleri ışık saçtığı için, o ışığa aldanıp gelen birçok kanatlı küçük yaratık tuzağa düşüp ağımıza yakalanacaktır. Böylelikle yemek sorunumuz halledilmiş olacak. &#8220;<br />
<br />
Aradan iki ay geçti. Bu zaman zarfında, önce To, birkaç gün sonra Tu, annelerinden izin alarak kendi hayatlarını yaşamak üzere yuvadan ayrıldılar. Ayrı yerlerde ağlarını gerip yaşantılarına bir başlarına yön vereceklerdi. Anne örümceğin yanında kalan son yavrusunun adı Ta idi. Anne örümcek, Ta&#8217;nın diğer kardeşlerine benzemediğini ve örümcek nesliyle yakından uzaktan hiçbir bağlantısının olmadığını fark etmekte gecikmedi. Ta&#8217;nın sadece dış görünüşü örümceğe benziyordu. Oysa örümceği örümcek yapan acıma duygusunun yokluğuydu. Örümcek dediğin ağını uygun bir yere gerer, avını beklerdi. Artık ne denk gelirse bir sinek, bir böcek, bir kelebek&#8230;kısmetine düşen yiyeceğin olurdu. Ne yapsınlardı yani örümcekler hiç av yakalamayıp aç mı kalsalardı? Açlıktan kırılsalar mıydı? Ölseler miydi?<br />
<br />
Anne örümcek çok üstelemesine karşın, Ta&#8217;ya ağa yapışıp kalmış hiçbir avı yakalatmayı başaramadı. Ne zaman Ta&#8217;yı görevlendirse Ta mutlaka bir bahane bulup yan çiziyordu. Ya ayakları ağrıyor, ya çok yorgun oluyor, ya da gözleri kararıyor, başı dönüyordu. Sonunda şöyle bir olay bardağı taşıran son damla oldu: Bir gün ağa yapışan bir sineği yakalamasını istedi, anne örümcek. Ta, yakalamasına yakalardım ama canım yakalamak istemiyor nedense, dedi. Bunun üzerine anne örümcek, Ta&#8217;yı karşısına alıp daha önce defalarca yaptığı gibi nasihat etmeye başladı:<br />
<br />
&#8220; Bak yavrum. Kardeşlerin aramızdan ayrılalı dört ay oldu. Onlar, istedikleri gibi hayatlarını yaşayacaklar. Seninde av yakalama işini öğrenip kendi düzenini kurma zamanın geldi. Aç yaşanmaz. Avlanıp karnını doyurmayı öğrenmelisin. Ben her zaman başında bulunamam. Sözümü dinlersen zararlı çıkmazsın. Hemen şimdi dışarı çıkıp şu sineği buraya getirmeni istiyorum. &#8220;<br />
<br />
Ta, boynunu büktü: &#8220; Ne yapayım, elimde değil. Doğuştan belki de bilemiyorum, içimden hiç gidip o sineği yakalayasım gelmiyor. O sineği öldüremem ben. Başkalarına zarar vermek düşüncesi anlamsız geliyor bana. Onun da canı var, yazık&#8230;Keşke bıraksaydık da uçup gitseydi. &#8220;<br />
<br />
&#8220; Tamam bırakalım. O zaman aç kalırız. &#8220;<br />
<br />
&#8220; İçerde sabahleyin yakaladıkların belki iki gün bize yeter. &#8220;<br />
<br />
&#8220; Sana kalsaydı onları da bırakırdın sabahleyin. Çok konuştuk, haydi dışarıya &#8220; diyen anne örümcek, Ta&#8217;yı sürükleyerek ağın üstüne çıkardı ve sineğin yanına getirdi.<br />
<br />
&#8220; Sana bir dakika süre. Eğer bu süre içinde şu sineği yakalamazsan çekip gideceğim ve bir daha da beni göremeyeceksin. İşte bu kadar &#8220; diyerek son sözünü söyledi. Ta, ne yapacağını bilmez bir halde etrafına bakınırken süre dolunca anne örümcek hızlı adımlarla yuvasını ve yuvanın bulunduğu binayı terk edip gitti. Ta, üzgün bir halde olduğu yere oturdu ve yanındaki sineğe dönerek:<br />
<br />
&#8220; Ya durum böyle, sinek kardeş. Benim iyiliksever, hoşgörülü, cana yakın düşüncelerim en yakınlarıma bile ters geliyor. Nedense onlar beni bir türlü olduğum gibi kabullenmek istemiyorlar. Meseleye onların açısından bakarsan yerden göğe kadar haklılar. Haklı olduklarını ispat etmek için en küçük bir çaba içine girmezler. Bu böyle olacak derler. Derler demesin de o dediklerinin yanlış olabileceğini bir an için bile olsa kabul etmek istemezler. Ben de ne zaman fikrimi söylemek isteyip konuşmak istesem lafı ağzıma tıkarlar. Konuşturmazlar bile. Sanki sadece siyah ve beyaz renkler var dünyada. Mavi, sarı, yeşil, kırmızı gibi birçok renk hiç yok. Annemin benim sözlerimi, fikirlerimi önemsemeyip çekip gideceğine, biraz anlayış gösterip meseleye daha ılımlı bir ortak çözüm bulunabilirdi diyorum &#8220; dedikten sonra sineğin bir şeyler söylemesini bekledi. Fakat sinek, Ta sözlerini bitirince bakışlarını ondan kaçırarak göz göze gelmemeye çalıştı. Belli Ta&#8217;nın anlattıkları sineğin korkusunu hafifletmeye yetmemişti. Bu durumu fark eden Ta&#8217;nın içi sızladı, kahroldu. İki damla gözyaşı göz pınarlarından çıkıp yanaklarına doğru süzüldü. Biraz sonra Ta&#8217;nın serbest bıraktığı sinek sevinç içinde kanatlarını çırparak uçup giderken, &#8220; Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim &#8220; diye bağırdı. Böylelikle, hiçbir örümcek avının kaçıp gitmesine göz yummaz, özdeyişi de geçerliğini kaybediyordu.<br />
<br />
Ertesi sabah Ta erken saatlerde uyandı. Ortalık aydınlanmıştı. Çekmeceden dışarı çıkıp ağın üzerine gelmesiyle gerisin geriye dönüp çekmeceye girmesi bir oldu. Kaç tane olduğunu tam olarak anlayamamıştı ya, belki üç, belki dört tane av yakalanmıştı ağa. Ne yapacaktı şimdi? Bunlardan nasıl kurtulacaktı? Gidip konuşmaya kalksa, &#8220; Kardeşler, sakın benden korkmayın. Sizleri kurtarmaya geliyorum. Az sonra hepiniz özgür olacaksınız. Benim isteğim dışında ağa yakalandınız. Üzüntüm sonsuz. Affedin beni, sizlerden özür diliyorum &#8220; diyerek, kesinlikle dünkü sinek gibi bunlar da karşısında korkudan titreyeceklerdi. Başka bir çözüm yolu bulmalıydı ya, nasıl? Konu üzerinde fikir yürütmeye başladı:<br />
<br />
&#8220; Avların ağa gece karanlığında yakalandıkları belli. Neden yakalandılar ağa? Ateşböceğinin ışığına kanıp geldiler ve yakalandılar. Ateşböceği olmasaydı şu an ağın üzerinde büyük bir ihtimalle bir tane bile canlı bulunmayacaktı. O zaman benim başıma bu derdi saran ateşböceğidir. Ateşböceği bu derdimin nedeni olduğuna göre, benim bu dertten kurtulmam için, bana yardım etmek zorundadır. Ne yaparım ben şimdi: Dün annem giderken ateşböceği uyuyordu, onun için hiçbir şeyden haberi yok. Sessizce ateşböceğinin yanına giderim. Dün olanlardan başlayarak her şeyi olduğu gibi anlatırım. Sineği bıraktığım gibi, onları da bırakacağımı söylemesini isterim.<br />
<br />
Ateşböceğinin onlarla, onların beni görmeden önce konuşması, benim onları serbest bırakırken, onların benden korkmamasını sağlayacaktır. Hem akşam olmadan ateşböceğini de serbest bırakayım. Annem her gün aşağı iner, ormandan ateşböceğinin beslenmesi için çiçektozu toplardı. Benim burada ona ihtiyacım olmadığına göre, onu boşu boşuna beslemem de gerekmez. Zaten iki aydır ağın arkasında, küçücük bir yerde, özgürlüğü kısıtlanmış vaziyette oturup duruyor. Varsın gitsin yoluna, yaşasın hayatını. &#8220;<br />
<br />
Her şey Ta&#8217;nın düşündüğü gibi oldu. O gün akşamüstü hava kararırken ortada ne örümcek ağı vardı, ne ateşböceği vardı, ne sinek, ne sivrisinek, ne arı, ne kelebek, ne feryatlar, ne yalvarmalar, ne can almalar&#8230;hiçbiri yoktu artık. Yarın, başka bir gün olacaktı. Yarın, geçmişine ait ateşböceğinin giderken söylediği son cümleden başka bir şey hatırlamamaya kararlıydı. Ne demişti ateşböceği ona son olarak &#8220; Sağlıcakla kal, yufka yürekli örümcek &#8220; İşte bu çok güzeldi. Çok hoşuna gitmişti Ta&#8217;nın.<br />
<br />
Günler günleri kovaladı. Aradan kırk gün geçti. Ta, annesinin gitmeden önce çekmeceye bırakmış olduğu yiyeceklerle on gün idare ettikten sonra tam otuz gündür hiçbir şey yemeden bekliyordu. Neyi beklediğini kendisi de bilmiyordu. Bu bekleyiş bir ümit bekleyişi değil, umutsuz bir bekleyişti. Umutsuzluğun bir bekleyişiydi. Artık hareket kabiliyetini kaybetmişti. Çekmecede öylece yatıyordu. Bakışları durgunlaşmış, düşünceleri donuklaşmış, yattığı yerde kalakalmıştı. Gittikçe daha çoğalan uyku hali, belirlenemeyen bir belirsizlik içinde geceleri, gündüzleri ve hayatı, yaşamı siliyordu. Belli ki, sonsuz uyku denen şey yanı başındaydı.<br />
<br />
Anne örümcek, Ta&#8217;yı tek başına bırakıp yuvasını terk ettikten sonra günlerini diğer iki yavrusu To ile Tu&#8217;nun yanında geçirip geri döndü. Kim bilir Ta şimdi ne yapıyordu? Herhalde kendi düzenini kurmuş, hayata sıkı sıkıya sarılmış olmalıydı. Hayat dediğin de neydi ki: Bir örümcek için, hayatını yaşamaktan daha kolay ne olabilirdi ki? Uygun bir yere ağını gerer, avını bekler, av ağa yakalanınca avı tutar, karnını doyururdun. İşte hayat bir örümcek için bu kadar basitti. Anne örümcek evin dış duvarını tırmanıp pencere kenarına çıktı. İçeri doğru baktı. O da ne? İki dolap arasında gerili bulunan ağ şimdi yerinde yoktu. Anne örümcek sarsıldığını hissetti. Burada neler olmuştu? Peki, Ta neredeydi? Hızlı adımlarla aşağı inerek dolaplardan birine tırmanmaya başladı. Bir taraftan da &#8220; Ta&#8230;Nerdesin! Ta bak annen geldi. Ta&#8230;Ta&#8230;&#8221; diye bağırıyordu. Anne örümcek korkunç bir telaş içinde çekmeceden içeri girdi ve Ta&#8217;yı bir köşede boylu boyunca yatarken görünce derin üzüntülerle kahroldu. Kimselere zararı dokunmayan yavrusu akıl almaz şekilde zayıflamıştı ve hiç hareket etmiyordu. Anne örümcek bir anlık duraklamadan sonra &#8220; Ta&#8230;Ta&#8230;&#8221; diye bağırarak Ta&#8217;nın yanına koştu ve yere diz çöktükten sonra Ta&#8217;yı kucakladı:<br />
<br />
&#8220; Ta yavrum, bak ben geldim. Ta annen geldi. Gözlerini aç, bir şeyler söyle, yalvarırım Ta &#8220; diye konuşurken, bir taraftan da ağlıyordu. &#8220; Ah Ta, ben ne büyük bir hata işledim de seni tek başına bırakıp gittim. Bilemezdim böyle olacağını, bilemezdim başkalarının canını kendi canından üstün sayacağını. Böylesi duyulmuş, görülmüş değil. Sen her zaman farklıydın, fakat ben değişirsin sandım, yanıldım. Hata ettim. Suçluyum. Bunu kabul ediyorum. Yeter ki sen gözlerini aç, bir şeyler söyle. Beni affet. &#8220;<br />
<br />
Annesinin kucağına alması, bağırarak konuşması ve ağlaması Ta&#8217;yı biraz kendine getirdi:<br />
&#8220; Anne..Demek geldin..Ta, işte gördüğün gibi..anne..hem biliyor musun?..Ateşböceği giderken..bana yufka yürekli örümcek dedi..Sen gittikten beri..bilmem kaç gündür..hep düşünüyorum..Doğrusu, bu değil gibime geliyor.. ateşböceği.. yufka yürekli Ta.. deseydi.. daha iyi olurdu bence..Sen ne dersin, anne? &#8220;<br />
<br />
Ta&#8217;nın konuşması, yaşadığını belli etmesi anne örümceğin üzüntüsünü biraz hafifletti. Sakin bir sesle: &#8220; Ne diyebilirim ki, Ta &#8220; dedi. &#8220; Bahsettiğin konu çok ince bir konu. Eğer herhangi biri diğerinden daha iyi fikirler ileri sürülüp savunulabilirse üstünlük elde eder. İkisine birden iyi fikirler ileri sürüldüğünü düşünsen bu durumda iki fikir de geçerli olur. Ta bana bunu sormaktaki maksadını anladım. Değişip değişmediğimi bilmek istiyorsun. Artık değiştim. Senin düşüncelerine önem verip istediğin her konuda seninle fikir tartışmasına girmeye hazırım. Neyse bırakalım şimdi bunları düşünmeyi. Öncelikle senin yemek yiyip kendini toparlaman lazım. Sana çok tatlı ve çok seveceğin yiyecekler getirdim. Bu kutuda hepsi. Bir daha birbirimizden hiç ayrılmayacağız. Söz veriyorum, Ta. &#8220;<br />
<br />
Annesinin sözleri Ta&#8217;yı sevindirdi: &#8220; Anne, gelmekle çok iyi ettin..Bir daha hiç ayrılmayalım..Olur mu anne?..&#8221; diyerek onun boynuna sarılırken, gelecek günleri düşünüyor ve gülümsemeye çalışıyordu.<br />
<br />
Yazan: Serdar Yıldırım ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Gelincik hikayesi]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=2846</link>
			<pubDate>Mon, 13 Apr 2009 11:22:27 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=2846</guid>
			<description><![CDATA[                              <br />
Uzaklarda bir köyde, kocasi, çocuğu doğmadan ölmüş, tek başına yaşayan hamile bir kadın kendisine arkadaş olması açısından dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar. Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz. Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da, oldukça uysallaşır.Bir kaç ay sonra kadının çocuğu doğar. Tek başına tüm zorluklara gögüs germek ve yavrusuna bakmak zorundadir. Günler geçer ve kadın bir gün birkaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kalır. Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardır. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve gelir.  Gelinciği ve kanlı ağzını görür. Anne çıldırmışçasına gelinciğe saldırır ve oracıkta öldürür hayvanı. Tam o sırada içerdeki odadan bir bebek sesi duyulur. Anne odaya yönelir...  <br />
Ve odada beşiği,<br />
beşiğin içindeki bebeği ve bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür.<br />
<br />
:cry: :sad: Alıntıdır. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[                              <br />
Uzaklarda bir köyde, kocasi, çocuğu doğmadan ölmüş, tek başına yaşayan hamile bir kadın kendisine arkadaş olması açısından dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar. Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz. Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da, oldukça uysallaşır.Bir kaç ay sonra kadının çocuğu doğar. Tek başına tüm zorluklara gögüs germek ve yavrusuna bakmak zorundadir. Günler geçer ve kadın bir gün birkaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kalır. Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardır. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve gelir.  Gelinciği ve kanlı ağzını görür. Anne çıldırmışçasına gelinciğe saldırır ve oracıkta öldürür hayvanı. Tam o sırada içerdeki odadan bir bebek sesi duyulur. Anne odaya yönelir...  <br />
Ve odada beşiği,<br />
beşiğin içindeki bebeği ve bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür.<br />
<br />
:cry: :sad: Alıntıdır. ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[20 Kuruş!!]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=2823</link>
			<pubDate>Sun, 12 Apr 2009 21:02:09 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=2823</guid>
			<description><![CDATA[Londra'daki camii'ye yeni bir imam gönderilmiş. Adam şehire gitmek için hep aynı otobüse biniyor ve çoğu zaman aynı söföre rastlıyormuş.<br />
<br />
Bir Gün, bilet alırken söför yanlışlıkla 20 kuruş fazla vermiş. Imam yanlışlığı oturunca, parasını sayınca fark etmiş. Kendi kendine düşünüyormus "20 kuruşu geri versemmi şöföre?"... ama içinden bir ses diyormuşki "çok gülünç bir sayı, ve söförün umrunda değil. Otobüs şirketi çok para kazanıyor zaten... sadece 20 kuruş onlara bişey yapmaz." Ve bu parayı saklayabilir diye düşünmüş Allahtan gelen bir hediye gibi...<br />
<br />
inecegi durağa gelince, imam kalkmış ve fikrini değiştirmiş, inmeden önce söförün yanına gitmiş, 20 kuruşu geri vermiş ve demiş ki : "paranın üstünü fazla verdiniz."<br />
<br />
şöför gülümsemiş ve demiş ki : "siz camii'nin yeni imamısınız değilmi? Aslında uzun zamandır sizi ziyaret etmek istiyordum caminizde, islamı öğrenmek için, ve bilerek size fazla para verdim nasıl tepki vereceğinizi gömek istedim."<br />
<br />
inerken imam artık bacaklarını hissetmiyormuş, yere yığılacakmış, bir direğe tutunmuş ve kendine gelmeye çalışmış, gözlerinden yaşlar dökülerek gökyüzüne bakmış ve demiş ki: "Allahım az daha islami 20 kuruşa satıyordum!. .."]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Londra'daki camii'ye yeni bir imam gönderilmiş. Adam şehire gitmek için hep aynı otobüse biniyor ve çoğu zaman aynı söföre rastlıyormuş.<br />
<br />
Bir Gün, bilet alırken söför yanlışlıkla 20 kuruş fazla vermiş. Imam yanlışlığı oturunca, parasını sayınca fark etmiş. Kendi kendine düşünüyormus "20 kuruşu geri versemmi şöföre?"... ama içinden bir ses diyormuşki "çok gülünç bir sayı, ve söförün umrunda değil. Otobüs şirketi çok para kazanıyor zaten... sadece 20 kuruş onlara bişey yapmaz." Ve bu parayı saklayabilir diye düşünmüş Allahtan gelen bir hediye gibi...<br />
<br />
inecegi durağa gelince, imam kalkmış ve fikrini değiştirmiş, inmeden önce söförün yanına gitmiş, 20 kuruşu geri vermiş ve demiş ki : "paranın üstünü fazla verdiniz."<br />
<br />
şöför gülümsemiş ve demiş ki : "siz camii'nin yeni imamısınız değilmi? Aslında uzun zamandır sizi ziyaret etmek istiyordum caminizde, islamı öğrenmek için, ve bilerek size fazla para verdim nasıl tepki vereceğinizi gömek istedim."<br />
<br />
inerken imam artık bacaklarını hissetmiyormuş, yere yığılacakmış, bir direğe tutunmuş ve kendine gelmeye çalışmış, gözlerinden yaşlar dökülerek gökyüzüne bakmış ve demiş ki: "Allahım az daha islami 20 kuruşa satıyordum!. .."]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>