<?xml version="1.0" encoding="iso-8859-9"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[ELTCafe.Net - Biyografi]]></title>
		<link>http://www.eltcafe.net/</link>
		<description><![CDATA[ELTCafe.Net - http://www.eltcafe.net]]></description>
		<pubDate>Fri, 30 Jul 2010 15:00:57 +0300</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk (Kısaca Biyografi)]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5217</link>
			<pubDate>Tue, 29 Dec 2009 10:47:43 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5217</guid>
			<description><![CDATA[1881 yılında Selanik&#8217;te doğdu. İlk öğrenimini ve askerî öğrenci olarak orta öğreniminin bir kısmını Selanik&#8217;te yaptı. Manastır Askerî Lisesi&#8217;ni bitirdi.1902 yılında Kara Harp Okulu&#8217;ndan, 1905 yılında Harp Akademisi&#8217;nden mezun oldu.Orduda çeşitli vazifeler aldı. 1913 yılında Sofya&#8217;da Ataşe Militer olarak bulundu.<br />
Birinci Dünya Harbi sırasında, Çanakkale Muharebelerinde, Tümen Komutanı olarak görev yapıı. 1916 yılından itibaren, Doğu ve Güney cephelerinde Kolordu ve Ordu Komutanlığı yaptı. Bitlis ve Muş&#8217;u düşman işgalinden kurtaran kuvvetlerin başındaydı. Filistin ve Suriye cephelerinde görev aldı.<br />
Mondros Mütarekesi&#8217;nden sonra Sevr Anlaşması hükümlerine dayanılarak ülkenin yabancılar tarafından işgali üzerine, son Osmanlı padişahı Vahdettin Han tarafından Anadolu&#8217;ya gönderildi.19 Mayıs 1919&#8242;da Samsun&#8217;a çıkarak Türk millî mücadelesini başlattı.Amasya Genelgesi, Sivas ve Erzurum Kongrelerini topladı. Askerî görevlerinden istifa ederek 23 Nisan 1920&#8242;de Ankara&#8217;da Türkiye Büyük Millet Meclisi&#8217;ni topladı. Meclis Başkanı seçildi.5 Ağustos 1921&#8242;de Başkomutanlık görevini üstlenerek Anadolu&#8217;nun Yunan işgalinden kurtarılması için mücadeleye devam etti. Sakarya Meydan Savaşı&#8217;nı kazandı. 19 Eylül 1921&#8242;de Meclis tarafından kendisine Mareşal ve geleneksel Gazi ünvanı verildi.<br />
26 Ağustos 1922&#8242;de işgalci Yunan kuvvetlerine karşı Büyük Taarruz&#8217;u başlattı. Beş gün sonra 30 Ağustos 1922&#8242;de de Başkomutanlık Meydan Savaşı&#8217; nı kazanıldı.Lozan Barış Konferansı&#8217;ndan sonra, 11 Ağustos 1923&#8242;de toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yeniden Başkan olarak seçildi. 9 Eylül 1923&#8242;de kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi&#8217;nin Genel Başkanlığı&#8217; na seçildi.<br />
29 Ekim 1923&#8242;de Cumhuriyet&#8217;in ilân edildiği gün, Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin ilk Cumhurbaşkanı oldu. Dört dönem üst üste seçildi.10 Kasım 1938&#8242;de öldü.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[1881 yılında Selanik&#8217;te doğdu. İlk öğrenimini ve askerî öğrenci olarak orta öğreniminin bir kısmını Selanik&#8217;te yaptı. Manastır Askerî Lisesi&#8217;ni bitirdi.1902 yılında Kara Harp Okulu&#8217;ndan, 1905 yılında Harp Akademisi&#8217;nden mezun oldu.Orduda çeşitli vazifeler aldı. 1913 yılında Sofya&#8217;da Ataşe Militer olarak bulundu.<br />
Birinci Dünya Harbi sırasında, Çanakkale Muharebelerinde, Tümen Komutanı olarak görev yapıı. 1916 yılından itibaren, Doğu ve Güney cephelerinde Kolordu ve Ordu Komutanlığı yaptı. Bitlis ve Muş&#8217;u düşman işgalinden kurtaran kuvvetlerin başındaydı. Filistin ve Suriye cephelerinde görev aldı.<br />
Mondros Mütarekesi&#8217;nden sonra Sevr Anlaşması hükümlerine dayanılarak ülkenin yabancılar tarafından işgali üzerine, son Osmanlı padişahı Vahdettin Han tarafından Anadolu&#8217;ya gönderildi.19 Mayıs 1919&#8242;da Samsun&#8217;a çıkarak Türk millî mücadelesini başlattı.Amasya Genelgesi, Sivas ve Erzurum Kongrelerini topladı. Askerî görevlerinden istifa ederek 23 Nisan 1920&#8242;de Ankara&#8217;da Türkiye Büyük Millet Meclisi&#8217;ni topladı. Meclis Başkanı seçildi.5 Ağustos 1921&#8242;de Başkomutanlık görevini üstlenerek Anadolu&#8217;nun Yunan işgalinden kurtarılması için mücadeleye devam etti. Sakarya Meydan Savaşı&#8217;nı kazandı. 19 Eylül 1921&#8242;de Meclis tarafından kendisine Mareşal ve geleneksel Gazi ünvanı verildi.<br />
26 Ağustos 1922&#8242;de işgalci Yunan kuvvetlerine karşı Büyük Taarruz&#8217;u başlattı. Beş gün sonra 30 Ağustos 1922&#8242;de de Başkomutanlık Meydan Savaşı&#8217; nı kazanıldı.Lozan Barış Konferansı&#8217;ndan sonra, 11 Ağustos 1923&#8242;de toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yeniden Başkan olarak seçildi. 9 Eylül 1923&#8242;de kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi&#8217;nin Genel Başkanlığı&#8217; na seçildi.<br />
29 Ekim 1923&#8242;de Cumhuriyet&#8217;in ilân edildiği gün, Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin ilk Cumhurbaşkanı oldu. Dört dönem üst üste seçildi.10 Kasım 1938&#8242;de öldü.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Paco De Lucia..]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=2760</link>
			<pubDate>Sat, 11 Apr 2009 13:20:28 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=2760</guid>
			<description><![CDATA[Flamenko'nun en büyük gitaristlerinden Paco de Lucia, ya da gerçek adıyla Francisco Sanchez Gomez, 21 Aralık 1947'de ailesinin 5. erkek çocuğu olarak İspanya'nın güney Endülüs bölgesindeki bir liman kenti olan Algeciras'da dünyaya geldi. Amatör bir gitarist olan babası Antonio Sanchez, Paco'yu ve kardeşlerini genç yaşta teşvik etti ve Paco 5 yaşında sıkı bir çalışma içine girdi. Sahne adını annesi Lucia Gomez'in anısına de Lucia olarak değiştiren Paco, ilk performansını 1958'de yerel bir radyo olan Radio Algeciras'da kardeşi Pepe'nin söylediği şarkılara eşlik ederek gerçekleştirdi. Ertesi yıl Jerez de la Frontera'da prestijli bir gitar yarışmasını kazandı ve 1961'de ilk kaydını yaptı. <br />
<br />
1963'de, dansçı Jose Greco'nun grubuna girdi ve değişik ülkelerde konserlere katıldı. New York'da kendisini Niño Ricardo ve Mario Escudero gibi etkileyenlerden biri olan virtüoz gitarist Sabicas'la tanıştı. İspanya'ya dönüşünün ardından 1964'de ailesiyle birlikte Madrid'e taşındı; ertesi yıl Ricardo Modrego ile 2 albüm yaptı ve "Festival Flamenco Gitano" festivaline katıldı. 1966'da gitarist kardeşi Ramon de Algeciras ile 3 albüm yaptı. <br />
<br />
1967'de ilk solo albümü &#8220;La Fabulosa Guitarra de Paco de Lucia&#8221;yı çıkardı. 1968'de 2. solo albümü "Fantasia Flamenca" ile kendi stilini yansıttı. 1970'de ünlü Carnegie Hall'da çaldı ve 1972'de etkileyici gelişimine "El Duende Flamenco" ile devam etti ve ertesi yıl Fuente y Caudal albümü özellikle "Entre Dos Aguas" parçası ile uluslararası anlamda dikkat çekti. 1976'da Almoraima ile çığır açarak yoluna devam etti; 70'lerin sonlarında jazz fusion'a ilgi duymaya başladı ve Al DiMeola'nın 1977'deki &#8220;Elegant Gypsy&#8221; albümündeki performansı saf-flamenkocuların tepkisini çekti. <br />
<br />
Paco de Lucia ateşli bir flamenko hayranı olan klasik besteci Manuel de Falla'nın anısına, Jorge Pardo ve Rubem Dantas tarafından kurulan Dolores grubu ile bir albüm kaydetti. Ertesi yıl fusion gitarist John McLaughlin ve Larry Coryell ile birlikte akustik bir trio albüm olan &#8220;Castro Marin&#8221;i kaydetti. <br />
<br />
Paco de Lucia en geniş Amerikan dinleyici kitlesine 1980'de, başka bir virtüoz üçlü olarak John McLaughlin ve Al DiMeola ile Friday Night in San Francisco albümü ile ulaştı. Daha sonra 1982'de çıkardığı Passion, Grace and Fire ile caz hayranları arasında popüler oldu. Aynı yıl Chick Corea'nın Touchstone albümünde bulundu. Caz dünyasına bu dalışına ek olarak, vokalde kardeşi Pepe de Lucia, gitarda yine kardeşi Ramon de Algeciras, elektrik bas gitarda Carlos Benavent, flütte Jorge Pardo ve perküsyonda Rubem Dantas ile bir altılı oluşturdu. Bu çığır açıcı grup 1984'de &#8220;Live...One Summer Night&#8221; albümüne imza attı. <br />
<br />
1986'da Juan Manuel Canizares ve José Maria Banderas ile bir üçlü oluşturdu ve 1990'a kadar onlarla çaldı. 1987'de kariyerini tanımlayan albümü olan ve kendi stilini özetleyen &#8220;Siroco&#8221;yu kaydetti. 1990'da Endülüs ve Kuzey Afrika arasındaki müzikal bağları ortaya çıkaran &#8220;Zryab&#8221; albümü için, oluşturduğu altılıyı tekrar canlandırdı. <br />
<br />
Paco de Lucia, klasik müziğe ani bir hamle ile girerek Rodrigo'nun efsanevi Concierto de Aranjuez'ini itinayla öğrendi ve 1991'de "The Orquesta de Cadaques" ile kaydını yaptı. Kayıtlar sırasında Rodrigo da yer almış ve Paco'nun performansı için "hiç kimse bestemi bu kadar tutku ve yoğunlukla çalmamıştı" demiştir. <br />
<br />
1993'de &#8220;Live in America&#8221;, Lucia'nın altılısını tarihe geçirdi. 3 yıl sonra John McLaughlin ve Al DiMeola ile yeni bir albüm olan &#8220;Guitar Trio&#8221; ve dünya turu için tekrar bir araya geldi. 1998'de altılı grubunu yediliye genişletti ve annesinin anısına Luzia albümünü kaydetti. <br />
<br />
Babasının ve kardeşi Ramon de Algeciras'ın Paco de Lucia üzerinde çok önemli etkisi olmuştur. "Bir flamenko gitaristinin eğitim zemini çevresindeki müziktir, gördüğünüz insanların yaptığı müziktir, müzik yaptığınız insanlardır. Müziği ailenizden öğrenirsiniz, arkadaşlarınızdan öğrenirsiniz. Sonra teknik üzerine uğraşırsınız... Anlamalısınız ki bir çingenenin hayatı bir anarşi hayatıdır. Bu yüzden flamenkonun yolu disiplin olmayan bir yoldur. Biz varolanları aklımızla organize etmeye çalışmayız, keşfetmek için okula gitmeyiz. Sadece yaşarız.... müzik hayatımızın heryerindedir." diyor efsane gitarist. <br />
<br />
Flamenko'nun en büyük gitaristlerinden Paco de Lucia'nın keşifleri sayısız; pek çok geleneksel formun sınırlarını melodik, armonik, ritmik ve teknik bakımdan geliştirmesiyle pek çokları tarafından modern flamenkonun babası kabul ediliyor. Bir caz gitaristin seviyesiyle kutsanmış virtüozluğu ile Lucia, bu aleme ender akınlardan birini yaptı ve aynı zamanda pek çok müzikal formu kendi stiline dahil etti. Buna ilaveten de Lucia flamenkoda enstrümantalistin rolünün değişmesine yardım etmiş oldu; önceleri yalnızca birkaç gitarist eşlik ettikleri şarkıcı ya da dansçıların yanında ikinci bir role sahip oldular, fakat de Lucia flamenkonun bir orkestra ile icra edilebileceği fikrine yardım etti ve popülerleştirdi. <br />
<br />
Geleneksel formları zorla***** kuralların dışına çıkarmasındaki cesareti İspanya'da saf-flamenkocular tarafından tepkiyle ve düşmanlıkla karşılandı, fakat yeni nesil flamenko hareketinin müzisyenleri üzerinde çok büyük bir etkisi oldu. <br />
<br />
Paco de Lucia, kökünü kaybettiği ve flamenkonun özüne ihanet ettiği yolundaki şikayetlere kulak asmadı. Bir keresinde şöyle demişti: "Müziğimdeki köklerimi hiçbir zaman kaybetmedim, yoksa kendimi kaybederdim. Yapmaya çalıştığım şey; bir elimin gelenekte olması, diğerinin de flamenkoya yenilikler katmak için başka yerleri kazmasıydı. Kendimi kaybettiğimi düşündüğüm bir zaman oldu, ama şimdi değil. Şunu farkettim ki, eğer isteseydim bile, başka bir şey yapamazdım. Ben bir flamenko gitaristiyim. Başka herhangi bir şey çalsaydım bile, çaldığım şey yine flamenkoya benzeyecekti.'']]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Flamenko'nun en büyük gitaristlerinden Paco de Lucia, ya da gerçek adıyla Francisco Sanchez Gomez, 21 Aralık 1947'de ailesinin 5. erkek çocuğu olarak İspanya'nın güney Endülüs bölgesindeki bir liman kenti olan Algeciras'da dünyaya geldi. Amatör bir gitarist olan babası Antonio Sanchez, Paco'yu ve kardeşlerini genç yaşta teşvik etti ve Paco 5 yaşında sıkı bir çalışma içine girdi. Sahne adını annesi Lucia Gomez'in anısına de Lucia olarak değiştiren Paco, ilk performansını 1958'de yerel bir radyo olan Radio Algeciras'da kardeşi Pepe'nin söylediği şarkılara eşlik ederek gerçekleştirdi. Ertesi yıl Jerez de la Frontera'da prestijli bir gitar yarışmasını kazandı ve 1961'de ilk kaydını yaptı. <br />
<br />
1963'de, dansçı Jose Greco'nun grubuna girdi ve değişik ülkelerde konserlere katıldı. New York'da kendisini Niño Ricardo ve Mario Escudero gibi etkileyenlerden biri olan virtüoz gitarist Sabicas'la tanıştı. İspanya'ya dönüşünün ardından 1964'de ailesiyle birlikte Madrid'e taşındı; ertesi yıl Ricardo Modrego ile 2 albüm yaptı ve "Festival Flamenco Gitano" festivaline katıldı. 1966'da gitarist kardeşi Ramon de Algeciras ile 3 albüm yaptı. <br />
<br />
1967'de ilk solo albümü &#8220;La Fabulosa Guitarra de Paco de Lucia&#8221;yı çıkardı. 1968'de 2. solo albümü "Fantasia Flamenca" ile kendi stilini yansıttı. 1970'de ünlü Carnegie Hall'da çaldı ve 1972'de etkileyici gelişimine "El Duende Flamenco" ile devam etti ve ertesi yıl Fuente y Caudal albümü özellikle "Entre Dos Aguas" parçası ile uluslararası anlamda dikkat çekti. 1976'da Almoraima ile çığır açarak yoluna devam etti; 70'lerin sonlarında jazz fusion'a ilgi duymaya başladı ve Al DiMeola'nın 1977'deki &#8220;Elegant Gypsy&#8221; albümündeki performansı saf-flamenkocuların tepkisini çekti. <br />
<br />
Paco de Lucia ateşli bir flamenko hayranı olan klasik besteci Manuel de Falla'nın anısına, Jorge Pardo ve Rubem Dantas tarafından kurulan Dolores grubu ile bir albüm kaydetti. Ertesi yıl fusion gitarist John McLaughlin ve Larry Coryell ile birlikte akustik bir trio albüm olan &#8220;Castro Marin&#8221;i kaydetti. <br />
<br />
Paco de Lucia en geniş Amerikan dinleyici kitlesine 1980'de, başka bir virtüoz üçlü olarak John McLaughlin ve Al DiMeola ile Friday Night in San Francisco albümü ile ulaştı. Daha sonra 1982'de çıkardığı Passion, Grace and Fire ile caz hayranları arasında popüler oldu. Aynı yıl Chick Corea'nın Touchstone albümünde bulundu. Caz dünyasına bu dalışına ek olarak, vokalde kardeşi Pepe de Lucia, gitarda yine kardeşi Ramon de Algeciras, elektrik bas gitarda Carlos Benavent, flütte Jorge Pardo ve perküsyonda Rubem Dantas ile bir altılı oluşturdu. Bu çığır açıcı grup 1984'de &#8220;Live...One Summer Night&#8221; albümüne imza attı. <br />
<br />
1986'da Juan Manuel Canizares ve José Maria Banderas ile bir üçlü oluşturdu ve 1990'a kadar onlarla çaldı. 1987'de kariyerini tanımlayan albümü olan ve kendi stilini özetleyen &#8220;Siroco&#8221;yu kaydetti. 1990'da Endülüs ve Kuzey Afrika arasındaki müzikal bağları ortaya çıkaran &#8220;Zryab&#8221; albümü için, oluşturduğu altılıyı tekrar canlandırdı. <br />
<br />
Paco de Lucia, klasik müziğe ani bir hamle ile girerek Rodrigo'nun efsanevi Concierto de Aranjuez'ini itinayla öğrendi ve 1991'de "The Orquesta de Cadaques" ile kaydını yaptı. Kayıtlar sırasında Rodrigo da yer almış ve Paco'nun performansı için "hiç kimse bestemi bu kadar tutku ve yoğunlukla çalmamıştı" demiştir. <br />
<br />
1993'de &#8220;Live in America&#8221;, Lucia'nın altılısını tarihe geçirdi. 3 yıl sonra John McLaughlin ve Al DiMeola ile yeni bir albüm olan &#8220;Guitar Trio&#8221; ve dünya turu için tekrar bir araya geldi. 1998'de altılı grubunu yediliye genişletti ve annesinin anısına Luzia albümünü kaydetti. <br />
<br />
Babasının ve kardeşi Ramon de Algeciras'ın Paco de Lucia üzerinde çok önemli etkisi olmuştur. "Bir flamenko gitaristinin eğitim zemini çevresindeki müziktir, gördüğünüz insanların yaptığı müziktir, müzik yaptığınız insanlardır. Müziği ailenizden öğrenirsiniz, arkadaşlarınızdan öğrenirsiniz. Sonra teknik üzerine uğraşırsınız... Anlamalısınız ki bir çingenenin hayatı bir anarşi hayatıdır. Bu yüzden flamenkonun yolu disiplin olmayan bir yoldur. Biz varolanları aklımızla organize etmeye çalışmayız, keşfetmek için okula gitmeyiz. Sadece yaşarız.... müzik hayatımızın heryerindedir." diyor efsane gitarist. <br />
<br />
Flamenko'nun en büyük gitaristlerinden Paco de Lucia'nın keşifleri sayısız; pek çok geleneksel formun sınırlarını melodik, armonik, ritmik ve teknik bakımdan geliştirmesiyle pek çokları tarafından modern flamenkonun babası kabul ediliyor. Bir caz gitaristin seviyesiyle kutsanmış virtüozluğu ile Lucia, bu aleme ender akınlardan birini yaptı ve aynı zamanda pek çok müzikal formu kendi stiline dahil etti. Buna ilaveten de Lucia flamenkoda enstrümantalistin rolünün değişmesine yardım etmiş oldu; önceleri yalnızca birkaç gitarist eşlik ettikleri şarkıcı ya da dansçıların yanında ikinci bir role sahip oldular, fakat de Lucia flamenkonun bir orkestra ile icra edilebileceği fikrine yardım etti ve popülerleştirdi. <br />
<br />
Geleneksel formları zorla***** kuralların dışına çıkarmasındaki cesareti İspanya'da saf-flamenkocular tarafından tepkiyle ve düşmanlıkla karşılandı, fakat yeni nesil flamenko hareketinin müzisyenleri üzerinde çok büyük bir etkisi oldu. <br />
<br />
Paco de Lucia, kökünü kaybettiği ve flamenkonun özüne ihanet ettiği yolundaki şikayetlere kulak asmadı. Bir keresinde şöyle demişti: "Müziğimdeki köklerimi hiçbir zaman kaybetmedim, yoksa kendimi kaybederdim. Yapmaya çalıştığım şey; bir elimin gelenekte olması, diğerinin de flamenkoya yenilikler katmak için başka yerleri kazmasıydı. Kendimi kaybettiğimi düşündüğüm bir zaman oldu, ama şimdi değil. Şunu farkettim ki, eğer isteseydim bile, başka bir şey yapamazdım. Ben bir flamenko gitaristiyim. Başka herhangi bir şey çalsaydım bile, çaldığım şey yine flamenkoya benzeyecekti.'']]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Cengiz Aytmatov]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=2619</link>
			<pubDate>Tue, 07 Apr 2009 14:47:19 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=2619</guid>
			<description><![CDATA[Cengiz Aytmatov ( 12.12.1928) <br />
<br />
Cengiz Aytmatov, 1928 yılında Kırgızistan&#8217;ın başkenti Bişkek&#8217;e bağlı Talas vadisinde yer alan Şeker Köyü&#8217;nde doğar. Babası Törekul Aytmatov, annesi Nagima Hamzayevna Aytmatova&#8217;dır. Memur olan babası 1937 yılında Stalin&#8217;in temizlik harekatının kurbanları arasındadır. Annesi çeşitli memuriyetlerde bulunmuş bir kadındır. Dört çocuğunu kendi başına büyütmek durumunda kalmıştır. Cengiz Aytmatov ilkokula kendi köyünde gider. Babaannesi Ayıkman Hanım, etrafında saygı gören bilge bir kadındır. Torunu Aytmatov&#8217;u ninniler, masallar, efsanelerle besler. <br />
<br />
İkinci Dünya savaşının yokluk yıllarını babasız geçiren Aytmatov, çocuk yaşından itibaren çalışmaya başlar. Ondört yaşında Şeker Köyü&#8217;nde köy sovyeti kolhozu sekreterliğine getirilir. Bir yıl da vergi memuru olarak çalışır. 1946 yılında Kazakistan&#8217;ın Cambul şehrinde veteriner teknik okuluna gider. Bu okul bitince, 1948&#8217;de Kırgızistan tarım enstitüsüne devam eder. 1953&#8217;de buradan veteriner olarak mezun olur.<br />
<br />
Aytmatov&#8217;un ilk eseri, 1952 yılında Pravda Gazetesi&#8217;nde yayınlanan Gazeteci Cyuda&#8217;dır. Bu hikayeyi, 1957 yılında yayımlanan Yüzyüze takip eder. 1956-58 yılları arasında Moskova&#8217;da Gorki Edebiyat Enstitüsü&#8217;ne devam eden yazarın Cemile adlı hikayesi 1958 yılında Novy Mir (Yeni Dünya) dergisinde yayınlanır. Bu eseri büyük ilgi görür. Aytmatov şöhreti, bu eserinin Fransız şair Louis Aragon tarafından Fransızca&#8217;ya tercüme edilmesi ve Avrupa&#8217;da yayımlanması ile yakalar. Aragon bu hikayeye yazdığı önsözde Cemile hikayesi için &#8220;dünyanın en güzel aşk hikayesi&#8221; ifadesini kullanır.<br />
<br />
Aytmatov, Cemile&#8217;nin yayımlandığı 1958 yılında Moskova Üniversitesi Edebiyat Fakültesi&#8217;ne girer. Aynı yılın sonunda Kruşçev&#8217;in anti-Stalinist kampanyası sırasında Sovyet Komünist Partisine ve Yazarlar Birliğine kabul edilir. Aytmatov&#8217;un partiye girmesi ancak böyle bir durumda mümkün olmuştur, çünkü Aytmatov&#8217;un babası Stalin muhalifidir. Sırf bu yüzden öğrencilik yıllarında bursu kesilmiş, babasının muhalif olmasından dolayı terslikler yaşamıştır. Bu tarihten sonra hem Kırgız hem de Rus yazarlar arasında yerini pekiştirir. Bu yıllarda Literaturnyi Kırgızistan dergisi editörlüğünü, sonra beş yıl boyunca Pravda&#8217;nın Orta Asya muhabirliğini yapmıştır. Aytmatov 1963 yılında, İlk Öğretmen, Deve Gözü, Cemile ve Selvi Boylum Al Yazmalım adlı hikayelerinden oluşan Steplerden ve Dağlardan Hikayeler adlı kitabıyla Lenin Edebiyat Ödülü&#8217;nü kazanır. 1959-67 yılları arasında Novy Mir&#8217;in editörlüğünü yapar. 1968&#8217;de Büyük Sovyet Edebiyat Ödülü&#8217;nü kazanır. Aynı yıl Kırgızistan milli yazarı seçilir.<br />
<br />
Cengiz Aytmatov&#8217;un edebi seyri bu yıllarda hikayecilikten roman yazarlığına doğru kayar. İlk romanı olan Toprak Ana 1963&#8217;de neşredilir. Yine aynı yıl yayınlandığında büyük heyecan uyandıran Elveda Gülsarı&#8217;yı kaleme alan Aytmatov, daha sonraki yıllarda çeşitli yayın organlarında hikayelerini yayınlatmaya devam eder. 1964&#8217;de yayınlanan Kızıl Elma ve 1969&#8217;da yayınlanan Oğulla Buluşma hikayelerinden sonra, yazar 1970&#8217;de edebiyat aleminde yankı bulan Beyaz Gemi romanını neşreder. Daha sonra 1972&#8217;de Asker Çocuğu hikayesini, 1975&#8217;de Kazak yazar Kaltay Muhammedcanov&#8217;la birlikte Fuji-Yama adlı tiyatro eserini, 1976&#8217;da Sultanmurat, 1977&#8217;de Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek hikayelerini neşreder. 1980 yılında kaleme aldığı Gün Uzar Yüzyıl Olur romanı yazarın edebiyat hayatında izlediği yol bakımından önemlidir. <br />
<br />
Aytmatov, 1986 yılında neşredilen Dişi Kurdun Rüyaları isimli romanıyla, yazarlık seyrini mahalli olandan evrensel olana taşımıştır.<br />
<br />
Aytmatov 1990&#8217;da yayınlanan Beyaz Yağmur ve Yıldırım Sesli Manasçı hikayelerinden sonra, aynı yıl Cengiz Han&#8217;a Küsen Bulut&#8217;u yayınlar.<br />
<br />
Aytmatov, başarılı bir edebiyatçı olması yüzünden devletten itibar görmüş, devletin çeşitli birimlerinde görev almıştır. 1978 tarihinde Yüksek Sovyet Prezidium&#8217;u tarafından Sosyalist İşçi Kahramanı olarak ödüllendirilir. 1983 yılında Büyük Sovyet Edebiyat Ödülü&#8217;nü ikinci kez kazanır. Gorbaçov döneminde Sovyet Parlamentosu Kültür ve Ulusal Diller Komitesi Başkanlığı ve Sovyet Yazarlar Birliği Sekreterliği görevlerinde bulunmuştur. Sovyetler birliği dağılmadan önce Gorbaçov&#8217;un beş danışmanından biri olmuştur.<br />
<br />
Diplomat Aytmatov<br />
<br />
Cengiz Aytmatov; edebi çalışmalarına ek olarak, 15 yıl Avrupa&#8217;da SSCB ve bilahare Kırgızistan&#8217;ın büyükelçiliğini yapmıştır. Avrupa Birliği, NATO, UNESCO ve Benelüks ülkelerinde görev yapmıştır.<br />
<br />
Aytmatov, 9 Haziran 2008 tarihinde vefat etmiştir. <br />
<br />
ESERLERİ:<br />
&#8226;Zorlu Geçit <br />
&#8226;Yüzyüze<br />
&#8226;Cemile <br />
&#8226;İlk Öğretmenim <br />
&#8226;Dağlar ve Steplerden Masallar <br />
&#8226;Elveda, Gülsarı! <br />
&#8226;Beyaz Gemi <br />
&#8226;Selvi Boylum Al Yazmalım <br />
&#8226;Fuji-Yama <br />
&#8226;Gün Olur Asra Bedel <br />
&#8226;Dişi kurdun Rüyaları<br />
&#8226;Toprak Ana <br />
&#8226;Cengiz Han'a Küsen Bulut <br />
&#8226;Çocukluğum <br />
&#8226;Kırmızı Elma <br />
&#8226;Dağlar Devrildiğinde-Ebedi Nişanlı <br />
<br />
<br />
AYTMATOV'U KAYBETTİK<br />
<br />
Türk dünyasının dünyaca tanınmış Kırgız yazarı Cengiz Aytmatov, 9 Haziran 2008 vefat etti. Yaklaşık bir aydır Almanya'nın Nürnberg kentindeki Klinikum Nord'da tedavi gören ünlü yazar, komada bulunuyordu.<br />
Hastane basın sözcüsü Ernd Siegler vefatından kısa bir süre önce yaptığı açıklamada yazarın durumunun kötüye gittiğini söyleyerek, "Suni komaya sokulan Aytmatov'un durumu kötüye gitmekte. Çok kritik bir dönem geçirmekte olan Aytmatov'un hayatta tutulabilmesi için az da olsa ümit var." açıklamasını yapmıştı. Aytmatov'un vefatı, Kırgızistan televizyonlarında Kırgızistan Devlet Başkanlığı Basın Dairesi'nin açıklamasıyla son dakika haberi olarak verildi. Haber, Aymatov'un yardımcısı Abdıldacan Akmataliev tarafından da doğrulandı. Akmataliev "Yaklaşık bir aydır Almanya'da tedavi gören Türk dünyasının medar-ı iftiharı ünlü yazar Çıngız Aytmatov'u kaybettik. Başta Kırgızistan olmak üzere bütün Türk dünyasının başı sağ olsun." dedi. <br />
<br />
TÜRK DÜNYASI BİRBİRİNE DAHA YAKIN<br />
<br />
Dünyaca ünlü yazarımız Cengiz Aytmatov, ölmeden önce yaptığı son konuşmasında Türk dünyasının tekrar canlanarak, ortak kültürüne sahip çıktığını söyledi. Kırgız-Türk Manas Üniversitesi'nde (KTMÜ) konuşan Cengiz Aytmatov, "Öğrencilik yıllarımızda Türkiye'nin nerede olduğunu dahi bilmiyorduk. Sovyetler zamanında bizlere Türkiye hakkında hiçbir bilgi verilmiyordu. Şimdi ise KTMÜ çatısı altında tüm Türk cumhuriyetlerinden öğrencileri bir arada bulunduğunu görüyorum. Bu tabloyu yaşamak çok güzel bir duygu."dedi. 80 yaşındaki yazar için, Kırgızistan'da Aytmatov yılı ilan edildi ve kutlama törenleri yapılıyor. KMTÜ'de ise 22-26 Nisan tarihleri Cengiz Aytmatov haftası olarak ilan edildi ve üniversitenin Cal Kampüsü'nde tören düzenlendi. Törene katılan Aytmatov gençlik yıllarında yaşanan siyasetten dolayı Türkiye'nin nerede olduğunu dahi bilmediklerini ancak zaman içerisinde değişen şartlar sayesinde artık daha da yakın olduklarını belirtti.<br />
<br />
Aytmatov konuşmasında olması gerekenin hayata geçtiğini belirterek, "Ben 1976 yılında bir kitabımın tanıtımı için Türkiye'ye giden ilk Kırgızım. O zamanlar şartlar çok farklıydı. Oysa şimdi aradaki engellerin ortadan kalkması ile birlikte tüm Türk Dünyası birbirimize daha yakınız."dedi. <br />
<br />
Dünyaca ünlü yazar Türkiye'ye her gidişinde çok iyi ağırlandığını vurgularken, kendi romanından uyarlanan Beyaz Gemi filminin Türkiye'de yeniden çekilmesinin gündemde olduğunu kaydetti. Aytmatov, Türkiye'ye gittiğinde hiç yabancılık çekmediğini söyleyerek, kendisini evinde gibi hissettiğini vurguladı. Sekseninci yaş günü dolayısıyla Türkiye'den de davetler alan Aytmatov, geçtiğimiz yıl 15. Hazar Şiir Akşamları'na katılmak üzere Elazığ'a gittiğini, orada açılan bir parka kendi isminin verilmesi dolayısıyla çok sevindiğini aktardı. Bu gibi şeyleri ortak kültürü geleceğe taşıma adına olumlu bulduğunu dile getiren Aytmatov, iki ülke arasındaki dostluk bağlarının gurur verici olduğunu sözlerine ekledi. <br />
<br />
"AYTMATOV, ATATÜRK'TEN SONRA TÜRK DÜNYASI'NIN EN ÖNEMLİ İSMİDİR" <br />
<br />
KTMÜ Rektörü Prof. Dr. Süleyman Kayıpov, kitaplarını okuyarak büyüdükleri Cengiz Aytmatov ile bir arada olmanın gurur verici olduğunu söyledi. Tüm insanlığa mal olmuş yazar hakkında konuşmanın gerçekten zor olduğunu vurgulayan Kayıpov, ulusun ruhunu, kültürünü ve tarihini en iyi şekilde anlatan Aytmatov'un daha uzun yıllar aralarında olması temennisinde bulundu. <br />
<br />
Kayıpov'un ardından söz alan KTMÜ Rektör vekili Prof. Dr. Uğur Oral ise Cengiz Aytmatov'un Atatürk'ten sonra Türk Dünyası'nın en önemli ortak değeri olduğunu dile getirdi. Seksen yaşına basan yazara karşı Aytmatov haftası düzenlemenin kendileri için kaçınılmaz bir durum olduğunu aktaran Oral, belirli bir yaşa ulaşmış insanların karakterinin şekillenmesinde Aytmatov hikâyelerinin önemli bir yer tuttuğunun altını çizdi. <br />
<br />
Öte yandan programa katılan Kültür ve Enformasyon Bakanı Sultan Raev, Milli Eğitim Bakanı Yardımcısı Ardak Ormonbekova, Bişkek Türk Büyükelçiliği birinci kâtibi Özgür Gökmen ve Kırgız Milli Yazarlar Birliği Başkanı Omor Sultonov birer kısa konuşma yaptı. <br />
Konuşmaların ardından daha önce düzenlenen Cengiz Aytmatov Haftası Yarışması'nın ödül töreni yapıldı. Törenin ardından Aytmatov salondaki davetliler tarafından uzun süre ayakta alkışlandı. Öğleden sonra Aytmatov'un kitabından uyarlanan 'Al Yazmalım Selvi Boylum' filminin Türkçe versiyonun gösterimi yapıldı. <br />
<br />
Tören sonunda gazetecilere açıklamada bulunan Aytmatov, Lüksemburg büyükelçiliği görevini tamamladığını kaydederek artık Kırgızistan'da kalacağını ve kalan ömrünü burada geçireceğini söyledi. 80 yaş kutlamaları için Türkiye'den de davet aldığını belirten yazar, kutlamalar için Türkiye'ye gideceğini söyledi.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Cengiz Aytmatov ( 12.12.1928) <br />
<br />
Cengiz Aytmatov, 1928 yılında Kırgızistan&#8217;ın başkenti Bişkek&#8217;e bağlı Talas vadisinde yer alan Şeker Köyü&#8217;nde doğar. Babası Törekul Aytmatov, annesi Nagima Hamzayevna Aytmatova&#8217;dır. Memur olan babası 1937 yılında Stalin&#8217;in temizlik harekatının kurbanları arasındadır. Annesi çeşitli memuriyetlerde bulunmuş bir kadındır. Dört çocuğunu kendi başına büyütmek durumunda kalmıştır. Cengiz Aytmatov ilkokula kendi köyünde gider. Babaannesi Ayıkman Hanım, etrafında saygı gören bilge bir kadındır. Torunu Aytmatov&#8217;u ninniler, masallar, efsanelerle besler. <br />
<br />
İkinci Dünya savaşının yokluk yıllarını babasız geçiren Aytmatov, çocuk yaşından itibaren çalışmaya başlar. Ondört yaşında Şeker Köyü&#8217;nde köy sovyeti kolhozu sekreterliğine getirilir. Bir yıl da vergi memuru olarak çalışır. 1946 yılında Kazakistan&#8217;ın Cambul şehrinde veteriner teknik okuluna gider. Bu okul bitince, 1948&#8217;de Kırgızistan tarım enstitüsüne devam eder. 1953&#8217;de buradan veteriner olarak mezun olur.<br />
<br />
Aytmatov&#8217;un ilk eseri, 1952 yılında Pravda Gazetesi&#8217;nde yayınlanan Gazeteci Cyuda&#8217;dır. Bu hikayeyi, 1957 yılında yayımlanan Yüzyüze takip eder. 1956-58 yılları arasında Moskova&#8217;da Gorki Edebiyat Enstitüsü&#8217;ne devam eden yazarın Cemile adlı hikayesi 1958 yılında Novy Mir (Yeni Dünya) dergisinde yayınlanır. Bu eseri büyük ilgi görür. Aytmatov şöhreti, bu eserinin Fransız şair Louis Aragon tarafından Fransızca&#8217;ya tercüme edilmesi ve Avrupa&#8217;da yayımlanması ile yakalar. Aragon bu hikayeye yazdığı önsözde Cemile hikayesi için &#8220;dünyanın en güzel aşk hikayesi&#8221; ifadesini kullanır.<br />
<br />
Aytmatov, Cemile&#8217;nin yayımlandığı 1958 yılında Moskova Üniversitesi Edebiyat Fakültesi&#8217;ne girer. Aynı yılın sonunda Kruşçev&#8217;in anti-Stalinist kampanyası sırasında Sovyet Komünist Partisine ve Yazarlar Birliğine kabul edilir. Aytmatov&#8217;un partiye girmesi ancak böyle bir durumda mümkün olmuştur, çünkü Aytmatov&#8217;un babası Stalin muhalifidir. Sırf bu yüzden öğrencilik yıllarında bursu kesilmiş, babasının muhalif olmasından dolayı terslikler yaşamıştır. Bu tarihten sonra hem Kırgız hem de Rus yazarlar arasında yerini pekiştirir. Bu yıllarda Literaturnyi Kırgızistan dergisi editörlüğünü, sonra beş yıl boyunca Pravda&#8217;nın Orta Asya muhabirliğini yapmıştır. Aytmatov 1963 yılında, İlk Öğretmen, Deve Gözü, Cemile ve Selvi Boylum Al Yazmalım adlı hikayelerinden oluşan Steplerden ve Dağlardan Hikayeler adlı kitabıyla Lenin Edebiyat Ödülü&#8217;nü kazanır. 1959-67 yılları arasında Novy Mir&#8217;in editörlüğünü yapar. 1968&#8217;de Büyük Sovyet Edebiyat Ödülü&#8217;nü kazanır. Aynı yıl Kırgızistan milli yazarı seçilir.<br />
<br />
Cengiz Aytmatov&#8217;un edebi seyri bu yıllarda hikayecilikten roman yazarlığına doğru kayar. İlk romanı olan Toprak Ana 1963&#8217;de neşredilir. Yine aynı yıl yayınlandığında büyük heyecan uyandıran Elveda Gülsarı&#8217;yı kaleme alan Aytmatov, daha sonraki yıllarda çeşitli yayın organlarında hikayelerini yayınlatmaya devam eder. 1964&#8217;de yayınlanan Kızıl Elma ve 1969&#8217;da yayınlanan Oğulla Buluşma hikayelerinden sonra, yazar 1970&#8217;de edebiyat aleminde yankı bulan Beyaz Gemi romanını neşreder. Daha sonra 1972&#8217;de Asker Çocuğu hikayesini, 1975&#8217;de Kazak yazar Kaltay Muhammedcanov&#8217;la birlikte Fuji-Yama adlı tiyatro eserini, 1976&#8217;da Sultanmurat, 1977&#8217;de Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek hikayelerini neşreder. 1980 yılında kaleme aldığı Gün Uzar Yüzyıl Olur romanı yazarın edebiyat hayatında izlediği yol bakımından önemlidir. <br />
<br />
Aytmatov, 1986 yılında neşredilen Dişi Kurdun Rüyaları isimli romanıyla, yazarlık seyrini mahalli olandan evrensel olana taşımıştır.<br />
<br />
Aytmatov 1990&#8217;da yayınlanan Beyaz Yağmur ve Yıldırım Sesli Manasçı hikayelerinden sonra, aynı yıl Cengiz Han&#8217;a Küsen Bulut&#8217;u yayınlar.<br />
<br />
Aytmatov, başarılı bir edebiyatçı olması yüzünden devletten itibar görmüş, devletin çeşitli birimlerinde görev almıştır. 1978 tarihinde Yüksek Sovyet Prezidium&#8217;u tarafından Sosyalist İşçi Kahramanı olarak ödüllendirilir. 1983 yılında Büyük Sovyet Edebiyat Ödülü&#8217;nü ikinci kez kazanır. Gorbaçov döneminde Sovyet Parlamentosu Kültür ve Ulusal Diller Komitesi Başkanlığı ve Sovyet Yazarlar Birliği Sekreterliği görevlerinde bulunmuştur. Sovyetler birliği dağılmadan önce Gorbaçov&#8217;un beş danışmanından biri olmuştur.<br />
<br />
Diplomat Aytmatov<br />
<br />
Cengiz Aytmatov; edebi çalışmalarına ek olarak, 15 yıl Avrupa&#8217;da SSCB ve bilahare Kırgızistan&#8217;ın büyükelçiliğini yapmıştır. Avrupa Birliği, NATO, UNESCO ve Benelüks ülkelerinde görev yapmıştır.<br />
<br />
Aytmatov, 9 Haziran 2008 tarihinde vefat etmiştir. <br />
<br />
ESERLERİ:<br />
&#8226;Zorlu Geçit <br />
&#8226;Yüzyüze<br />
&#8226;Cemile <br />
&#8226;İlk Öğretmenim <br />
&#8226;Dağlar ve Steplerden Masallar <br />
&#8226;Elveda, Gülsarı! <br />
&#8226;Beyaz Gemi <br />
&#8226;Selvi Boylum Al Yazmalım <br />
&#8226;Fuji-Yama <br />
&#8226;Gün Olur Asra Bedel <br />
&#8226;Dişi kurdun Rüyaları<br />
&#8226;Toprak Ana <br />
&#8226;Cengiz Han'a Küsen Bulut <br />
&#8226;Çocukluğum <br />
&#8226;Kırmızı Elma <br />
&#8226;Dağlar Devrildiğinde-Ebedi Nişanlı <br />
<br />
<br />
AYTMATOV'U KAYBETTİK<br />
<br />
Türk dünyasının dünyaca tanınmış Kırgız yazarı Cengiz Aytmatov, 9 Haziran 2008 vefat etti. Yaklaşık bir aydır Almanya'nın Nürnberg kentindeki Klinikum Nord'da tedavi gören ünlü yazar, komada bulunuyordu.<br />
Hastane basın sözcüsü Ernd Siegler vefatından kısa bir süre önce yaptığı açıklamada yazarın durumunun kötüye gittiğini söyleyerek, "Suni komaya sokulan Aytmatov'un durumu kötüye gitmekte. Çok kritik bir dönem geçirmekte olan Aytmatov'un hayatta tutulabilmesi için az da olsa ümit var." açıklamasını yapmıştı. Aytmatov'un vefatı, Kırgızistan televizyonlarında Kırgızistan Devlet Başkanlığı Basın Dairesi'nin açıklamasıyla son dakika haberi olarak verildi. Haber, Aymatov'un yardımcısı Abdıldacan Akmataliev tarafından da doğrulandı. Akmataliev "Yaklaşık bir aydır Almanya'da tedavi gören Türk dünyasının medar-ı iftiharı ünlü yazar Çıngız Aytmatov'u kaybettik. Başta Kırgızistan olmak üzere bütün Türk dünyasının başı sağ olsun." dedi. <br />
<br />
TÜRK DÜNYASI BİRBİRİNE DAHA YAKIN<br />
<br />
Dünyaca ünlü yazarımız Cengiz Aytmatov, ölmeden önce yaptığı son konuşmasında Türk dünyasının tekrar canlanarak, ortak kültürüne sahip çıktığını söyledi. Kırgız-Türk Manas Üniversitesi'nde (KTMÜ) konuşan Cengiz Aytmatov, "Öğrencilik yıllarımızda Türkiye'nin nerede olduğunu dahi bilmiyorduk. Sovyetler zamanında bizlere Türkiye hakkında hiçbir bilgi verilmiyordu. Şimdi ise KTMÜ çatısı altında tüm Türk cumhuriyetlerinden öğrencileri bir arada bulunduğunu görüyorum. Bu tabloyu yaşamak çok güzel bir duygu."dedi. 80 yaşındaki yazar için, Kırgızistan'da Aytmatov yılı ilan edildi ve kutlama törenleri yapılıyor. KMTÜ'de ise 22-26 Nisan tarihleri Cengiz Aytmatov haftası olarak ilan edildi ve üniversitenin Cal Kampüsü'nde tören düzenlendi. Törene katılan Aytmatov gençlik yıllarında yaşanan siyasetten dolayı Türkiye'nin nerede olduğunu dahi bilmediklerini ancak zaman içerisinde değişen şartlar sayesinde artık daha da yakın olduklarını belirtti.<br />
<br />
Aytmatov konuşmasında olması gerekenin hayata geçtiğini belirterek, "Ben 1976 yılında bir kitabımın tanıtımı için Türkiye'ye giden ilk Kırgızım. O zamanlar şartlar çok farklıydı. Oysa şimdi aradaki engellerin ortadan kalkması ile birlikte tüm Türk Dünyası birbirimize daha yakınız."dedi. <br />
<br />
Dünyaca ünlü yazar Türkiye'ye her gidişinde çok iyi ağırlandığını vurgularken, kendi romanından uyarlanan Beyaz Gemi filminin Türkiye'de yeniden çekilmesinin gündemde olduğunu kaydetti. Aytmatov, Türkiye'ye gittiğinde hiç yabancılık çekmediğini söyleyerek, kendisini evinde gibi hissettiğini vurguladı. Sekseninci yaş günü dolayısıyla Türkiye'den de davetler alan Aytmatov, geçtiğimiz yıl 15. Hazar Şiir Akşamları'na katılmak üzere Elazığ'a gittiğini, orada açılan bir parka kendi isminin verilmesi dolayısıyla çok sevindiğini aktardı. Bu gibi şeyleri ortak kültürü geleceğe taşıma adına olumlu bulduğunu dile getiren Aytmatov, iki ülke arasındaki dostluk bağlarının gurur verici olduğunu sözlerine ekledi. <br />
<br />
"AYTMATOV, ATATÜRK'TEN SONRA TÜRK DÜNYASI'NIN EN ÖNEMLİ İSMİDİR" <br />
<br />
KTMÜ Rektörü Prof. Dr. Süleyman Kayıpov, kitaplarını okuyarak büyüdükleri Cengiz Aytmatov ile bir arada olmanın gurur verici olduğunu söyledi. Tüm insanlığa mal olmuş yazar hakkında konuşmanın gerçekten zor olduğunu vurgulayan Kayıpov, ulusun ruhunu, kültürünü ve tarihini en iyi şekilde anlatan Aytmatov'un daha uzun yıllar aralarında olması temennisinde bulundu. <br />
<br />
Kayıpov'un ardından söz alan KTMÜ Rektör vekili Prof. Dr. Uğur Oral ise Cengiz Aytmatov'un Atatürk'ten sonra Türk Dünyası'nın en önemli ortak değeri olduğunu dile getirdi. Seksen yaşına basan yazara karşı Aytmatov haftası düzenlemenin kendileri için kaçınılmaz bir durum olduğunu aktaran Oral, belirli bir yaşa ulaşmış insanların karakterinin şekillenmesinde Aytmatov hikâyelerinin önemli bir yer tuttuğunun altını çizdi. <br />
<br />
Öte yandan programa katılan Kültür ve Enformasyon Bakanı Sultan Raev, Milli Eğitim Bakanı Yardımcısı Ardak Ormonbekova, Bişkek Türk Büyükelçiliği birinci kâtibi Özgür Gökmen ve Kırgız Milli Yazarlar Birliği Başkanı Omor Sultonov birer kısa konuşma yaptı. <br />
Konuşmaların ardından daha önce düzenlenen Cengiz Aytmatov Haftası Yarışması'nın ödül töreni yapıldı. Törenin ardından Aytmatov salondaki davetliler tarafından uzun süre ayakta alkışlandı. Öğleden sonra Aytmatov'un kitabından uyarlanan 'Al Yazmalım Selvi Boylum' filminin Türkçe versiyonun gösterimi yapıldı. <br />
<br />
Tören sonunda gazetecilere açıklamada bulunan Aytmatov, Lüksemburg büyükelçiliği görevini tamamladığını kaydederek artık Kırgızistan'da kalacağını ve kalan ömrünü burada geçireceğini söyledi. 80 yaş kutlamaları için Türkiye'den de davet aldığını belirten yazar, kutlamalar için Türkiye'ye gideceğini söyledi.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dan Brown]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=2464</link>
			<pubDate>Sat, 04 Apr 2009 17:51:53 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=2464</guid>
			<description><![CDATA[Dan Brown, 22 Haziran 1964 doğumlu ABD'li yazar.<br />
<br />
Amherst Koleji ve Philips Exeter Akademisi&#8217;nden mezun olduktan sonra bir süre eğitim gördüğü bu okullarda İngilizce öğretmenliği yaptı. Şifre çözme ve gizli hükümet örgütlerine duyduğu ilgi, 1996'da ilk romanı Dijital Kale'nin ortaya çıkmasını sağladı.<br />
<br />
Roman, yayımlanmasından hemen sonra bir anda elektronik kitap listelerinde bir numaraya yükseldi. Amerika Ulusal Güvenlik Teşkilatı'nı (NSA) konu alan roman sivil halkın mahremiyeti ile ulusal güvenlik arasındaki ince çizgiyi irdeliyordu.<br />
<br />
Yazar tekno-gerilim türündeki ikinci romanı İhanet Noktası'nda da politikada ahlak, güvenlik ve gizli teknoloji konularını işledi.<br />
<br />
Başkanlık Ödülü'nü kazanmış bir matematik profesörü ile ilahiyat müzisyeni bir annenin oğlu olan Dan Brown, bilim ve din gibi paradoksal felsefelerin egemen olduğu bir ortamda büyüdü. Bu birbirini tamamlayıcı görüşlerden aldığı esinle ünlü romanı Melekler ve Şeytanlar'ı yazdı. Bu yapıt da bir İsviçre fizik laboratuarı ile Vatikan kenti arasında geçen, bilim ve din odaklı bir gerilim romanıdır.<br />
<br />
Ayrıca, 2003 yılında çıkardığı ve tüm dünyada satış rekorları kıran Da Vinci Şifresi kitabının da yazarıdır.<br />
<br />
Sanat tarihcisi ve ressam olan eşi de araştırmalarına yardım etmektedir...<br />
<br />
 Eserleri <br />
<br />
    * Dijital Kale <br />
    * Melekler ve Şeytanlar <br />
    * İhanet Noktası <br />
    * Da Vinci Şifresi]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Dan Brown, 22 Haziran 1964 doğumlu ABD'li yazar.<br />
<br />
Amherst Koleji ve Philips Exeter Akademisi&#8217;nden mezun olduktan sonra bir süre eğitim gördüğü bu okullarda İngilizce öğretmenliği yaptı. Şifre çözme ve gizli hükümet örgütlerine duyduğu ilgi, 1996'da ilk romanı Dijital Kale'nin ortaya çıkmasını sağladı.<br />
<br />
Roman, yayımlanmasından hemen sonra bir anda elektronik kitap listelerinde bir numaraya yükseldi. Amerika Ulusal Güvenlik Teşkilatı'nı (NSA) konu alan roman sivil halkın mahremiyeti ile ulusal güvenlik arasındaki ince çizgiyi irdeliyordu.<br />
<br />
Yazar tekno-gerilim türündeki ikinci romanı İhanet Noktası'nda da politikada ahlak, güvenlik ve gizli teknoloji konularını işledi.<br />
<br />
Başkanlık Ödülü'nü kazanmış bir matematik profesörü ile ilahiyat müzisyeni bir annenin oğlu olan Dan Brown, bilim ve din gibi paradoksal felsefelerin egemen olduğu bir ortamda büyüdü. Bu birbirini tamamlayıcı görüşlerden aldığı esinle ünlü romanı Melekler ve Şeytanlar'ı yazdı. Bu yapıt da bir İsviçre fizik laboratuarı ile Vatikan kenti arasında geçen, bilim ve din odaklı bir gerilim romanıdır.<br />
<br />
Ayrıca, 2003 yılında çıkardığı ve tüm dünyada satış rekorları kıran Da Vinci Şifresi kitabının da yazarıdır.<br />
<br />
Sanat tarihcisi ve ressam olan eşi de araştırmalarına yardım etmektedir...<br />
<br />
 Eserleri <br />
<br />
    * Dijital Kale <br />
    * Melekler ve Şeytanlar <br />
    * İhanet Noktası <br />
    * Da Vinci Şifresi]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[El-Biruni]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=2427</link>
			<pubDate>Fri, 03 Apr 2009 15:30:55 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=2427</guid>
			<description><![CDATA[Arapça yazdığı kitaplarda sık sık Türkçe kelimeler kullanması , ilk astronomi gözlemlerini Türklerin oturduğu bölgelerde yapması onun Türk olduğunu göstermektedir, ve bu yüzden Türk bilgini olarak tanınmaktadır. İsmi Muhammed bin Ahmed el Birunî el- Harezmi olup künyesi Ebû Reyhan&#8217;dır. Birunî ya da Beyruni ismiyle ün yapmış olup, batı dünyasında Ali Boron adıyla tanınmaktadır. Çok yönlü bir bilgin olan Birunî matematik, astronomi, tıp, trigonometri, fizik, doğabilim, eczacılık, jeoloji, sosyoloji, tarih, coğrafya, felsefe, etnoloji , dinler tarihi, filoloji , botanik, mineraloji gibi alanlarda 100 den fazla eser vermiştir. Birunî Türkçe, Arapça, Farsça, Sanskritçe, Yunanca, İbranice bilmekteydi ve sadece İslâm aleminde değil tüm dünyada tanınmakta ve saygıyla anılmaktadır. <br />
<br />
Vasili V. Bartold tarafından &#8220;en büyük İslâm bilgini&#8221; olarak nitelenen Birunî akılcı ve nesnel yöntemiyle yalnız İslam dünyasının değil, çağının en büyük bilginleri arasında yer alır. Eserlerinin çoğu batı dillerine çevrilmiş ve defalarca basılmıştır. 1973 yılında doğumunun 1000. yıldönümü olması nedeniyle UNESCO&#8217;nun önayak olması ile bütün dünyada anılmıştır. Hayatı Birunî 973 (H. 362) yılında Zilhicce ayının üçüncü günü Kas&#8217;da doğmuştur. <br />
<br />
Küçük yaşta iken babasını kaybetmiş çok zor şartlar altında yetişmiştir. Daha çocuk yaşta üstün kabiliyeti ve keskin zekası ile dikkatleri üzerine çekmiş, Harezmşah hanedanından meşhur âlim ve matematikçi Ebu Nasr Mensûr bin Ali Irak onu himayesi altına almıştır. Onun aracılığıyla Harizm sarayına girerek dönemin ünlü bilginlerinden matematik ve astronomi öğrenimi görmüştür. Ebu Abbas memnun bin Muhammed Kas kentini alarak Batı Harizm Sülalesinin egemenliğine son verince (995), bir süre Rey&#8217;de kaldıktan sonra Cürcan&#8217;a yerleşerek Sultan Kabus Vüşmgir&#8217;in sarayına girmiş, orada el-Âsâru&#8217;l-bâkiye ani&#8217;l kuruni&#8217;l-haliye adlı tarih ve kronoloji alanındaki ünlü yapıtını sultana sunmuştur (1001). Yeniden Harizm&#8217;e dönerek (1003 ya da 1009) çalışmalarını Sultan Memnun bin el- Memnun&#8217;un sarayında sürdürmüş, sarayda başta İbni Sina olmak üzere Ebu-Nasr, İbni Miskeveyh gibi dönemin meşhur âlimleriyle tanışarak yakınlık kurmuştur. <br />
<br />
Gazneli Mahmut&#8217;un 1017&#8217;de Harezm devletine son vermesiyle Gazne&#8217;ye gelerek , 44 yaşında iken Gaznelilerin himayesine girmiştir. Gazneli Mahmut&#8217;tan olduğu gibi oğlu Mesut ve torunu Mevdut&#8217;tan da yardım destek ve saygı görmüştür. Gazneli Mahmut&#8217;un Hindistan seferinde, Sultan&#8217;ın baş danışmanlığını ve hazine genel müdürlüğünü yapmış, Gazneli Mahmut onun için &#8220;Sarayımızın en değerli hazinesidir&#8221; demiştir. Hindistan&#8217;ın fethinin ardından Hindistan&#8217;ın Nendene şehri civarında çeşitli ilmi çalışmalar yapan Birunî, orada Sanskritçe&#8217;yi öğrenmiş, Hintlilerin örf ve adetlerini incelemiş ,sonra tekrar Gazne&#8217;ye dönmüş, ömrünün geri kalanını orada geçirmiştir ve bu, bilimsel çalışmalar yönünden en verimli dönemi olmuştur. Uzun yıllar boyunca hazırladığı Tahdidu Nihayeti&#8217;l- Emâkın adlı kitabını bu dönemde tamamlamıştır (1025). <br />
<br />
Sultan Mesud döneminde Ortaçağ asrtonomisinin en önemli kaynaklarından olan El- Kanunü&#8217;l Mesudî adlı kitabı yazmış ve sultana ithaf etmiştir. Öteki çalışmalarının yanında, ünlü filozof ve bilgin Ebubekir Razi&#8217;nin kitaplarının, İslâm tarihi açısındam büyük değer taşıyan kataloğunu hazırlamıştır. Gazne&#8217;de ölen Birunî&#8217;nin ölüm tarihi tam olarak bilinmemektedir. Değişik kaynaklarda 1048-1061 yılları arasında değişen tarihlerde vefat ettiği belirtilmektedir. Bilim Anlayışı Birunî, özgür düşünce ve sağlam bilgiye aykırı düşen boş ve temelsiz inançlara, düşüncelere önem vermemesi bakımından bir Ortaçağ bilgini olmaktan çok bir Yeniçağ bilgini kabul edilebilir. Simya, sihir, büyü gibi batıl inançlara inanmayan Birunî Kitabü&#8217;lCevahir fi Marifeti&#8217;l-Cevahir adlı kitabında yağmur taşıyla yağmur yağdıralamayacağı veya zümrütün yılan üzerinde etki yaptığı yolundaki inaçları yıkmaya çalışmıştır. <br />
<br />
Birunî tükenmek bilmeyen bir gözlem ve araştırma çabasına nesnellik ilkesini ve içten bir dindarlık ruhunu da ekleyerek her yönden yetkin bir kişilik sergilemiştir. Bir hipotezin deneyle doğrulanması düşüncesi yanında ölçmeye verdiği önem kendisini fizik ve matematik çağdaş kavranışına oldukça yaklaştırmıştır. Çünkü o bir felsefeci olmaktan çok bir bilim adamıdır. Bilim adamı olarak yapıcı ve eleştirel bir zihniyette, bilimsel konularda sığ ve yüzeysel kalmaktan sürekli kaçınmış, bu nedenle bütün ömrünü bilgi birikimlerini deney ve gözlemlerle doğrulama uğruna harcamıştır. Birunî deney ,gözlem ve nesnellik ilkelerine dayanan bilimsel yönetemini doğa bilimlerinin yanında sosyal bilimlerde de uygulamıştır. Birunî&#8217;ye göre ilmin hazzı, yani hakikatı araştırma zevki, en yüksek zevkler arasındadır. Bu hususta kendisi şöyle demektedir: &#8220; İlim adamına yani ilim hizmetçisine lazım ve kaçınılmaz olan şey, ilmin bütün sahalarında yeterli bir seviyede olmasa bile, ilimler arasında bir ayırım yapmamak, herbirinin hakkını vermektir.<br />
<br />
Birûnî, bilim ve felsefe alanındaki çalışma ve araştırmalarında büyük ölçüde İslam düşüncesinin etkisinde kalmıştır. Evrenin "öncesiz" olmadığını, bir Tanrı'nın varlığına gereksinimi olduğunu ileri sürmüştür. Birûnî bu savı ile, evrenin "öncesiz" olduğu düşüncesini savunan İbn-i Sina'dan ayrılır. Batı'da "Aliboron" adıyla bilinen Birûnî'nin yapıtları birçok Batı diline çevrilmiştir. Ebu Abdullah Muhammed İbn Musa el-Harizmi, Aral denizinin güneyindeki Harezm (Hive)'de doğmuştur. Ailesinin Bağdat'ın güneyinde bir yere göç ettikleri gerçeği dışında, yaşamının ilk devreleri hakkında çok az şey bilinmektedir. Doğumu ve ölümünün kesin tarihleri de bilinmemektedir, fakat 813-833 arasında el-Memun hakimiyeti altında geliştiği ve büyük olasılıkla MS. 840 civarında öldüğü belirlenmiştir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Arapça yazdığı kitaplarda sık sık Türkçe kelimeler kullanması , ilk astronomi gözlemlerini Türklerin oturduğu bölgelerde yapması onun Türk olduğunu göstermektedir, ve bu yüzden Türk bilgini olarak tanınmaktadır. İsmi Muhammed bin Ahmed el Birunî el- Harezmi olup künyesi Ebû Reyhan&#8217;dır. Birunî ya da Beyruni ismiyle ün yapmış olup, batı dünyasında Ali Boron adıyla tanınmaktadır. Çok yönlü bir bilgin olan Birunî matematik, astronomi, tıp, trigonometri, fizik, doğabilim, eczacılık, jeoloji, sosyoloji, tarih, coğrafya, felsefe, etnoloji , dinler tarihi, filoloji , botanik, mineraloji gibi alanlarda 100 den fazla eser vermiştir. Birunî Türkçe, Arapça, Farsça, Sanskritçe, Yunanca, İbranice bilmekteydi ve sadece İslâm aleminde değil tüm dünyada tanınmakta ve saygıyla anılmaktadır. <br />
<br />
Vasili V. Bartold tarafından &#8220;en büyük İslâm bilgini&#8221; olarak nitelenen Birunî akılcı ve nesnel yöntemiyle yalnız İslam dünyasının değil, çağının en büyük bilginleri arasında yer alır. Eserlerinin çoğu batı dillerine çevrilmiş ve defalarca basılmıştır. 1973 yılında doğumunun 1000. yıldönümü olması nedeniyle UNESCO&#8217;nun önayak olması ile bütün dünyada anılmıştır. Hayatı Birunî 973 (H. 362) yılında Zilhicce ayının üçüncü günü Kas&#8217;da doğmuştur. <br />
<br />
Küçük yaşta iken babasını kaybetmiş çok zor şartlar altında yetişmiştir. Daha çocuk yaşta üstün kabiliyeti ve keskin zekası ile dikkatleri üzerine çekmiş, Harezmşah hanedanından meşhur âlim ve matematikçi Ebu Nasr Mensûr bin Ali Irak onu himayesi altına almıştır. Onun aracılığıyla Harizm sarayına girerek dönemin ünlü bilginlerinden matematik ve astronomi öğrenimi görmüştür. Ebu Abbas memnun bin Muhammed Kas kentini alarak Batı Harizm Sülalesinin egemenliğine son verince (995), bir süre Rey&#8217;de kaldıktan sonra Cürcan&#8217;a yerleşerek Sultan Kabus Vüşmgir&#8217;in sarayına girmiş, orada el-Âsâru&#8217;l-bâkiye ani&#8217;l kuruni&#8217;l-haliye adlı tarih ve kronoloji alanındaki ünlü yapıtını sultana sunmuştur (1001). Yeniden Harizm&#8217;e dönerek (1003 ya da 1009) çalışmalarını Sultan Memnun bin el- Memnun&#8217;un sarayında sürdürmüş, sarayda başta İbni Sina olmak üzere Ebu-Nasr, İbni Miskeveyh gibi dönemin meşhur âlimleriyle tanışarak yakınlık kurmuştur. <br />
<br />
Gazneli Mahmut&#8217;un 1017&#8217;de Harezm devletine son vermesiyle Gazne&#8217;ye gelerek , 44 yaşında iken Gaznelilerin himayesine girmiştir. Gazneli Mahmut&#8217;tan olduğu gibi oğlu Mesut ve torunu Mevdut&#8217;tan da yardım destek ve saygı görmüştür. Gazneli Mahmut&#8217;un Hindistan seferinde, Sultan&#8217;ın baş danışmanlığını ve hazine genel müdürlüğünü yapmış, Gazneli Mahmut onun için &#8220;Sarayımızın en değerli hazinesidir&#8221; demiştir. Hindistan&#8217;ın fethinin ardından Hindistan&#8217;ın Nendene şehri civarında çeşitli ilmi çalışmalar yapan Birunî, orada Sanskritçe&#8217;yi öğrenmiş, Hintlilerin örf ve adetlerini incelemiş ,sonra tekrar Gazne&#8217;ye dönmüş, ömrünün geri kalanını orada geçirmiştir ve bu, bilimsel çalışmalar yönünden en verimli dönemi olmuştur. Uzun yıllar boyunca hazırladığı Tahdidu Nihayeti&#8217;l- Emâkın adlı kitabını bu dönemde tamamlamıştır (1025). <br />
<br />
Sultan Mesud döneminde Ortaçağ asrtonomisinin en önemli kaynaklarından olan El- Kanunü&#8217;l Mesudî adlı kitabı yazmış ve sultana ithaf etmiştir. Öteki çalışmalarının yanında, ünlü filozof ve bilgin Ebubekir Razi&#8217;nin kitaplarının, İslâm tarihi açısındam büyük değer taşıyan kataloğunu hazırlamıştır. Gazne&#8217;de ölen Birunî&#8217;nin ölüm tarihi tam olarak bilinmemektedir. Değişik kaynaklarda 1048-1061 yılları arasında değişen tarihlerde vefat ettiği belirtilmektedir. Bilim Anlayışı Birunî, özgür düşünce ve sağlam bilgiye aykırı düşen boş ve temelsiz inançlara, düşüncelere önem vermemesi bakımından bir Ortaçağ bilgini olmaktan çok bir Yeniçağ bilgini kabul edilebilir. Simya, sihir, büyü gibi batıl inançlara inanmayan Birunî Kitabü&#8217;lCevahir fi Marifeti&#8217;l-Cevahir adlı kitabında yağmur taşıyla yağmur yağdıralamayacağı veya zümrütün yılan üzerinde etki yaptığı yolundaki inaçları yıkmaya çalışmıştır. <br />
<br />
Birunî tükenmek bilmeyen bir gözlem ve araştırma çabasına nesnellik ilkesini ve içten bir dindarlık ruhunu da ekleyerek her yönden yetkin bir kişilik sergilemiştir. Bir hipotezin deneyle doğrulanması düşüncesi yanında ölçmeye verdiği önem kendisini fizik ve matematik çağdaş kavranışına oldukça yaklaştırmıştır. Çünkü o bir felsefeci olmaktan çok bir bilim adamıdır. Bilim adamı olarak yapıcı ve eleştirel bir zihniyette, bilimsel konularda sığ ve yüzeysel kalmaktan sürekli kaçınmış, bu nedenle bütün ömrünü bilgi birikimlerini deney ve gözlemlerle doğrulama uğruna harcamıştır. Birunî deney ,gözlem ve nesnellik ilkelerine dayanan bilimsel yönetemini doğa bilimlerinin yanında sosyal bilimlerde de uygulamıştır. Birunî&#8217;ye göre ilmin hazzı, yani hakikatı araştırma zevki, en yüksek zevkler arasındadır. Bu hususta kendisi şöyle demektedir: &#8220; İlim adamına yani ilim hizmetçisine lazım ve kaçınılmaz olan şey, ilmin bütün sahalarında yeterli bir seviyede olmasa bile, ilimler arasında bir ayırım yapmamak, herbirinin hakkını vermektir.<br />
<br />
Birûnî, bilim ve felsefe alanındaki çalışma ve araştırmalarında büyük ölçüde İslam düşüncesinin etkisinde kalmıştır. Evrenin "öncesiz" olmadığını, bir Tanrı'nın varlığına gereksinimi olduğunu ileri sürmüştür. Birûnî bu savı ile, evrenin "öncesiz" olduğu düşüncesini savunan İbn-i Sina'dan ayrılır. Batı'da "Aliboron" adıyla bilinen Birûnî'nin yapıtları birçok Batı diline çevrilmiştir. Ebu Abdullah Muhammed İbn Musa el-Harizmi, Aral denizinin güneyindeki Harezm (Hive)'de doğmuştur. Ailesinin Bağdat'ın güneyinde bir yere göç ettikleri gerçeği dışında, yaşamının ilk devreleri hakkında çok az şey bilinmektedir. Doğumu ve ölümünün kesin tarihleri de bilinmemektedir, fakat 813-833 arasında el-Memun hakimiyeti altında geliştiği ve büyük olasılıkla MS. 840 civarında öldüğü belirlenmiştir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yunus Emre]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=2426</link>
			<pubDate>Fri, 03 Apr 2009 15:19:35 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=2426</guid>
			<description><![CDATA[Türk halk şairlerinin tartışmasız öncüsü olan ve Türk'ün İslam'a bakışını Türk dilinin tüm sadelik ve güzelliğiyle ortaya koyan Yunus Emre, sevgiyi felsefe haline getirmiş örnek bir insandır. Yaklaşık 700 yıldır Türk milleti tarafından dilden dile aktarılmış, türkü ve ilahilere söz olmuş, yer yer atasözü misali dilden dile dolaşmış mısralarıyla Yunus Emre, Türk kültür ve medeniyetinin oluşumuna büyük katkılar sağlamış bir gönül adamıdır. Bazı kaynaklarda Anadolu'ya gelen Türk boylarından birine bağlı olup, 1238 dolaylarında doğduğu rivayet edilirse de bu kesin değildir; tıpkı 1320 dolaylarında Eskişehir'de öldüğü yolundaki rivayetlerde olduğu gibi. Batı Anadolu'nun birkaç yöresinde "Yunus Emre" adını taşıyan ve onunla ilgili görüldüğünden "makam" adı verilen yer vardır. Bir garip öldü diyeler Üç gün sonra duyalar Soğuk su ile yuyalar Şöyle garip bencileyin diyen Yunus, belki de doğduğu ve yaşadığı topraklardan çok uzaklarda bu dünyadan göçüp gittiğini anlatmak istemektedir. Türkiye'nin pek çok yerinde Yunus Emre'nin mezarı olduğu iddia edilen pek çok mezar ve türbe vardır. Bunlardan başlıcaları şöyle sıralanabilir: Eskişehir'in Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy; Karaman'da Yunus Emre Camii avlusu; Bursa; Kula ile Salihli arasında Emre Sultan köyü; Erzurum, Duzcu köyü; Isparta'nın Keçiborlu ilçesi civarı; Aksaray; Afyon'un Sandıklı ilçesi; Ordu'nun Ünye ilçesi; Sivas yakınında bir yol üstü. Görüldüğü gibi sayı ve iddia hayli kabarıktır. Bazı belgeler, Yunus Emre'nin asıl mezarının Karaman veya Sarıköy'de olduğuna işaret etmektedir. Nitekim, 1970'li yılların başında Sarıköy'deki mezarın Yunus'a ait olduğuna kesin gözüyle bakılarak bu köye Yunus Emre adı verildi ve oradaki bir bahçe içine anıt dikildi. 1980'li yıllarda ise, 1350'de yapılmış olan Karaman'daki Yunus Emre Camii'nin yanındaki mezarın onun gerçek mezarı olduğu iddia edildi. Aslında bu durum, Yunus Emre'nin Türkler tarafından ne kadar sevildiği ve benimsendiğinin çarpıcı bir örneğidir. Gerçekten de halktan biri olan Yunus Emre, halkın değer, duygu ve düşüncelerini dile getirişi itibariyle tarihimizin en halkla barışık aydınlarından biri olma özelliğine sahiptir. Türk tasavvufunun dilde ve şiirde kurucusu olan Yunus Emre'nin şiirlerinde ahlak, hikmet, din, aşk gibi konuların hemen hepsi tasavvuftan çıkar ve tasavvuf görüşü çerçevesinde bir yere oturtulur. Mısralarında didaktik ahlak telkinlerinde bulunan Yunus Emre, "gönül kırmamak" konusuna ayrı bir önem verir ve "üstün bir değer" olarak şiirlerinde bu konuyu özenle işler. Bu arada Yunus Emre'yi öne çıkaran bir başka önemli özelliği de, şiirlerinde işlediği konuları ve telkinleri bizzat kendi hayatında uygulamasıdır. "Din tamam olunca doğar muhabbet" diyen Yunus, İslam'ın sabır, kanaat, hoşgörürlük, cömertlik, iyilik, fazilet değerlerini benimsemeyi telkin eder. Yunus'un sanat anlayışı, dini ve milli değerleri bağdaştırdığı mısralarında kendini gösterir; millileşen tasavvufa, Türkçe'nin en güzel ve en güçlü özelliklerini kullanarak tercüman olur. Gerçekten de 11,12 ve 13. asırlarda Türkistan ve Anadolu Türkleri arasında çok yayılan tasavvufun Türk şairleri arasında iki büyük sözcüsü vardır: Türkistan'da Ahmet Yesevi, Anadolu'da Yunus Emre... Yunus Emre'nin tasavvuf anlayışında dervişlik olgunluktur, aşktır; Allah katında kabul görmektir; nefsini yenmek, iradeyi eritmektir; kavgaya, nifaka, gösterişe, hamlığa, riyaya, düşmanlığa, şekilciliğe karşı çıkmaktır. Yunus Emre aynı zamanda bütün insanlığa hitap eden büyük şairlerdendir. Bu anlamda Mevlana'nın bir benzeridir. O'nun Mevlana kadar çok tanınmayışı ise, bir yandan kullandığı dil olan Türkçe'nin Batı'da Farsça kadar bilinmemesi, öte yandan da Türk aydınlarının O'nu ihmal etmesindendir. Yunus'taki insanlık sevgisi, neredeyse kendisiyle özdeşleşmiş "sevgi felsefesi"nin bir parçası ve hatta sonucudur. Nitekim Yunus'un insan sevgisini ilahi sevgi ile nasıl bağdaştırdığını gösteren en çarpıcı mısralarından birisi "Yaradılanı hoş gör / Yaradan'dan ötürü"dür. Yunus Emre'ye göre insanlar, din, mezhep, ırk, millet, renk, mevki, sınıf farkı gözetilmeksizin sevilmeyi hak etmektedirler. Madem ki insanoğlu ruh yönüyle Allah'tan gelmektedir; öyleyse insanlar hiçbir şekilde birbirlerinden bu anlamda ayrılamazlar. Yaşadığı çağın gerçekleri göz önünde bulundurulduğunda Yunus'un bir başka önemli tarafı ortaya çıkar: Yunus Emre, hükümetsizlik içinde çalkalanan ve Moğol istilaları ile mahvolan Anadolu topraklarında ortaya çıkan sapık batınî cereyanların hiçbirine kapılmadığı gibi, bu akımların Türklerin bütünlüğüne zarar vermesi tehlikesi karşısında da engelleyici bir rol üstlenmiştir. Bu bakımdan bakıldığında Yunus Emre, hem Türk şiirinin kurucusu, hem de milli birliğin önemli tutkallarından biridir. Yunus Emre, kelimenin tam anlamıyla "milli bir sanatçı"dır. Tıpkı, Nasrettin Hoca, Köroğlu, Dadaloğlu veya Karacaoğlan gibi... Yunus Emre'nin şiirlerinde en fazla işlenmiş temalar; İlahi aşk, Din, Ahlak, Gurbet, Tabiat, Ölüm ve faniliktir.<br />
<br />
İLİM KENDİN BİLMEKTİR<br />
<br />
İlim ilim bilmektir<br />
İlim kendin bilmektir<br />
Sen kendini bilmezsin<br />
Ya nice okumaktır<br />
<br />
Okumaktan murat ne<br />
Kişi Hak'kı bilmektir<br />
Çün okudun bilmezsin<br />
Ha bir kuru emektir<br />
<br />
Okudum bildim deme<br />
Çok taat kıldım deme<br />
Eğer Hak bilmez isen<br />
Abes yere yelmektir<br />
<br />
Dört kitabın ma'nisi<br />
Bellidir bir elifte<br />
Sen elifi bilmezsin<br />
Bu nice okumaktır<br />
<br />
Yiğirmi dokuz hece<br />
Okursun uçtan uca<br />
Sen elif dersin hoca<br />
Ma'nisi ne demektir<br />
<br />
Yunus Emre der hoca<br />
Gerekse bin var hacca<br />
Hepisinden iyice<br />
Bir gönüle girmektir<br />
<br />
GEL GÖR BENİ AŞK NEYLEDİ<br />
<br />
Ben yürürüm yana yana<br />
Aşk boyadı beni kana<br />
Ne deliyem ne divane<br />
Gel gör beni aşk neyledi<br />
<br />
Gah eserim yeller gibi<br />
Gah tozarım yollar gibi<br />
Gah akarım seller gibi<br />
Gel gör beni aşk neyledi<br />
<br />
Akar suların çağlarım<br />
Dertli ciğerim dağlarım<br />
Şeyhim anuban ağlarım<br />
Gel gör beni aşk neyledi<br />
<br />
Ya elim al kaldır beni<br />
Ya vaslına erdir beni<br />
Çok ağlattın güldür beni<br />
Gel gör beni aşk neyledi<br />
<br />
Ben yürürüm ilden ile<br />
Şeyh anarım dilden dile<br />
Gurbette halım kim bile<br />
Gel gör beni aşk neyledi<br />
<br />
Mecnun oluban yürürüm<br />
O yâri düşte görürüm<br />
Uyanıp melül olurum<br />
Gel gör beni aşk neyledi<br />
<br />
Miskin Yunus biçareyim<br />
Baştan ayağa yareyim<br />
Dost elinde avareyim<br />
Gel gör beni aşk neyledi<br />
<br />
GEL GİDELİM DOSTA GÖNÜL<br />
<br />
Bir karardan durmayalım<br />
Gel gidelim dosta gönül<br />
Hasretinden yanmayalım<br />
Gel gidelim dosta gönül<br />
<br />
Kılavuz ol gönül bana<br />
Gel gidelim yârdan yana<br />
Canım kurbandır canana<br />
Gel gidelim dosta gönül<br />
<br />
Kara haberin almadan<br />
Can bedenden ayrılmadan<br />
Azrail bizi bulmadan<br />
Gel gidelim dosta gönül<br />
<br />
Gerçek murada varalım<br />
Yârin hatırın soralım<br />
Yunus Emre'yi alalım<br />
Gel gidelim dosta gönül<br />
<br />
AŞKIN ALDI BENDEN BENİ<br />
<br />
Aşkın aldı benden beni bana seni gerek seni<br />
Ben yanarım dün ü günü bana seni gerek seni<br />
Ne varlığa sevinirim ne yokluğa yerinirim<br />
Aşkın ile avunurum bana seni gerek seni<br />
<br />
Aşkın aşıklar öldürür aşk denizine daldırır<br />
Tecelli ile doldurur bana seni gerek seni<br />
Aşkın şarabından içem Mecnun olup yola düşem<br />
Sensin dün ü gün endişem bana seni gerek seni<br />
<br />
Sufilere sohbet gerek Ahilere ahret gerek<br />
Mecnunlara Leyla gerek bana seni gerek seni<br />
Eğer beni öldüreler kulum göğe savuralar<br />
Toprağım anda çağırır bana seni gerek seni<br />
<br />
Cennet dedikleri ne ki bir kaç köşkle birkaç huri<br />
İsteyene ver onları bana seni gerek seni<br />
Yunus-durur benim adım gün geçtikce artar ödüm<br />
İki cihanda maksudum bana seni gerek seni]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Türk halk şairlerinin tartışmasız öncüsü olan ve Türk'ün İslam'a bakışını Türk dilinin tüm sadelik ve güzelliğiyle ortaya koyan Yunus Emre, sevgiyi felsefe haline getirmiş örnek bir insandır. Yaklaşık 700 yıldır Türk milleti tarafından dilden dile aktarılmış, türkü ve ilahilere söz olmuş, yer yer atasözü misali dilden dile dolaşmış mısralarıyla Yunus Emre, Türk kültür ve medeniyetinin oluşumuna büyük katkılar sağlamış bir gönül adamıdır. Bazı kaynaklarda Anadolu'ya gelen Türk boylarından birine bağlı olup, 1238 dolaylarında doğduğu rivayet edilirse de bu kesin değildir; tıpkı 1320 dolaylarında Eskişehir'de öldüğü yolundaki rivayetlerde olduğu gibi. Batı Anadolu'nun birkaç yöresinde "Yunus Emre" adını taşıyan ve onunla ilgili görüldüğünden "makam" adı verilen yer vardır. Bir garip öldü diyeler Üç gün sonra duyalar Soğuk su ile yuyalar Şöyle garip bencileyin diyen Yunus, belki de doğduğu ve yaşadığı topraklardan çok uzaklarda bu dünyadan göçüp gittiğini anlatmak istemektedir. Türkiye'nin pek çok yerinde Yunus Emre'nin mezarı olduğu iddia edilen pek çok mezar ve türbe vardır. Bunlardan başlıcaları şöyle sıralanabilir: Eskişehir'in Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy; Karaman'da Yunus Emre Camii avlusu; Bursa; Kula ile Salihli arasında Emre Sultan köyü; Erzurum, Duzcu köyü; Isparta'nın Keçiborlu ilçesi civarı; Aksaray; Afyon'un Sandıklı ilçesi; Ordu'nun Ünye ilçesi; Sivas yakınında bir yol üstü. Görüldüğü gibi sayı ve iddia hayli kabarıktır. Bazı belgeler, Yunus Emre'nin asıl mezarının Karaman veya Sarıköy'de olduğuna işaret etmektedir. Nitekim, 1970'li yılların başında Sarıköy'deki mezarın Yunus'a ait olduğuna kesin gözüyle bakılarak bu köye Yunus Emre adı verildi ve oradaki bir bahçe içine anıt dikildi. 1980'li yıllarda ise, 1350'de yapılmış olan Karaman'daki Yunus Emre Camii'nin yanındaki mezarın onun gerçek mezarı olduğu iddia edildi. Aslında bu durum, Yunus Emre'nin Türkler tarafından ne kadar sevildiği ve benimsendiğinin çarpıcı bir örneğidir. Gerçekten de halktan biri olan Yunus Emre, halkın değer, duygu ve düşüncelerini dile getirişi itibariyle tarihimizin en halkla barışık aydınlarından biri olma özelliğine sahiptir. Türk tasavvufunun dilde ve şiirde kurucusu olan Yunus Emre'nin şiirlerinde ahlak, hikmet, din, aşk gibi konuların hemen hepsi tasavvuftan çıkar ve tasavvuf görüşü çerçevesinde bir yere oturtulur. Mısralarında didaktik ahlak telkinlerinde bulunan Yunus Emre, "gönül kırmamak" konusuna ayrı bir önem verir ve "üstün bir değer" olarak şiirlerinde bu konuyu özenle işler. Bu arada Yunus Emre'yi öne çıkaran bir başka önemli özelliği de, şiirlerinde işlediği konuları ve telkinleri bizzat kendi hayatında uygulamasıdır. "Din tamam olunca doğar muhabbet" diyen Yunus, İslam'ın sabır, kanaat, hoşgörürlük, cömertlik, iyilik, fazilet değerlerini benimsemeyi telkin eder. Yunus'un sanat anlayışı, dini ve milli değerleri bağdaştırdığı mısralarında kendini gösterir; millileşen tasavvufa, Türkçe'nin en güzel ve en güçlü özelliklerini kullanarak tercüman olur. Gerçekten de 11,12 ve 13. asırlarda Türkistan ve Anadolu Türkleri arasında çok yayılan tasavvufun Türk şairleri arasında iki büyük sözcüsü vardır: Türkistan'da Ahmet Yesevi, Anadolu'da Yunus Emre... Yunus Emre'nin tasavvuf anlayışında dervişlik olgunluktur, aşktır; Allah katında kabul görmektir; nefsini yenmek, iradeyi eritmektir; kavgaya, nifaka, gösterişe, hamlığa, riyaya, düşmanlığa, şekilciliğe karşı çıkmaktır. Yunus Emre aynı zamanda bütün insanlığa hitap eden büyük şairlerdendir. Bu anlamda Mevlana'nın bir benzeridir. O'nun Mevlana kadar çok tanınmayışı ise, bir yandan kullandığı dil olan Türkçe'nin Batı'da Farsça kadar bilinmemesi, öte yandan da Türk aydınlarının O'nu ihmal etmesindendir. Yunus'taki insanlık sevgisi, neredeyse kendisiyle özdeşleşmiş "sevgi felsefesi"nin bir parçası ve hatta sonucudur. Nitekim Yunus'un insan sevgisini ilahi sevgi ile nasıl bağdaştırdığını gösteren en çarpıcı mısralarından birisi "Yaradılanı hoş gör / Yaradan'dan ötürü"dür. Yunus Emre'ye göre insanlar, din, mezhep, ırk, millet, renk, mevki, sınıf farkı gözetilmeksizin sevilmeyi hak etmektedirler. Madem ki insanoğlu ruh yönüyle Allah'tan gelmektedir; öyleyse insanlar hiçbir şekilde birbirlerinden bu anlamda ayrılamazlar. Yaşadığı çağın gerçekleri göz önünde bulundurulduğunda Yunus'un bir başka önemli tarafı ortaya çıkar: Yunus Emre, hükümetsizlik içinde çalkalanan ve Moğol istilaları ile mahvolan Anadolu topraklarında ortaya çıkan sapık batınî cereyanların hiçbirine kapılmadığı gibi, bu akımların Türklerin bütünlüğüne zarar vermesi tehlikesi karşısında da engelleyici bir rol üstlenmiştir. Bu bakımdan bakıldığında Yunus Emre, hem Türk şiirinin kurucusu, hem de milli birliğin önemli tutkallarından biridir. Yunus Emre, kelimenin tam anlamıyla "milli bir sanatçı"dır. Tıpkı, Nasrettin Hoca, Köroğlu, Dadaloğlu veya Karacaoğlan gibi... Yunus Emre'nin şiirlerinde en fazla işlenmiş temalar; İlahi aşk, Din, Ahlak, Gurbet, Tabiat, Ölüm ve faniliktir.<br />
<br />
İLİM KENDİN BİLMEKTİR<br />
<br />
İlim ilim bilmektir<br />
İlim kendin bilmektir<br />
Sen kendini bilmezsin<br />
Ya nice okumaktır<br />
<br />
Okumaktan murat ne<br />
Kişi Hak'kı bilmektir<br />
Çün okudun bilmezsin<br />
Ha bir kuru emektir<br />
<br />
Okudum bildim deme<br />
Çok taat kıldım deme<br />
Eğer Hak bilmez isen<br />
Abes yere yelmektir<br />
<br />
Dört kitabın ma'nisi<br />
Bellidir bir elifte<br />
Sen elifi bilmezsin<br />
Bu nice okumaktır<br />
<br />
Yiğirmi dokuz hece<br />
Okursun uçtan uca<br />
Sen elif dersin hoca<br />
Ma'nisi ne demektir<br />
<br />
Yunus Emre der hoca<br />
Gerekse bin var hacca<br />
Hepisinden iyice<br />
Bir gönüle girmektir<br />
<br />
GEL GÖR BENİ AŞK NEYLEDİ<br />
<br />
Ben yürürüm yana yana<br />
Aşk boyadı beni kana<br />
Ne deliyem ne divane<br />
Gel gör beni aşk neyledi<br />
<br />
Gah eserim yeller gibi<br />
Gah tozarım yollar gibi<br />
Gah akarım seller gibi<br />
Gel gör beni aşk neyledi<br />
<br />
Akar suların çağlarım<br />
Dertli ciğerim dağlarım<br />
Şeyhim anuban ağlarım<br />
Gel gör beni aşk neyledi<br />
<br />
Ya elim al kaldır beni<br />
Ya vaslına erdir beni<br />
Çok ağlattın güldür beni<br />
Gel gör beni aşk neyledi<br />
<br />
Ben yürürüm ilden ile<br />
Şeyh anarım dilden dile<br />
Gurbette halım kim bile<br />
Gel gör beni aşk neyledi<br />
<br />
Mecnun oluban yürürüm<br />
O yâri düşte görürüm<br />
Uyanıp melül olurum<br />
Gel gör beni aşk neyledi<br />
<br />
Miskin Yunus biçareyim<br />
Baştan ayağa yareyim<br />
Dost elinde avareyim<br />
Gel gör beni aşk neyledi<br />
<br />
GEL GİDELİM DOSTA GÖNÜL<br />
<br />
Bir karardan durmayalım<br />
Gel gidelim dosta gönül<br />
Hasretinden yanmayalım<br />
Gel gidelim dosta gönül<br />
<br />
Kılavuz ol gönül bana<br />
Gel gidelim yârdan yana<br />
Canım kurbandır canana<br />
Gel gidelim dosta gönül<br />
<br />
Kara haberin almadan<br />
Can bedenden ayrılmadan<br />
Azrail bizi bulmadan<br />
Gel gidelim dosta gönül<br />
<br />
Gerçek murada varalım<br />
Yârin hatırın soralım<br />
Yunus Emre'yi alalım<br />
Gel gidelim dosta gönül<br />
<br />
AŞKIN ALDI BENDEN BENİ<br />
<br />
Aşkın aldı benden beni bana seni gerek seni<br />
Ben yanarım dün ü günü bana seni gerek seni<br />
Ne varlığa sevinirim ne yokluğa yerinirim<br />
Aşkın ile avunurum bana seni gerek seni<br />
<br />
Aşkın aşıklar öldürür aşk denizine daldırır<br />
Tecelli ile doldurur bana seni gerek seni<br />
Aşkın şarabından içem Mecnun olup yola düşem<br />
Sensin dün ü gün endişem bana seni gerek seni<br />
<br />
Sufilere sohbet gerek Ahilere ahret gerek<br />
Mecnunlara Leyla gerek bana seni gerek seni<br />
Eğer beni öldüreler kulum göğe savuralar<br />
Toprağım anda çağırır bana seni gerek seni<br />
<br />
Cennet dedikleri ne ki bir kaç köşkle birkaç huri<br />
İsteyene ver onları bana seni gerek seni<br />
Yunus-durur benim adım gün geçtikce artar ödüm<br />
İki cihanda maksudum bana seni gerek seni]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ömer Seyfettin]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=2400</link>
			<pubDate>Thu, 02 Apr 2009 15:50:32 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=2400</guid>
			<description><![CDATA[Türk hikaye yazarı, gazeteci, asker. Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılma sürecine tanıklık ettiği gençlik yıllarından itibaren Türk birliğini savunmuş; Türkçülük akımına yön veren isimlerin başında gelmiş ve dönemin birçok aydınının etkisi altında kaldığı, yerel dilimizin yabancı kelimelerden arındırılması, özüne dönebilmesi amacını taşıyan Yeni Lisan anlayışını geliştirmiştir. 36 yıllık kısa ömründe, Türk edebiyatının ve özellikle de edebi yazın türlerinden "hikaye"nin gelişimine büyük katkıda bulunan önemli eserler ortaya koymuştur. <br />
<br />
 <br />
Ömer Seyfettin, 28 Şubat 1884 tarihinde, Yüzbaşı Ömer Şevki Bey ile Fatma Hanım'ın ikinci çocuğu olarak, Balıkesir'in Gönen ilçesinde dünyaya geldi. Eğitim hayatına Gönen'deki bir mahalle mektebinde başladıktan sonra, babasının tayini nedeniyle öğrenimini önce İnebolu, sonrasında ise Ayancık ve İstanbul Kanatlarımın Altında'da sürdürdü. Aksaray'daki Mekteb-i Osmani'ye bir süre devam etmesinin ardından, 1893'te, parasız yatılı olarak Eyüpsultan Askeri Baytar Rüştiyesi'ne kaydoldu. Bu okulların ardından, asker olmaya karar verince, Kuleli Askeri İdadisi'ne yazıldı. Buradan da Edirne Askeri İdadisi'ne geçen Seyfettin, 1900 yılında İstanbul'a taşındı. Edirne'de ilk yazın çalışmalarına başlayan Seyfettin, yazdığı manzumeleri İstanbul'daki dergi ve gazetelere gönderdi. İlk defa, 17 Şubat 1900 tarihli Mecmua-i Edebiye'de, "Yad" adlı şiiri yayımlandı. Bu dergide, İstanbul'da bulunduğu zaman içerisinde 13 şiiri daha basıldı. <br />
Askeri eğitimine, Harbiye Mektebi'nde devam ederken, 1903 yılında Makedonya'da çıkan isyan nedeniyle, eğitimli asker ihtiyacının doğması üzerine, "sınıf-ı müstacele" hakkı verilerek, piyade asteğmeni rütbesiyle mezun edildi. Mezuniyetinin hemen ardından, Selanik merkezli Üçüncü Ordu'ya bağlı İzmir Redif Tümeni'nin komutasındaki Kuşadası Redif Taburu'na tayin edildi. 1906 yılında İzmir'deki Jandarma Okulu'na öğretmen olarak atanan Seyfettin, bu süreç içerisinde, Baha Tevfik, Mehmet Necip Türkçü, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Şehabettin Süleyman gibi dönem edebiyatının gözde isimleriyle buluşma fırsatını yakaladı ve buradaki edebiyat çevrelerinde sürdürülen faaliyetleri birebir takip etti. Yönetimsel sorunların halka olumsuz bir şekilde yansıdığı, imparatorluk içindeki ayrılıkçı fikirlerin gün yüzüne çıkmaya başladığı bir dönemde edebiyata yönelen Seyfettin, Türkçü düşüncenin savunucusu oldu ve bunu eserlerine de yansıttı. İzmir'de bulunduğu dönemde, Sebat, Hizmet ve Serbest İzmir gibi gazetelere makaleler yazdı. <br />
<br />
1909 yılının Ocak ayında üsteğmen rütbesiyle, ayrılıkçı hareketlerin baş gösterdiği Rumeli'de, Üçüncü Ordu Selanik merkezine atandı. Diğer Rumeli yörelerinde de, özellikle Yakorit Hudut Bölüğü'nde görev yaptı. Askeri kimliğini bir kenara bırakarak, yazmaya devam eden Seyfettin'in "Yeni Lisan" adlı ilk başyazısı, 11 Nisan 1911'de Selanik'te faaliyet gösteren Genç Kalemler dergisinde, imzasız olarak yayımlandı. Eski adı Hüsn-ü Şir olan derginin adı, Akil Koyuncu'nun talebi uygun bulunarak Genç Kalemler'e çevrilmişti. Seyfettin makalesinde, Türkçenin yabancı kelimelerden temizlenmesi, yabancı dillerden kelime transferi yapılması yerine, onlara Türkçe karşılıklar bulunması, yazılarda sadelikten yana olunması, edebiyatın halk diline indirgenmesi gibi konulara dikkat çekmeye çalıştı. Dergi bünyesinde yazın çalışmalarına devam ederken, Ziya Gökalp ile birlikte Yeni Hayat adını verdikleri bir harekete önayak oldular. Bu hareketin halka açılan kapısı ise, Genç Kalemler dergisi oldu. Cumhuriyet öncesi Türk edebiyat tarihinde neredeyse bir milli edebiyat akımı haline gelen hareket, "Türkçülük" düşüncesinin özgür sesi oldu. Seyfettin'in "Bahar ve Kelebekler", "İrtica Haberi", "Primo Türk Çocuğu", "Ant" ve "Aşk Dalgası" gibi hikayeleri de bu dergide basıldı. <br />
<br />
1912 yılında patlak veren Balkan Savaşı nedeniyle, Genç Kalemler kadrosunu oluşturan şairler ve yazarlar dağıldılar. Yeniden askeri göreve çağrılan Seyfettin, subay rütbesiyle savaşta aktif rol oynadı; ancak Yanya kuşatmasında Yunan ordusuna esir düştü ve Yunanistan sınırları içindeki Nafliyon'a götürüldü. Burada geçen esaret günlerinde, kendini edebi yönden geliştirmeye adadı ve "Piç", "Mehdi", "Hürriyet Bayrakları" adlı hikayelerini aynı dönemde kaleme aldı. Bu hikayeler, Halka Doğru, Türk Yurdu ve Zeka gibi dergilerde basıldı. <br />
<br />
Bir yıllık esaret hayatının ardından, 1913'te, İstanbul'a geri dönerek ikinci kez askerliği bıraktı ve Türk Sözü dergisinin başyazarlığını yapmaya başladı. Türkçü fikirleri hem edebiyat çevrelerine, hem de halka bu dergi vasıtasıyla duyurmaya devam etti. 1914'te, Kabataş Sultanisi'nde, vefatına kadar sürdüreceği, edebiyat öğretmenliği görevine başladı. <br />
<br />
Ünlü yazar, 1915 yılında, Calibe Hanım'la hayatını birleştirdi. Dönemin baskın siyasi hareketi olan İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne yakın duran Seyfettin'in, eşi, partinin ileri gelen üyelerinden Doktor Beşim Ethem Bey'in kızıydı. İki yıl gibi oldukça kısa bir zaman süren evliliğinden, Güner adında bir kızı dünyaya geldi. Özel hayatındaki çalkantıların ardından, Kalamış sahilindeki yalısında inzivaya çekilip, edebi faaliyetlerini burada sürdürmeye başladı. Huzurlu olmayan ruh haline rağmen, beğenilen birçok eserini bu dönemde ortaya koydu ve bunlar Yeni Mecmua, Şair, Donanma, Büyük Mecmua, Yeni Dünya, Diken ve Türk Kadını gibi dergilerde basıldı. Vakit, Zaman ve İfham gibi gazetelerde de pekçok makale ve hikayesi yayınlanan Seyfettin, yalnızlığını yazarak gidermeye çalıştı. Bunun yanında, yakın dostu Ali Canip Yöntem, onun annesi ve diğer pekçok edebi kişilikle sık sık biraraya gelen yazar, 6 Mart 1920 tarihinde, ilerleyen şeker hastalığı nedeniyle hayata veda etti. Önce Kadıköy'deki Kuşdili Mahmut Baba Mezarlığı'na defnedilen yazarın naaşı, bu mezarlığın kaldırılacak olması nedeniyle, 23 Ağustos 1939'da, Zincirlikuyu Asri Mezarlığı'na nakledildi. <br />
<br />
Ömer Seyfettin, Cumhuriyet öncesi Türk edebiyatının gelişmesi, düşünsel ve yazınsal edebiyatın halka aktarılması adına çok önemli faaliyetlerde bulunmuştur. Günümüze miras bırakılan edebi değerlerin, o dönemde köklerini salan yazarların en iyilerinden biridir. Şiir, makale, roman, hikaye ve günlük türlerinde çok değerli yapıtlar ortaya koymuştur. <br />
<br />
Eserleri : <br />
<br />
Tarih Ezelî Bir Tekerrürdür (1910) Harem (1918) Efruz Bey (1919) Kahramanlar, Bomba, Harem, Yüksek Ökçeler, Yüzakı, Yalnız Efe, Falaka, Aşk Dalgası, Beyaz Lale, Gizli Tatbikat, Kaşağı, Forsa]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Türk hikaye yazarı, gazeteci, asker. Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılma sürecine tanıklık ettiği gençlik yıllarından itibaren Türk birliğini savunmuş; Türkçülük akımına yön veren isimlerin başında gelmiş ve dönemin birçok aydınının etkisi altında kaldığı, yerel dilimizin yabancı kelimelerden arındırılması, özüne dönebilmesi amacını taşıyan Yeni Lisan anlayışını geliştirmiştir. 36 yıllık kısa ömründe, Türk edebiyatının ve özellikle de edebi yazın türlerinden "hikaye"nin gelişimine büyük katkıda bulunan önemli eserler ortaya koymuştur. <br />
<br />
 <br />
Ömer Seyfettin, 28 Şubat 1884 tarihinde, Yüzbaşı Ömer Şevki Bey ile Fatma Hanım'ın ikinci çocuğu olarak, Balıkesir'in Gönen ilçesinde dünyaya geldi. Eğitim hayatına Gönen'deki bir mahalle mektebinde başladıktan sonra, babasının tayini nedeniyle öğrenimini önce İnebolu, sonrasında ise Ayancık ve İstanbul Kanatlarımın Altında'da sürdürdü. Aksaray'daki Mekteb-i Osmani'ye bir süre devam etmesinin ardından, 1893'te, parasız yatılı olarak Eyüpsultan Askeri Baytar Rüştiyesi'ne kaydoldu. Bu okulların ardından, asker olmaya karar verince, Kuleli Askeri İdadisi'ne yazıldı. Buradan da Edirne Askeri İdadisi'ne geçen Seyfettin, 1900 yılında İstanbul'a taşındı. Edirne'de ilk yazın çalışmalarına başlayan Seyfettin, yazdığı manzumeleri İstanbul'daki dergi ve gazetelere gönderdi. İlk defa, 17 Şubat 1900 tarihli Mecmua-i Edebiye'de, "Yad" adlı şiiri yayımlandı. Bu dergide, İstanbul'da bulunduğu zaman içerisinde 13 şiiri daha basıldı. <br />
Askeri eğitimine, Harbiye Mektebi'nde devam ederken, 1903 yılında Makedonya'da çıkan isyan nedeniyle, eğitimli asker ihtiyacının doğması üzerine, "sınıf-ı müstacele" hakkı verilerek, piyade asteğmeni rütbesiyle mezun edildi. Mezuniyetinin hemen ardından, Selanik merkezli Üçüncü Ordu'ya bağlı İzmir Redif Tümeni'nin komutasındaki Kuşadası Redif Taburu'na tayin edildi. 1906 yılında İzmir'deki Jandarma Okulu'na öğretmen olarak atanan Seyfettin, bu süreç içerisinde, Baha Tevfik, Mehmet Necip Türkçü, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Şehabettin Süleyman gibi dönem edebiyatının gözde isimleriyle buluşma fırsatını yakaladı ve buradaki edebiyat çevrelerinde sürdürülen faaliyetleri birebir takip etti. Yönetimsel sorunların halka olumsuz bir şekilde yansıdığı, imparatorluk içindeki ayrılıkçı fikirlerin gün yüzüne çıkmaya başladığı bir dönemde edebiyata yönelen Seyfettin, Türkçü düşüncenin savunucusu oldu ve bunu eserlerine de yansıttı. İzmir'de bulunduğu dönemde, Sebat, Hizmet ve Serbest İzmir gibi gazetelere makaleler yazdı. <br />
<br />
1909 yılının Ocak ayında üsteğmen rütbesiyle, ayrılıkçı hareketlerin baş gösterdiği Rumeli'de, Üçüncü Ordu Selanik merkezine atandı. Diğer Rumeli yörelerinde de, özellikle Yakorit Hudut Bölüğü'nde görev yaptı. Askeri kimliğini bir kenara bırakarak, yazmaya devam eden Seyfettin'in "Yeni Lisan" adlı ilk başyazısı, 11 Nisan 1911'de Selanik'te faaliyet gösteren Genç Kalemler dergisinde, imzasız olarak yayımlandı. Eski adı Hüsn-ü Şir olan derginin adı, Akil Koyuncu'nun talebi uygun bulunarak Genç Kalemler'e çevrilmişti. Seyfettin makalesinde, Türkçenin yabancı kelimelerden temizlenmesi, yabancı dillerden kelime transferi yapılması yerine, onlara Türkçe karşılıklar bulunması, yazılarda sadelikten yana olunması, edebiyatın halk diline indirgenmesi gibi konulara dikkat çekmeye çalıştı. Dergi bünyesinde yazın çalışmalarına devam ederken, Ziya Gökalp ile birlikte Yeni Hayat adını verdikleri bir harekete önayak oldular. Bu hareketin halka açılan kapısı ise, Genç Kalemler dergisi oldu. Cumhuriyet öncesi Türk edebiyat tarihinde neredeyse bir milli edebiyat akımı haline gelen hareket, "Türkçülük" düşüncesinin özgür sesi oldu. Seyfettin'in "Bahar ve Kelebekler", "İrtica Haberi", "Primo Türk Çocuğu", "Ant" ve "Aşk Dalgası" gibi hikayeleri de bu dergide basıldı. <br />
<br />
1912 yılında patlak veren Balkan Savaşı nedeniyle, Genç Kalemler kadrosunu oluşturan şairler ve yazarlar dağıldılar. Yeniden askeri göreve çağrılan Seyfettin, subay rütbesiyle savaşta aktif rol oynadı; ancak Yanya kuşatmasında Yunan ordusuna esir düştü ve Yunanistan sınırları içindeki Nafliyon'a götürüldü. Burada geçen esaret günlerinde, kendini edebi yönden geliştirmeye adadı ve "Piç", "Mehdi", "Hürriyet Bayrakları" adlı hikayelerini aynı dönemde kaleme aldı. Bu hikayeler, Halka Doğru, Türk Yurdu ve Zeka gibi dergilerde basıldı. <br />
<br />
Bir yıllık esaret hayatının ardından, 1913'te, İstanbul'a geri dönerek ikinci kez askerliği bıraktı ve Türk Sözü dergisinin başyazarlığını yapmaya başladı. Türkçü fikirleri hem edebiyat çevrelerine, hem de halka bu dergi vasıtasıyla duyurmaya devam etti. 1914'te, Kabataş Sultanisi'nde, vefatına kadar sürdüreceği, edebiyat öğretmenliği görevine başladı. <br />
<br />
Ünlü yazar, 1915 yılında, Calibe Hanım'la hayatını birleştirdi. Dönemin baskın siyasi hareketi olan İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne yakın duran Seyfettin'in, eşi, partinin ileri gelen üyelerinden Doktor Beşim Ethem Bey'in kızıydı. İki yıl gibi oldukça kısa bir zaman süren evliliğinden, Güner adında bir kızı dünyaya geldi. Özel hayatındaki çalkantıların ardından, Kalamış sahilindeki yalısında inzivaya çekilip, edebi faaliyetlerini burada sürdürmeye başladı. Huzurlu olmayan ruh haline rağmen, beğenilen birçok eserini bu dönemde ortaya koydu ve bunlar Yeni Mecmua, Şair, Donanma, Büyük Mecmua, Yeni Dünya, Diken ve Türk Kadını gibi dergilerde basıldı. Vakit, Zaman ve İfham gibi gazetelerde de pekçok makale ve hikayesi yayınlanan Seyfettin, yalnızlığını yazarak gidermeye çalıştı. Bunun yanında, yakın dostu Ali Canip Yöntem, onun annesi ve diğer pekçok edebi kişilikle sık sık biraraya gelen yazar, 6 Mart 1920 tarihinde, ilerleyen şeker hastalığı nedeniyle hayata veda etti. Önce Kadıköy'deki Kuşdili Mahmut Baba Mezarlığı'na defnedilen yazarın naaşı, bu mezarlığın kaldırılacak olması nedeniyle, 23 Ağustos 1939'da, Zincirlikuyu Asri Mezarlığı'na nakledildi. <br />
<br />
Ömer Seyfettin, Cumhuriyet öncesi Türk edebiyatının gelişmesi, düşünsel ve yazınsal edebiyatın halka aktarılması adına çok önemli faaliyetlerde bulunmuştur. Günümüze miras bırakılan edebi değerlerin, o dönemde köklerini salan yazarların en iyilerinden biridir. Şiir, makale, roman, hikaye ve günlük türlerinde çok değerli yapıtlar ortaya koymuştur. <br />
<br />
Eserleri : <br />
<br />
Tarih Ezelî Bir Tekerrürdür (1910) Harem (1918) Efruz Bey (1919) Kahramanlar, Bomba, Harem, Yüksek Ökçeler, Yüzakı, Yalnız Efe, Falaka, Aşk Dalgası, Beyaz Lale, Gizli Tatbikat, Kaşağı, Forsa]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Aşık Veysel]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=2399</link>
			<pubDate>Thu, 02 Apr 2009 15:41:13 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=2399</guid>
			<description><![CDATA[Aşık Veysel<br />
<br />
1894-1973. Şarkışla&#8217;nın Sivrialan köyünde doğdu. Asıl adı Veysel Şatıroğlu&#8217;dur. 7 yaşında yakalandığı çiçek hastalığından dolayı bir gözünü, daha sonra bir kaza sonucu, az gören öteki gözünü yitirdi. Okula gitme olanağı bulamadı.<br />
<br />
Evlerine sürekli olarak gelen aşıklardan dolayı türküyle ve bağlamayla ilgilendiğini gören babasının aldığı bağlama Veysel&#8217;in yaşamına eşlik etti. İlk bağlama derslerini de babasının arkadaşı Çamşıhılı Ali&#8217;den aldı. Yunus, Karac&#8217;oğlan, Dertli, Erzurumlu Emrah gibi aşıklardan etkilendi ve türkülerinde onlarla olan duygu yakınlığını yansıttı.<br />
<br />
Önceleri usta malı türküler söyleyen Aşık Veysel, 40 yaşlarına doğru kendi şiirlerine ağırlık vermeye ve türküleştirmeye başladı. 1931 yılında gerçekleştirilen Aşıklar Bayramında adı duyulan ve 1933 yılında Atatürk için söylediği bir türküden sonra özellikle Ahmet Kutsi Tecer&#8217;in de yardımıyla giderek tüm Türkiye&#8217;de tanınmaya başladı. Bu yıllar aynı zamanda Veysel&#8217;in kendi türkülerini söylemeye yönelmesi anlamında bir geçiş dönemi olarak sayılabilir. Bu döneme dek köyünden hiç çıkmayan Aşık Veysel bunu izleyen yıllarda Türkiye&#8217;nin birçok yöresini dolaşarak kendi yöresi dışında da insanlara türkülerini aktarma fırsatı buldu.<br />
<br />
1952 yılında İstanbul&#8217;da kendisi için büyük bir jübile yapılan Aşık Veysel&#8217;e, 1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi&#8217;nin özel bir kararıyla aylık bağlandı.<br />
<br />
Türkülerinde kendi özgü bir içtenlikle doğadan insan sevgisine hemen her konuyu işleyen Aşık Veysel, İstanbul Radyosunun ilk yayınlarında da türkü söyledi. 1941-46 arasında, Aşık Ali İzzet&#8217;le birlikte Köy Enstitülerinde halk türküleri ve bağlama dersleri verdi. Zamanla Veysel ve Ali İzzet&#8217;in temsil ettiği bağlama çalma ve türkü söyleme biçimi başlıbaşına bir tavır olarak yerleşti.<br />
<br />
Önceleri yöresindekiler sonra Türkiye&#8217;nin her yerinden aşıklarla karşılaştı, tanıştı. Ölümüne dek de sürekli olarak yaşlı, genç aşıklar tarafından ziyaret edildi.<br />
<br />
Aşık Veysel&#8217;in önemli sayılan ancak pek bilinmeyen bir özelliği de köyünde ilk kez meyve bahçesi kuran ve meyve yetiştiren kişi olmasıdır.<br />
<br />
Araştırmacılara göre bağlamanın ilk düzeni olarak kabul edilen ve aslında Aşık Süleyman tarafından kullanılan ancak Aşık Veysel aracılığıyla yayıldığından dolayı aşıklama düzeni (la-re-mi), »Veysel Düzeni« olarak da bilinir.<br />
<br />
Aşık Veysel'in şiirlerinin toplandığı »Deyişler« (1944), »Sazımdan Sesler« (1950), »Dostlar Beni Hatırlasın«  (1970) ve ölümünden sonra »Bütün Şiirleri«  (1984) adlı kitaplar yayınlandı.<br />
<br />
Anadolu merkezli aşıklık geleneğinin günümüzde en bilinen kişilerinden biridir.<br />
<br />
Ahmet Kutsi Tecer'in girişimiyle 1931 yılında Sivas'ta gerçekleştirilen Aşıklar Bayramına katıldıktan sonra adı duyulmaya başlayan Aşık Veysel, yöresinin zengin aşıklık geleneğini sade ve abartısız yorumuyla geniş çevrelere duyurmada önemli ve etkin bir insan oldu.<br />
<br />
Yorumundaki düzeyin önemi dışında fazlaca öneçıkmasa da, Aşık Veysel'in bugüne ulaşmasındaki temel unsurlardan biri, onun geniş ufuklu ve dengeli yaşam felsefesiydi.<br />
<br />
Şu ya da bu biçimde toplumun herhangi bir yerinde tanınan insanlar genellikle değişik çevreler tarafından denetlenmek ve yönlendirilmek istenir.  ,Hemen her kesimin Aşık Veysel'le belirli boyutlarda ilişki kurmasına karşın kendi doğru bulduğu düşünce sistemi temelinde tümüne belli bir mesafeyle durabilmesi onun en önemli özelliklerinden biriydi.<br />
<br />
Uzun yıllar Köy Enstitüleri bünyesinde aşıklık geleneğinde bağlama dersleri veren Aşık Veysel, daha sonra bulunduğu konum itibariyle devletten maaş almaya da başladı. Devletle olan bu bağına karşın, özellikle, gelip geçen politik çevrelerin (ve iktidarların) söylemlerine ortak olmadı. Aşık Veysel'in bu ilkeli davranışı, dönem dönem birileri tarafından eleştirilmiş olsa da, bugünün geniş çevrelerinde koşulsuz kabul edilmesini sağlamıştır.<br />
<br />
1931 yılına dek köyünden hiç çıkmamış olan Aşık Veysel, bu dönemden sonra kısa sürede Türkiye'nin her yerinde duyuldu. Bir dönem sonra da Batılı araştırmacıların ilgi odaklarından biri oldu.<br />
<br />
Osmanlının son dönemlerinde yaygınlaşan Batı temelli düşünce, Cumhuriyet sonrası daha da gelişerek toplumun geniş kesimlerine malolmaya başladı. Bu dönemde, aydınlar büyük ölçüde halkın temel değerlerinden uzaklaşarak kendilerini ifade etme biçimini seçtiler. Ancak kendi toplumsal ve kültürel gerçekliğiyle uzaklaştığı oranda belirli sıkıntıları da hisseden aydınların bir bölümü (belki bir rastlantı sonucu tanınan) Aşık Veysel'le, yeniden halk edebiyatı ve müziğiyle ilgilenir gibi görünmeye başladılar. Bir yanıyla olumlu görünse de, bir başka boyutuyla, halk şiirini yalnızca Aşık Veysel'le tanıyıp, onunla bitirmek gibi bir sonuca ulaşan Türkiye aydınının halk edebiyatına ne denli yabancı durduğu da belirginleşmekteydi.<br />
<br />
Aşık Veysel'in kendi içinde önemi ve değeri tartışmasına dönüşmemesi koşuluyla  üzerine durulması gereken bir konudur bu. Hem Aşık Veysel, hem başka herhangi bir aşık binlerce yıllık gelenekten soyutlanarak düşünüldüğünde temellerinden koparılmış olur. Gelişme, bir bütün olarak alındığında iyi örneklerin dönem dönem sıyrılıp geniş kesimlere ulaştığı görülmektedir. Ancak böylesi her örnekle bu geleneği bitirmek ya da sınırlamak ya da yüceltmek çokça öznel olmaktadır.<br />
<br />
Tüm değeri ve önemine karşın Aşık Veysel, binlerce yıllık bir geleneğin Anadolu merkezli güzel sentezlerinden biri olarak belleklerde ve gönüllerdeki yerini koruyacak.<br />
<br />
Topraktır (Kara Toprak)<br />
Dost dost diye nicesine sarıldım<br />
Benim sadık yarim kara topraktır<br />
Beyhude dolandım boşa yoruldum<br />
Benim sadık yarim kara topraktır<br />
<br />
Nice güzellere bağlandım kaldım<br />
Ne bir vefa gördüm ne faydalandım<br />
Her turlu isteğim topraktan aldım<br />
Benim sadık yarim kara topraktır<br />
<br />
Koyun verdi kuzu verdi sut verdi<br />
Yemek verdi ekmek verdi et verdi<br />
Kazma ile dövmeyince kıt verdi<br />
Benim sadık yarim kara topraktır<br />
<br />
Ademden bu deme neslim getirdi<br />
Bana turlu türlü meyve yetirdi<br />
Her gün beni tepesinde götürdü<br />
Benim sadık yarim kara topraktır<br />
<br />
Karnın yardım kazma ile bel ile<br />
Yüzün yırttım tırnak ile el ile<br />
Yine beni karşıladı gül ile<br />
Benim sadık yarim kara topraktır<br />
<br />
İşkence yaptıkça bana gülerdi<br />
Bunda yalan yoktur herkesler gördü<br />
Bir çekirdek verdim dört bostan verdi<br />
Benim sadık yarim kara topraktır<br />
<br />
Havaya bakarsam hava alırım<br />
Toprağa bakarsam dua alırım<br />
Topraktan ayrılsam nerde kalırım<br />
Benim sadık yarim kara topraktır<br />
<br />
Dileğin varsa iste Allahtan<br />
Almak için uzak gitme topraktan<br />
Cömertlik toprağa verilmiş haktan<br />
Benim sadık yarim kara topraktır<br />
<br />
Hakikat ararsan açık bir nokta<br />
Allah kula yakın kul da Allaha<br />
Hakkin gizli hazinesi kara toprakta<br />
Benim sadık yarim kara topraktır<br />
<br />
Bütün kusurlarımı toprak gizliyor<br />
Merhem calip yaralarımı tuzluyor<br />
Kolun açmış yollarımı gözlüyor<br />
Benim sadık yarim kara topraktır<br />
<br />
Her kim ki olursa bu sırra mazhar<br />
Dünyaya bırakır ölmez bir eser<br />
Gün gelir Veysel'i bağrına basar<br />
Benim sadık yarim kara topraktır<br />
<br />
Dostlar Beni Hatırlasın<br />
<br />
Ben giderim adım kalır<br />
Dostlar beni hatırlasın<br />
Düğün olur bayram gelir<br />
Dostlar beni hatırlasın<br />
<br />
Can kafeste durmaz uçar<br />
Dünya bir han konan göçer<br />
Ay dolanır yıllar geçer<br />
Dostlar beni hatırlasın<br />
<br />
Can bedenden ayrılacak<br />
Tütmez baca yanmaz ocak<br />
Selam olsun kucak kucak<br />
Dostlar beni hatırlasın<br />
<br />
Ne gelsemdi ne giderdim<br />
Günden güne arttı derdim<br />
Garip kalır yerim yurdum<br />
Dostlar beni hatırlasın<br />
<br />
Açar solar türlü çiçek<br />
Kimler gülmüş kim gülecek<br />
Murat yalan ölüm gerçek<br />
Dostlar beni hatırlasın<br />
<br />
Gün ikindi akşam olur<br />
Gör i başa neler gelir<br />
Veysel gider adı kalır<br />
Dostlar beni hatırlasın<br />
<br />
<br />
Kaynak:Sitemize üye olmadan linkleri göremezsiniz. Kayıt olmak sadece 30 saniyenizi alacak... <br />
Kayıt Ol! - <br />
Giriş Yap...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Aşık Veysel<br />
<br />
1894-1973. Şarkışla&#8217;nın Sivrialan köyünde doğdu. Asıl adı Veysel Şatıroğlu&#8217;dur. 7 yaşında yakalandığı çiçek hastalığından dolayı bir gözünü, daha sonra bir kaza sonucu, az gören öteki gözünü yitirdi. Okula gitme olanağı bulamadı.<br />
<br />
Evlerine sürekli olarak gelen aşıklardan dolayı türküyle ve bağlamayla ilgilendiğini gören babasının aldığı bağlama Veysel&#8217;in yaşamına eşlik etti. İlk bağlama derslerini de babasının arkadaşı Çamşıhılı Ali&#8217;den aldı. Yunus, Karac&#8217;oğlan, Dertli, Erzurumlu Emrah gibi aşıklardan etkilendi ve türkülerinde onlarla olan duygu yakınlığını yansıttı.<br />
<br />
Önceleri usta malı türküler söyleyen Aşık Veysel, 40 yaşlarına doğru kendi şiirlerine ağırlık vermeye ve türküleştirmeye başladı. 1931 yılında gerçekleştirilen Aşıklar Bayramında adı duyulan ve 1933 yılında Atatürk için söylediği bir türküden sonra özellikle Ahmet Kutsi Tecer&#8217;in de yardımıyla giderek tüm Türkiye&#8217;de tanınmaya başladı. Bu yıllar aynı zamanda Veysel&#8217;in kendi türkülerini söylemeye yönelmesi anlamında bir geçiş dönemi olarak sayılabilir. Bu döneme dek köyünden hiç çıkmayan Aşık Veysel bunu izleyen yıllarda Türkiye&#8217;nin birçok yöresini dolaşarak kendi yöresi dışında da insanlara türkülerini aktarma fırsatı buldu.<br />
<br />
1952 yılında İstanbul&#8217;da kendisi için büyük bir jübile yapılan Aşık Veysel&#8217;e, 1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi&#8217;nin özel bir kararıyla aylık bağlandı.<br />
<br />
Türkülerinde kendi özgü bir içtenlikle doğadan insan sevgisine hemen her konuyu işleyen Aşık Veysel, İstanbul Radyosunun ilk yayınlarında da türkü söyledi. 1941-46 arasında, Aşık Ali İzzet&#8217;le birlikte Köy Enstitülerinde halk türküleri ve bağlama dersleri verdi. Zamanla Veysel ve Ali İzzet&#8217;in temsil ettiği bağlama çalma ve türkü söyleme biçimi başlıbaşına bir tavır olarak yerleşti.<br />
<br />
Önceleri yöresindekiler sonra Türkiye&#8217;nin her yerinden aşıklarla karşılaştı, tanıştı. Ölümüne dek de sürekli olarak yaşlı, genç aşıklar tarafından ziyaret edildi.<br />
<br />
Aşık Veysel&#8217;in önemli sayılan ancak pek bilinmeyen bir özelliği de köyünde ilk kez meyve bahçesi kuran ve meyve yetiştiren kişi olmasıdır.<br />
<br />
Araştırmacılara göre bağlamanın ilk düzeni olarak kabul edilen ve aslında Aşık Süleyman tarafından kullanılan ancak Aşık Veysel aracılığıyla yayıldığından dolayı aşıklama düzeni (la-re-mi), »Veysel Düzeni« olarak da bilinir.<br />
<br />
Aşık Veysel'in şiirlerinin toplandığı »Deyişler« (1944), »Sazımdan Sesler« (1950), »Dostlar Beni Hatırlasın«  (1970) ve ölümünden sonra »Bütün Şiirleri«  (1984) adlı kitaplar yayınlandı.<br />
<br />
Anadolu merkezli aşıklık geleneğinin günümüzde en bilinen kişilerinden biridir.<br />
<br />
Ahmet Kutsi Tecer'in girişimiyle 1931 yılında Sivas'ta gerçekleştirilen Aşıklar Bayramına katıldıktan sonra adı duyulmaya başlayan Aşık Veysel, yöresinin zengin aşıklık geleneğini sade ve abartısız yorumuyla geniş çevrelere duyurmada önemli ve etkin bir insan oldu.<br />
<br />
Yorumundaki düzeyin önemi dışında fazlaca öneçıkmasa da, Aşık Veysel'in bugüne ulaşmasındaki temel unsurlardan biri, onun geniş ufuklu ve dengeli yaşam felsefesiydi.<br />
<br />
Şu ya da bu biçimde toplumun herhangi bir yerinde tanınan insanlar genellikle değişik çevreler tarafından denetlenmek ve yönlendirilmek istenir.  ,Hemen her kesimin Aşık Veysel'le belirli boyutlarda ilişki kurmasına karşın kendi doğru bulduğu düşünce sistemi temelinde tümüne belli bir mesafeyle durabilmesi onun en önemli özelliklerinden biriydi.<br />
<br />
Uzun yıllar Köy Enstitüleri bünyesinde aşıklık geleneğinde bağlama dersleri veren Aşık Veysel, daha sonra bulunduğu konum itibariyle devletten maaş almaya da başladı. Devletle olan bu bağına karşın, özellikle, gelip geçen politik çevrelerin (ve iktidarların) söylemlerine ortak olmadı. Aşık Veysel'in bu ilkeli davranışı, dönem dönem birileri tarafından eleştirilmiş olsa da, bugünün geniş çevrelerinde koşulsuz kabul edilmesini sağlamıştır.<br />
<br />
1931 yılına dek köyünden hiç çıkmamış olan Aşık Veysel, bu dönemden sonra kısa sürede Türkiye'nin her yerinde duyuldu. Bir dönem sonra da Batılı araştırmacıların ilgi odaklarından biri oldu.<br />
<br />
Osmanlının son dönemlerinde yaygınlaşan Batı temelli düşünce, Cumhuriyet sonrası daha da gelişerek toplumun geniş kesimlerine malolmaya başladı. Bu dönemde, aydınlar büyük ölçüde halkın temel değerlerinden uzaklaşarak kendilerini ifade etme biçimini seçtiler. Ancak kendi toplumsal ve kültürel gerçekliğiyle uzaklaştığı oranda belirli sıkıntıları da hisseden aydınların bir bölümü (belki bir rastlantı sonucu tanınan) Aşık Veysel'le, yeniden halk edebiyatı ve müziğiyle ilgilenir gibi görünmeye başladılar. Bir yanıyla olumlu görünse de, bir başka boyutuyla, halk şiirini yalnızca Aşık Veysel'le tanıyıp, onunla bitirmek gibi bir sonuca ulaşan Türkiye aydınının halk edebiyatına ne denli yabancı durduğu da belirginleşmekteydi.<br />
<br />
Aşık Veysel'in kendi içinde önemi ve değeri tartışmasına dönüşmemesi koşuluyla  üzerine durulması gereken bir konudur bu. Hem Aşık Veysel, hem başka herhangi bir aşık binlerce yıllık gelenekten soyutlanarak düşünüldüğünde temellerinden koparılmış olur. Gelişme, bir bütün olarak alındığında iyi örneklerin dönem dönem sıyrılıp geniş kesimlere ulaştığı görülmektedir. Ancak böylesi her örnekle bu geleneği bitirmek ya da sınırlamak ya da yüceltmek çokça öznel olmaktadır.<br />
<br />
Tüm değeri ve önemine karşın Aşık Veysel, binlerce yıllık bir geleneğin Anadolu merkezli güzel sentezlerinden biri olarak belleklerde ve gönüllerdeki yerini koruyacak.<br />
<br />
Topraktır (Kara Toprak)<br />
Dost dost diye nicesine sarıldım<br />
Benim sadık yarim kara topraktır<br />
Beyhude dolandım boşa yoruldum<br />
Benim sadık yarim kara topraktır<br />
<br />
Nice güzellere bağlandım kaldım<br />
Ne bir vefa gördüm ne faydalandım<br />
Her turlu isteğim topraktan aldım<br />
Benim sadık yarim kara topraktır<br />
<br />
Koyun verdi kuzu verdi sut verdi<br />
Yemek verdi ekmek verdi et verdi<br />
Kazma ile dövmeyince kıt verdi<br />
Benim sadık yarim kara topraktır<br />
<br />
Ademden bu deme neslim getirdi<br />
Bana turlu türlü meyve yetirdi<br />
Her gün beni tepesinde götürdü<br />
Benim sadık yarim kara topraktır<br />
<br />
Karnın yardım kazma ile bel ile<br />
Yüzün yırttım tırnak ile el ile<br />
Yine beni karşıladı gül ile<br />
Benim sadık yarim kara topraktır<br />
<br />
İşkence yaptıkça bana gülerdi<br />
Bunda yalan yoktur herkesler gördü<br />
Bir çekirdek verdim dört bostan verdi<br />
Benim sadık yarim kara topraktır<br />
<br />
Havaya bakarsam hava alırım<br />
Toprağa bakarsam dua alırım<br />
Topraktan ayrılsam nerde kalırım<br />
Benim sadık yarim kara topraktır<br />
<br />
Dileğin varsa iste Allahtan<br />
Almak için uzak gitme topraktan<br />
Cömertlik toprağa verilmiş haktan<br />
Benim sadık yarim kara topraktır<br />
<br />
Hakikat ararsan açık bir nokta<br />
Allah kula yakın kul da Allaha<br />
Hakkin gizli hazinesi kara toprakta<br />
Benim sadık yarim kara topraktır<br />
<br />
Bütün kusurlarımı toprak gizliyor<br />
Merhem calip yaralarımı tuzluyor<br />
Kolun açmış yollarımı gözlüyor<br />
Benim sadık yarim kara topraktır<br />
<br />
Her kim ki olursa bu sırra mazhar<br />
Dünyaya bırakır ölmez bir eser<br />
Gün gelir Veysel'i bağrına basar<br />
Benim sadık yarim kara topraktır<br />
<br />
Dostlar Beni Hatırlasın<br />
<br />
Ben giderim adım kalır<br />
Dostlar beni hatırlasın<br />
Düğün olur bayram gelir<br />
Dostlar beni hatırlasın<br />
<br />
Can kafeste durmaz uçar<br />
Dünya bir han konan göçer<br />
Ay dolanır yıllar geçer<br />
Dostlar beni hatırlasın<br />
<br />
Can bedenden ayrılacak<br />
Tütmez baca yanmaz ocak<br />
Selam olsun kucak kucak<br />
Dostlar beni hatırlasın<br />
<br />
Ne gelsemdi ne giderdim<br />
Günden güne arttı derdim<br />
Garip kalır yerim yurdum<br />
Dostlar beni hatırlasın<br />
<br />
Açar solar türlü çiçek<br />
Kimler gülmüş kim gülecek<br />
Murat yalan ölüm gerçek<br />
Dostlar beni hatırlasın<br />
<br />
Gün ikindi akşam olur<br />
Gör i başa neler gelir<br />
Veysel gider adı kalır<br />
Dostlar beni hatırlasın<br />
<br />
<br />
Kaynak:Sitemize üye olmadan linkleri göremezsiniz. Kayıt olmak sadece 30 saniyenizi alacak... <br />
Kayıt Ol! - <br />
Giriş Yap...]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Jean Christophe Grangé]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=2095</link>
			<pubDate>Sat, 28 Mar 2009 23:04:26 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=2095</guid>
			<description><![CDATA[Fransız yazar Jean-Christophe Grangé 1961&#8217;de Paris&#8217;te doğdu. Serbest gazeteci olarak çeşitli haber ajansları ve gazeteler için çalıştı. "Paris-Match" için gezi-macera röportajları, "Figaro Magazine" için bilimsel röportajlar hazırladı. Leyleklerin göçü üzerine hazırladığı yazı dizisinden esinlenen "Leyleklerin Uçuşu" adlı ilk romanı 1994&#8217;te yayımlandı. Bu kitap sekiz bölümlük bir TV dizisi haline getirildi. Fransa&#8217;da 450 000 adet satan ve dünyada 20 dile çevrilen "Kızıl Nehirler" yazarın ikinci romanı. Grangé&#8217;nin üçüncü romanı "Taş Meclisi" ise eylül 2000&#8217;de çıktı ve yalnız Fransa&#8217;da kısa sürede 150 000 adet sattı. Fransız Polisiye - Gerilim Yazarı Jean Christophe Grange'nin Üç Romanı Sinemaya Uyarlandı.<br />
<br />
Dedektifi : Komiser Niemans<br />
<br />
GRANGÉ ROMANLARI :<br />
<br />
KIZIL NEHİRLER (Les Rivieres pourpres) - 2001<br />
Biz Efendileriz, Biz Köleleriz.<br />
Biz Her Yerdeyiz, Hem De Hiçbir Yerde,<br />
Biz Karar Verenleriz.<br />
Kızıl Nehirlerin Hakimiyiz.<br />
Kalbinize güvenmiyorsanız ya da ocakta yemeğiniz varsa, bu kitabı okumaya başlamayın. Grange'nin sınır tanımayan hayal gücü, sürekli artan gerilim, etkileyici karakterler, birbirinden korkunç cinayetler; hepsi daha ilk satırlardan itibaren size hükmedecek... <br />
"Kızıl Nehirler" sadece Fransa'da 450 000 sattı ve 20 dile çevrildi.<br />
Soluk kesen bir tempo.İnsanı hemen saran bir hikaye. Çok gerçekçi şiddet sahneleri. İki sıradışı insanın çevrinde gelişen olaylar, bir enerji dolu, tecrübeli bir polis, diğeri sokaklardan gelme Mağripli bir çaylak..."İnsan daha ilk sayfalardan itibaren sarsan, altüst eden, yatan o kitaplardan biri. Sizi sürekli olarak gerilimin sınırlarından dolaştıracak; akkor haline gelmiş bir telin üzerinde yürüyormuş hissi verecek kusursuz bir tbriller."<br />
<br />
TAŞ MECLİSİ (Le Concile de pierre ) - 2001<br />
Jean Chirstophe Grange, "Kızıl Nehirler"in ardından "Taş Meclisi"yle yine sahnede. Gerçekten şaşırtıcı bir hayal gücü... Dayanılmaz bir gerilim... Fiziksel ve psikolojik şiddek... Parapsikoloji.. Şamanizm..Telapatiyle gerçekleştirilen bir trafik kazası.. Esrarengiz akapunkturcu... Türk ve Moğol şamanlarının mirasçıları arasındaki savaş... Mucizevi tedaviler, ani ölümler... Bilimsel referansları, polisiye vakaları ve parapsikolojik olguları etkileyici bir psikolojik atmosfer içinde birleşen bir hikaye. Eski Sovyetler Birliği'nin gömülmüş sırları, nükleer füzyon, Mayıs 68'in hala varlığını sürdüren derin izleri, peş peşe bulunan ipuçları. Kurbanların cellat, kahramanların hep kötü olduğu fantastik bir gerilim.....<br />
<br />
LEYLEKLERİN UÇUŞU (Le vol des cigognes) -2002<br />
Göçmen kuşlardır leylekler. Her bahar Avrupa'ya gelir, yaz sonunda tekrar Afrika'ya doğru yola çıkarlar. Ama bu yıl geri dönmeyecekler.. Louis Antioche'un kayıp leyleklerin sırrını çözmek için çıktığı yolculuk kısa sürede kabusa dönüşür. Parçalanmış cesetler, nereden çıktığı belli olmayan katiller... Arayışı onu, Bulgaristan'daki Çingene mahallerinden işgal altındaki toprakların güneşte kavrulan kibutzlarına, Orta Afrika Cumhuriyeti'nin balta girmemiş ormanlarından Kalküta'nın araka sokaklarına kadar götürecektir. Hatta cehenneme kadar..<br />
<br />
KURTLAR İMPARATORLUĞU (L'Empire des Loups) - 2003<br />
Her şey korkuyla başladı. Ve yine korkuyla sona erecek. Paris'te sokak sokak, cadde cadde yaşanan bir kedi-fare oyunu... İstanbul'a kadar süren ve Nemrut Dağı'nda sona eren bir kaçma-kovalamaca.. Seri cinayetlere, uyuşturucu kaçakçılığı, Strasbourg-Saint-Denis'deki küçük Türkiye, Fransız polisindeki iç hesaplaşmalar, tıbbın karanlık amaçları alet edilmesi, Paris'i kana boyayan Türk mafyası.. <br />
<br />
SİYAH KAN (La Ligne Noir) - 2004<br />
Yazarın bir yıl gibi kısa bir sürede kaleme aldığı kitap serbest dalış şampiyonu bir katil ile eski paparazzi, kötülük fikrine ve kaynağına takıntılı bir gazeteciyi karşı karşıya getiriyor. Katil hapiste&#8230; Ama daha önce Kamboçya, Tayland, Malezya&#8217;da kan dökmüş. Kadınların kanı&#8230; Gazetecinin onunla temasa geçmek için oynadığı oyun romanın temelini oluşturuyor. Ama katil bu yemi bir süre sonra yutmuyor. İşte gerçek heyecan da orada başlıyor. Kim av, kim avcı, birbirine karışıyor. Grangé hayranlarını hayal kırıklığına uğratmayacak bir roman "Siyah Kan".<br />
<br />
ZENER'İN LANETİ &#8211; SİBYLLE (Bir Çizgiroman)<br />
Yer: Paris. Yıl: 1968. Henüz Mayıs Olayları başlamamış. Öngörü yeteneği olan genç bir kadın, parapsikoloji alanında uzman bir profesöre yakınlaşmanın yollarını arar ve bulur. Sonunda onun deneği olmuştur. Ancak çalışmalar sonucunda gördüğü kâbuslar onu şüphelendirir. Profesörü ve onun Zener projesi adını verdiği çalışmalarını araştırmaya başlar. Denek olarak kullanılan tek insan olduğunu fark eder. Bu çalışma aslında farelerle yapılmaktadır. Gizem işte bu noktadan itibaren çözülmeye başlayacak, heyecanın dozu da artacaktır. "Zener&#8217;in Laneti" ilk cildi "Sibylle"le okuyucularıyla buluşuyor. Gerilim edebiyatının ustası Jean-Christopher Grangé&#8217;nin kaleminden çıkan kitabı, ünlü çizgi romanların yaratıcısı Phillippe Adamov resimlemiş. Çizgi roman severler Doğan Kitap&#8217;ın bu yeni dizisiyle keyifli anlar yaşayacaklar.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Fransız yazar Jean-Christophe Grangé 1961&#8217;de Paris&#8217;te doğdu. Serbest gazeteci olarak çeşitli haber ajansları ve gazeteler için çalıştı. "Paris-Match" için gezi-macera röportajları, "Figaro Magazine" için bilimsel röportajlar hazırladı. Leyleklerin göçü üzerine hazırladığı yazı dizisinden esinlenen "Leyleklerin Uçuşu" adlı ilk romanı 1994&#8217;te yayımlandı. Bu kitap sekiz bölümlük bir TV dizisi haline getirildi. Fransa&#8217;da 450 000 adet satan ve dünyada 20 dile çevrilen "Kızıl Nehirler" yazarın ikinci romanı. Grangé&#8217;nin üçüncü romanı "Taş Meclisi" ise eylül 2000&#8217;de çıktı ve yalnız Fransa&#8217;da kısa sürede 150 000 adet sattı. Fransız Polisiye - Gerilim Yazarı Jean Christophe Grange'nin Üç Romanı Sinemaya Uyarlandı.<br />
<br />
Dedektifi : Komiser Niemans<br />
<br />
GRANGÉ ROMANLARI :<br />
<br />
KIZIL NEHİRLER (Les Rivieres pourpres) - 2001<br />
Biz Efendileriz, Biz Köleleriz.<br />
Biz Her Yerdeyiz, Hem De Hiçbir Yerde,<br />
Biz Karar Verenleriz.<br />
Kızıl Nehirlerin Hakimiyiz.<br />
Kalbinize güvenmiyorsanız ya da ocakta yemeğiniz varsa, bu kitabı okumaya başlamayın. Grange'nin sınır tanımayan hayal gücü, sürekli artan gerilim, etkileyici karakterler, birbirinden korkunç cinayetler; hepsi daha ilk satırlardan itibaren size hükmedecek... <br />
"Kızıl Nehirler" sadece Fransa'da 450 000 sattı ve 20 dile çevrildi.<br />
Soluk kesen bir tempo.İnsanı hemen saran bir hikaye. Çok gerçekçi şiddet sahneleri. İki sıradışı insanın çevrinde gelişen olaylar, bir enerji dolu, tecrübeli bir polis, diğeri sokaklardan gelme Mağripli bir çaylak..."İnsan daha ilk sayfalardan itibaren sarsan, altüst eden, yatan o kitaplardan biri. Sizi sürekli olarak gerilimin sınırlarından dolaştıracak; akkor haline gelmiş bir telin üzerinde yürüyormuş hissi verecek kusursuz bir tbriller."<br />
<br />
TAŞ MECLİSİ (Le Concile de pierre ) - 2001<br />
Jean Chirstophe Grange, "Kızıl Nehirler"in ardından "Taş Meclisi"yle yine sahnede. Gerçekten şaşırtıcı bir hayal gücü... Dayanılmaz bir gerilim... Fiziksel ve psikolojik şiddek... Parapsikoloji.. Şamanizm..Telapatiyle gerçekleştirilen bir trafik kazası.. Esrarengiz akapunkturcu... Türk ve Moğol şamanlarının mirasçıları arasındaki savaş... Mucizevi tedaviler, ani ölümler... Bilimsel referansları, polisiye vakaları ve parapsikolojik olguları etkileyici bir psikolojik atmosfer içinde birleşen bir hikaye. Eski Sovyetler Birliği'nin gömülmüş sırları, nükleer füzyon, Mayıs 68'in hala varlığını sürdüren derin izleri, peş peşe bulunan ipuçları. Kurbanların cellat, kahramanların hep kötü olduğu fantastik bir gerilim.....<br />
<br />
LEYLEKLERİN UÇUŞU (Le vol des cigognes) -2002<br />
Göçmen kuşlardır leylekler. Her bahar Avrupa'ya gelir, yaz sonunda tekrar Afrika'ya doğru yola çıkarlar. Ama bu yıl geri dönmeyecekler.. Louis Antioche'un kayıp leyleklerin sırrını çözmek için çıktığı yolculuk kısa sürede kabusa dönüşür. Parçalanmış cesetler, nereden çıktığı belli olmayan katiller... Arayışı onu, Bulgaristan'daki Çingene mahallerinden işgal altındaki toprakların güneşte kavrulan kibutzlarına, Orta Afrika Cumhuriyeti'nin balta girmemiş ormanlarından Kalküta'nın araka sokaklarına kadar götürecektir. Hatta cehenneme kadar..<br />
<br />
KURTLAR İMPARATORLUĞU (L'Empire des Loups) - 2003<br />
Her şey korkuyla başladı. Ve yine korkuyla sona erecek. Paris'te sokak sokak, cadde cadde yaşanan bir kedi-fare oyunu... İstanbul'a kadar süren ve Nemrut Dağı'nda sona eren bir kaçma-kovalamaca.. Seri cinayetlere, uyuşturucu kaçakçılığı, Strasbourg-Saint-Denis'deki küçük Türkiye, Fransız polisindeki iç hesaplaşmalar, tıbbın karanlık amaçları alet edilmesi, Paris'i kana boyayan Türk mafyası.. <br />
<br />
SİYAH KAN (La Ligne Noir) - 2004<br />
Yazarın bir yıl gibi kısa bir sürede kaleme aldığı kitap serbest dalış şampiyonu bir katil ile eski paparazzi, kötülük fikrine ve kaynağına takıntılı bir gazeteciyi karşı karşıya getiriyor. Katil hapiste&#8230; Ama daha önce Kamboçya, Tayland, Malezya&#8217;da kan dökmüş. Kadınların kanı&#8230; Gazetecinin onunla temasa geçmek için oynadığı oyun romanın temelini oluşturuyor. Ama katil bu yemi bir süre sonra yutmuyor. İşte gerçek heyecan da orada başlıyor. Kim av, kim avcı, birbirine karışıyor. Grangé hayranlarını hayal kırıklığına uğratmayacak bir roman "Siyah Kan".<br />
<br />
ZENER'İN LANETİ &#8211; SİBYLLE (Bir Çizgiroman)<br />
Yer: Paris. Yıl: 1968. Henüz Mayıs Olayları başlamamış. Öngörü yeteneği olan genç bir kadın, parapsikoloji alanında uzman bir profesöre yakınlaşmanın yollarını arar ve bulur. Sonunda onun deneği olmuştur. Ancak çalışmalar sonucunda gördüğü kâbuslar onu şüphelendirir. Profesörü ve onun Zener projesi adını verdiği çalışmalarını araştırmaya başlar. Denek olarak kullanılan tek insan olduğunu fark eder. Bu çalışma aslında farelerle yapılmaktadır. Gizem işte bu noktadan itibaren çözülmeye başlayacak, heyecanın dozu da artacaktır. "Zener&#8217;in Laneti" ilk cildi "Sibylle"le okuyucularıyla buluşuyor. Gerilim edebiyatının ustası Jean-Christopher Grangé&#8217;nin kaleminden çıkan kitabı, ünlü çizgi romanların yaratıcısı Phillippe Adamov resimlemiş. Çizgi roman severler Doğan Kitap&#8217;ın bu yeni dizisiyle keyifli anlar yaşayacaklar.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kemal Sunal]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=2019</link>
			<pubDate>Sat, 28 Mar 2009 12:12:20 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=2019</guid>
			<description><![CDATA[Kemal Sunal ( 10.11.1944)- (03.07.2000) <br />
<br />
1944 yılında İstanbul'da doğdu. Vefa Lisesi'nden mezun oldu. Sanat hayatı, "Zoraki Tabip" adlı tiyatro oyunuyla başladı. 1 yıl kadar Kenterler Tiyatrosu'nda çalıştıktan sonra Devekuşu Kabare Tiyatrosu'nda görev aldı. 1973 yılında Ertem Eğilmez'in yönettiği bir filmle sinemaya adımını attı ve kalabalık kadrolu filmlerde rol almaya başladı.<br />
<br />
Türk sinemasında başta İnek Şaban tiplemesi olmak üzere canlandırdığı pek çok tiple sevenlerinin kalbinde taht kuran Kemal Sunal, 7'den 70'e herkesin sevgisini kazandı.<br />
<br />
Türk sinemasının en büyük komedyenlerinden biri olan Sunal, peşpeşe çevirdiği filmlerle ticari açıdan büyük başarı kazandı. Filimlerde çoğu zaman saf,sansli ama iyi yurekli karakterlerin rollerine girdi.1974 yılında evlendi. Ali ve Ezo adlarında, biri kız diğeri erkek iki çocuğu oldu. 1977'de Antalya Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü alan Sunal, oyunculuğu ve özellikle değişik tiplemesiyle Türk sinemasında komedi oyunculuğuna yeni bir soluk getirdi. 1990'lı yıllardan itibaren filmleri kesintisiz olarak televizyonlarda yayımlanmaya başladı; ama kendisi bu gösterimlerden hiç para kazanmadı.<br />
<br />
12 Eylül öncesi dönemde yarım bıraktığı üniversiteyi, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümünü'nden mezun olarak 1995 yılında bitirdi ve yüksek lisans yapmaya başladı. Hayatı boyunca toplam 82 filmde rol aldı. 3 Temmuz 2000 tarihinde Balalayka adlı filmin çekimlerine başlamak için Trabzon'a gitmek üzere bindiği uçakta kalkıştan hemen önce geçirdiği kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumdu.<br />
<br />
Sinema filmleri<br />
&#8226;Propaganda (1999) <br />
&#8226;Varyemez (1991) <br />
&#8226;Koltuk Belası (1990) <br />
&#8226;Boynu Bükük Küheylan (1990) <br />
&#8226;Abuk Sabuk Bir Film (1990) <br />
&#8226;Zehir Hafiye (1989) <br />
&#8226;Talih Kuşu (1989) <br />
&#8226;Gülen Adam (1989) <br />
&#8226;Sevimli Hırsız (1988) <br />
&#8226;Uyanık Gazeteci (1988) <br />
&#8226;Polizei (1988) <br />
&#8226;İnatçı (1988) <br />
&#8226;Öğretmen (1988) <br />
&#8226;Düttürü Dünya (1988) <br />
&#8226;Bıçkın (1988) <br />
&#8226;Yakışıklı (1987) <br />
&#8226;Kiracı (1987) <br />
&#8226;Yoksul (1986) <br />
&#8226;Tarzan Rıfkı (1986) <br />
&#8226;Japon İşi (1987) <br />
&#8226;Garip (1986) <br />
&#8226;Deli Deli Küpeli (1986) <br />
&#8226;Davacı (1986) <br />
&#8226;Şendul Şaban (1985) <br />
&#8226;Şaban Papuçu Yarım (1985) <br />
&#8226;Sosyete Şaban (1985) <br />
&#8226;Gurbetçi Şaban (1985) <br />
&#8226;Katma Değer Şaban (1985) <br />
&#8226;Keriz (1985) <br />
&#8226;Atla Gel Şaban (1984) <br />
&#8226;Ortadirek Şaban (1984) <br />
&#8226;Postacı (1984) <br />
&#8226;Şabaniye (1984) <br />
&#8226;Tokatçı (1983) <br />
&#8226;Kılıbık (1983) <br />
&#8226;En Büyük Şaban (1983) <br />
&#8226;Çarıklı Milyoner (1983) <br />
&#8226;Yedi Bela Hüsnü (1982) <br />
&#8226;Doktor Civanım (1982) <br />
&#8226;Üç Kağıtçı (1981) <br />
&#8226;Kanlı Nigar (1981) <br />
&#8226;Davaro (1981) <br />
&#8226;Zübük (1980) <br />
&#8226;Gol Kralı (1980) <br />
&#8226;Gerzek Şaban (1980) <br />
&#8226;Devlet Kuşu (1980) <br />
&#8226;Korkusuz Korkak (1979) <br />
&#8226;Umudumuz Şaban (1979) <br />
&#8226;Şark Bülbülü (1979) <br />
&#8226;Dokunmayın Şabanıma (1979) <br />
&#8226;Bekçiler Kralı (1979) <br />
&#8226;Yüz Numaralı Adam (1978) <br />
&#8226;Kibar Feyzo (1978) <br />
&#8226;İyi Aile Çocuğu (1978) <br />
&#8226;Köşeyi Dönen Adam (1978) <br />
&#8226;İnek Şaban (1978) <br />
&#8226;Avanak Apti (1978) <br />
&#8226;Şabanoğlu Şaban (1977) <br />
&#8226;Sakar Şakir (1977) <br />
&#8226;Hababam Sınıfı Tatilde (1977) <br />
&#8226;Çöpçüler Kralı (1977) <br />
&#8226;İbo Güllüşah İle İbo (1977) <br />
&#8226;Tosun Paşa (1976) <br />
&#8226;Süt Kardeşler (1976) <br />
&#8226;Meraklı Köfteci (1976) <br />
&#8226;Kapıcılar Kralı (1976) <br />
&#8226;Sahte Kabadayı (1976) <br />
&#8226;Hababam Sınıfı Uyanıyor (1976) <br />
&#8226;Şaşkın Damat (1975) <br />
&#8226;Hanzo (1975) <br />
&#8226;Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı (1975) <br />
&#8226;Hababam Sınıfı (1975) <br />
&#8226;Köyden İndim Şehire (1974) <br />
&#8226;Salako (1974) <br />
&#8226;Salak Milyoner (1974) <br />
&#8226;Mavi Boncuk (1974) <br />
&#8226;Hasret (1974) <br />
&#8226;Canım Kardeşim (1973) <br />
&#8226;Oh Olsun (1973) <br />
&#8226;Güllü Geliyor Güllü (1973) <br />
&#8226;Yalancı Yarim (1973) <br />
&#8226;Tatlı Dillim (1972)<br />
&#8226;Televizyon dizileri<br />
&#8226;Bay Kamber (1996) <br />
&#8226;Şaban İle Şirin (1995) <br />
&#8226;Şaban Askerde (1993) <br />
&#8226;Saygılar Bizden (1992) <br />
<br />
Tiyatro oyunları<br />
&#8226;Zoraki Takip <br />
<br />
Aldığı ödüller<br />
&#8226;1977: 14. Antalya Film Şenliği, En İyi Erkek Oyuncu, Kapıcılar Kralı <br />
&#8226;1998: 35. Antalya Film Şenliği, Yaşam Boyu Onur Ödülü, Kapıcılar Kralı <br />
&#8226;1989: 2. Ankara Film Şenliği, En İyi Erkek Oyuncu, Düttürü Dünya <br />
<br />
(Kendi kaleminden)<br />
"1944'de İstanbul'da doğdum. Lise son sınıftayken felsefe öğretmenim Belkıs Balkır, elimden tuttuğu gibi beni Müşfik Kenter'e teslim etti. Bu arada üniversiteye başladım. Bir süre sonra turneler nedeni ile öğrenimime ara vermek zorunda kaldım. Kent Oyuncuları'ndan sonra sırasıyla Ulvi Uraz Tiyatrosu, Ayfer Feray Tiyatrosu ve en son Devekuşu Kabare Tiyatrosu'nda oynadım. 1972 yılında Ertem Eğilmez'in beni beğenip seçmesiyle sinemaya adımımı attım. Özel televizyonların yaygınlaşması üzerine diziler yaptım. Bu sıralarda da üniversiteyi bitirmeyi ve böylece gençlere örnek olmayı kafama koymuştum. Çünkü Türkiye'nin okuyan insana ihtiyacı vardı. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-TV ve Sinema Bölümü'nü 1995 yılında bitirdim. Bu da yetmez deyip yüksek lisans öğrenimimi de tamamladıktan sonra tez müddetim başladı. Bundan sonra da çok özlediğim tiyatroyu ve sinemayı birlikte yapmayı planlıyorum..."]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Kemal Sunal ( 10.11.1944)- (03.07.2000) <br />
<br />
1944 yılında İstanbul'da doğdu. Vefa Lisesi'nden mezun oldu. Sanat hayatı, "Zoraki Tabip" adlı tiyatro oyunuyla başladı. 1 yıl kadar Kenterler Tiyatrosu'nda çalıştıktan sonra Devekuşu Kabare Tiyatrosu'nda görev aldı. 1973 yılında Ertem Eğilmez'in yönettiği bir filmle sinemaya adımını attı ve kalabalık kadrolu filmlerde rol almaya başladı.<br />
<br />
Türk sinemasında başta İnek Şaban tiplemesi olmak üzere canlandırdığı pek çok tiple sevenlerinin kalbinde taht kuran Kemal Sunal, 7'den 70'e herkesin sevgisini kazandı.<br />
<br />
Türk sinemasının en büyük komedyenlerinden biri olan Sunal, peşpeşe çevirdiği filmlerle ticari açıdan büyük başarı kazandı. Filimlerde çoğu zaman saf,sansli ama iyi yurekli karakterlerin rollerine girdi.1974 yılında evlendi. Ali ve Ezo adlarında, biri kız diğeri erkek iki çocuğu oldu. 1977'de Antalya Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü alan Sunal, oyunculuğu ve özellikle değişik tiplemesiyle Türk sinemasında komedi oyunculuğuna yeni bir soluk getirdi. 1990'lı yıllardan itibaren filmleri kesintisiz olarak televizyonlarda yayımlanmaya başladı; ama kendisi bu gösterimlerden hiç para kazanmadı.<br />
<br />
12 Eylül öncesi dönemde yarım bıraktığı üniversiteyi, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümünü'nden mezun olarak 1995 yılında bitirdi ve yüksek lisans yapmaya başladı. Hayatı boyunca toplam 82 filmde rol aldı. 3 Temmuz 2000 tarihinde Balalayka adlı filmin çekimlerine başlamak için Trabzon'a gitmek üzere bindiği uçakta kalkıştan hemen önce geçirdiği kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumdu.<br />
<br />
Sinema filmleri<br />
&#8226;Propaganda (1999) <br />
&#8226;Varyemez (1991) <br />
&#8226;Koltuk Belası (1990) <br />
&#8226;Boynu Bükük Küheylan (1990) <br />
&#8226;Abuk Sabuk Bir Film (1990) <br />
&#8226;Zehir Hafiye (1989) <br />
&#8226;Talih Kuşu (1989) <br />
&#8226;Gülen Adam (1989) <br />
&#8226;Sevimli Hırsız (1988) <br />
&#8226;Uyanık Gazeteci (1988) <br />
&#8226;Polizei (1988) <br />
&#8226;İnatçı (1988) <br />
&#8226;Öğretmen (1988) <br />
&#8226;Düttürü Dünya (1988) <br />
&#8226;Bıçkın (1988) <br />
&#8226;Yakışıklı (1987) <br />
&#8226;Kiracı (1987) <br />
&#8226;Yoksul (1986) <br />
&#8226;Tarzan Rıfkı (1986) <br />
&#8226;Japon İşi (1987) <br />
&#8226;Garip (1986) <br />
&#8226;Deli Deli Küpeli (1986) <br />
&#8226;Davacı (1986) <br />
&#8226;Şendul Şaban (1985) <br />
&#8226;Şaban Papuçu Yarım (1985) <br />
&#8226;Sosyete Şaban (1985) <br />
&#8226;Gurbetçi Şaban (1985) <br />
&#8226;Katma Değer Şaban (1985) <br />
&#8226;Keriz (1985) <br />
&#8226;Atla Gel Şaban (1984) <br />
&#8226;Ortadirek Şaban (1984) <br />
&#8226;Postacı (1984) <br />
&#8226;Şabaniye (1984) <br />
&#8226;Tokatçı (1983) <br />
&#8226;Kılıbık (1983) <br />
&#8226;En Büyük Şaban (1983) <br />
&#8226;Çarıklı Milyoner (1983) <br />
&#8226;Yedi Bela Hüsnü (1982) <br />
&#8226;Doktor Civanım (1982) <br />
&#8226;Üç Kağıtçı (1981) <br />
&#8226;Kanlı Nigar (1981) <br />
&#8226;Davaro (1981) <br />
&#8226;Zübük (1980) <br />
&#8226;Gol Kralı (1980) <br />
&#8226;Gerzek Şaban (1980) <br />
&#8226;Devlet Kuşu (1980) <br />
&#8226;Korkusuz Korkak (1979) <br />
&#8226;Umudumuz Şaban (1979) <br />
&#8226;Şark Bülbülü (1979) <br />
&#8226;Dokunmayın Şabanıma (1979) <br />
&#8226;Bekçiler Kralı (1979) <br />
&#8226;Yüz Numaralı Adam (1978) <br />
&#8226;Kibar Feyzo (1978) <br />
&#8226;İyi Aile Çocuğu (1978) <br />
&#8226;Köşeyi Dönen Adam (1978) <br />
&#8226;İnek Şaban (1978) <br />
&#8226;Avanak Apti (1978) <br />
&#8226;Şabanoğlu Şaban (1977) <br />
&#8226;Sakar Şakir (1977) <br />
&#8226;Hababam Sınıfı Tatilde (1977) <br />
&#8226;Çöpçüler Kralı (1977) <br />
&#8226;İbo Güllüşah İle İbo (1977) <br />
&#8226;Tosun Paşa (1976) <br />
&#8226;Süt Kardeşler (1976) <br />
&#8226;Meraklı Köfteci (1976) <br />
&#8226;Kapıcılar Kralı (1976) <br />
&#8226;Sahte Kabadayı (1976) <br />
&#8226;Hababam Sınıfı Uyanıyor (1976) <br />
&#8226;Şaşkın Damat (1975) <br />
&#8226;Hanzo (1975) <br />
&#8226;Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı (1975) <br />
&#8226;Hababam Sınıfı (1975) <br />
&#8226;Köyden İndim Şehire (1974) <br />
&#8226;Salako (1974) <br />
&#8226;Salak Milyoner (1974) <br />
&#8226;Mavi Boncuk (1974) <br />
&#8226;Hasret (1974) <br />
&#8226;Canım Kardeşim (1973) <br />
&#8226;Oh Olsun (1973) <br />
&#8226;Güllü Geliyor Güllü (1973) <br />
&#8226;Yalancı Yarim (1973) <br />
&#8226;Tatlı Dillim (1972)<br />
&#8226;Televizyon dizileri<br />
&#8226;Bay Kamber (1996) <br />
&#8226;Şaban İle Şirin (1995) <br />
&#8226;Şaban Askerde (1993) <br />
&#8226;Saygılar Bizden (1992) <br />
<br />
Tiyatro oyunları<br />
&#8226;Zoraki Takip <br />
<br />
Aldığı ödüller<br />
&#8226;1977: 14. Antalya Film Şenliği, En İyi Erkek Oyuncu, Kapıcılar Kralı <br />
&#8226;1998: 35. Antalya Film Şenliği, Yaşam Boyu Onur Ödülü, Kapıcılar Kralı <br />
&#8226;1989: 2. Ankara Film Şenliği, En İyi Erkek Oyuncu, Düttürü Dünya <br />
<br />
(Kendi kaleminden)<br />
"1944'de İstanbul'da doğdum. Lise son sınıftayken felsefe öğretmenim Belkıs Balkır, elimden tuttuğu gibi beni Müşfik Kenter'e teslim etti. Bu arada üniversiteye başladım. Bir süre sonra turneler nedeni ile öğrenimime ara vermek zorunda kaldım. Kent Oyuncuları'ndan sonra sırasıyla Ulvi Uraz Tiyatrosu, Ayfer Feray Tiyatrosu ve en son Devekuşu Kabare Tiyatrosu'nda oynadım. 1972 yılında Ertem Eğilmez'in beni beğenip seçmesiyle sinemaya adımımı attım. Özel televizyonların yaygınlaşması üzerine diziler yaptım. Bu sıralarda da üniversiteyi bitirmeyi ve böylece gençlere örnek olmayı kafama koymuştum. Çünkü Türkiye'nin okuyan insana ihtiyacı vardı. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-TV ve Sinema Bölümü'nü 1995 yılında bitirdim. Bu da yetmez deyip yüksek lisans öğrenimimi de tamamladıktan sonra tez müddetim başladı. Bundan sonra da çok özlediğim tiyatroyu ve sinemayı birlikte yapmayı planlıyorum..."]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Barış Manço]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=2016</link>
			<pubDate>Sat, 28 Mar 2009 09:47:58 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=2016</guid>
			<description><![CDATA[Konya ovasında yaşayan Mançozade adlı büyük bir aile, Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u alması ile birlikte Rumeli&#8217;ye göç etmiş ve Selanik'e yerleşmiştir. Birinci Dünya Savaşına kadar Selanik'de yaşayan Mançozade ailesi, savaşın hayat koşullarını güçleştirmesi nedeniyle tekrar İstanbul'a göç etmiştir. Mançozade'lerden Mehmet Abdi bey İstanbul'da bir konağa yerleşmiş ve arkadaşının kız kardeşi olan Nimet hanımla evlenmiştir. Yıllar sonra Nimet hanım Barış Manço'nun "Gülpembe" şarkısının ilham kaynağı olacaktır. Cumhuriyet devrimlerini yaşayan aile soyadı kanunu ile birlikte Mançozade olan aile adlarını değiştirerek Manço soyadını alırlar. <br />
<br />
Abdi bey ile Nimet hanımın oğlu Hakkı bey, Rikkat Uyanık ile evlenir. Hakkı bey ile Rikkat hanımın ikinci çocuğu 2 Ocak 1943 yılında doğan Mehmet Barış Manço dur. Barış Manço, Oktay Manço, Savaş Manço ve İnci Manço ile birlikte 4 kardeştiler. 2. Dünya savaşının sonlarında doğan Barış Manço, ailesinin savaşın bitmesine duyduğu özlem nedeniyle "Barış " ismini seçtiklerini söylemektedir. Döneminin Türk Sanat Müziği sanatçısı olan Rikkat hanımla, Hakkı bey Barış 3 yaşındayken ayrılırlar. Babasının yanında büyüyen Barış Manço'nun çocukluğu Kadıköy'de geçmiştir.<br />
 <br />
İlkokulu Gazi Mustafa Kemal ilkokulunda tamamlamış, daha sonra Galatasaray Lisesine devam etmiştir. 10. sınıftayken babasını kaybeden Barış Manço, Galatasaray Lisesinden ayrılarak Şişli Terakki Lisesine gitmiş ve oradan mezun olmuştur. Aileden gelen yetenekle 2 yaşından itibaren şarkı söylemeye ve Ortaokul 2. sınıf öğrencisiyken de amatör olarak müzikle uğraşmaya başlamıştır. Liseyi bitirince 20 Eylül 1963 yılında önce Paris&#8217;e oradan da Belçika&#8217;ya ağabeyi Savaş Manço&#8217;nun yanına gider. Belçika Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisinde resim, grafik ve iç mimari okur. Lisede çok başarılı olmayan hatta müzik ve coğrafyadan ikmale kalan Barış Manço, bu okuldan çok iyi derece ile, okul birincisi olarak mezun olmuştur.<br />
 <br />
Galatasaray Lisesinde başlayan müzik hayatı, Belçika&#8217;da da devam etti. 1970 yıllarında yurda döndüğünde Dağlar, Dağlar şarkısını yaptı. Bu şarkı onun hayatında bir dönüm noktası oldu. Aynı yıllarda görüntüsü değişmekte, müziği ve kıyafetleri ile bir ekol oluşturmaktadır. Barış Manço insan ilişkileri konusunda çok iyidir. Bağlantı kuramayacağı hiçbir canlı yok denebilir. Zaten daha sonraki yıllarda da yaptığı bir röportajında "Kendimi, toplumla diyalog kuran bir iletişim aracı olarak görüyorum" diyecektir. <br />
<br />
1971 yılında askerlik yılları başlayacaktır. Askerdeki ilk ayları, hem ani olarak askere alınması, hem de diplomasına rağmen üniversite mezun olmasının tartışılması ve de saçlarının kesilmesi gerektiği nedeniyle çok keyifli başlamadı. Askerliğini Polatlıda Topçu asteğmen olarak yaptı. Askerliğin son ayları ise güzel dostluklar ve askeriyede bir dizi konserlerle üretken bir hale dönüştü. <br />
<br />
Askerlikten sonra yine bir dönem Belçika günleri araya girmektedir. Barış Manço, sıra dışı kıyafetleri, takıları, enteresan el hareketleri ve şarkılarına çektiği klipler ile bizleri şaşırtmayı sürdürmeye devam eder. Sanatçının görevinin biraz da şaşırtıcı şeyler yapmak olduğuna inanmıştı. Yıllar geçtikçe bu davranış ve biçimlerin onun özgün kişiliği olduğunu daha iyi anlayacaktık. 18 temmuz 1978 yılında Kadıköy evlendirme dairesinde Lale Manço ile evlendi. Bu konuda da topluma örnek olmayı başaran Barış Manço, evliliğinde de İstanbul geleneğini sürdürdü. Bu evliliği, Lale Manço da 1998 yılında yaptığı bir röportajda "Barış içinde 23 yıl" diye tanımlıyor. <br />
Evdeki birliktelikleri, iş hayatında da devam eder, Lale Manço, televizyon programlarına yönetmen ve yapımcı olarak imzasını atar. Bu beraberliğe oğulları 19 Mayıs 1981 yılında Doğukan Hazar, 24 Temmuz 1984 yılında Batıkan Zorbey katılır. Dünya çocuklarının Barış abisi, kendi çocuklarıyla da iyi arkadaş olduğunu söylemektedir. Yoğun iş programı çocuklarını ihmal etmesine asla neden olmamıştır. Çocukları için en büyük öğüdü, yaptıkları işin en iyisini severek yapmaları gerektiğidir. Çocukları için tek kaygısının adam gibi adam olsunlar diye dile getiriyor ve hangi meslek olursa, tornacı bile olabilirler ama kendi deyimiyle onlar için "Doğukan usta, öyle bir vida sıkar ki başka türlü sıkar" denmesini arzu ettiğini söylemektedir. Doğu ile batının sentezini yapmıştı. Ona göre, doğunun her şeyi kötü, batının her şeyi iyi doğru bir kavram değildir. Oğullarına da Doğukan ve Batıkan isimlerini koyması doğu ve batının barış içinde olması dileğinden kaynaklanmaktadır. Barış Manço'ya göre Türkiyenin de bulunduğu konumum kesin bir sınırlaması yoktur. Türkiye, doğudan bakıldığı zaman batıda, batıdan bakıldığı zaman da doğudadır. Bu konudaki duygularını ise, Japonya konserinde 20.000 Japon'un Türk bayrağı çıkartıp sallamasından televizyon başındaki 60 milyon insanın gözyaşları içinde izlemesi gibi heyecanlandığını ve gurur duyması ile ifade ediyor. Barış Manço yabancı ülkelerdeki çalışmaları için yaptığı değerlendirmede "Japonlar beni sahiplendiler, milyonlarca Japon konserlerime geliyor, CD'lerimi alıyor, Japonlar bende doğru bir şeyler buluyor. Şarkılarımı didik didik inceliyorlar, onlardan konferanslar hazırlayıp televizyon programları yapıyorlar. Türkiye&#8217;de bunun onda biri yapılmadı. Belçika&#8217;da ise, onların ülkelerini tanıttığım için Liege Prensliği onur ödülü verdiler. Törene limuzin ve dört eskort ile gittik. Belçika&#8217;nın en büyük gazetesi birinci sayfada yarım sayfa ayırdılar. Türkiye&#8217;de 40 yıllık sanat hayatımda baş sayfaya çıkamadım" gibi serzenişte bulundu. Ne yazık ki yıllar sonra baş sayfada bulunma nedenin "ölüm" olması çok hüzünlü idi. Önemli olmaktan çok değerli olmayı tercih ettiğini söyleyen Barış Manço, duygusallığını seçtiği bir yaşam biçimi olduğunu vurgularken, kendi deyimiyle kuzey kutbunu da asla kaybetmediğini de sözlerine ekliyor. Rus romantikleriklerinden, Korsakof, Musolski ve Çaykoski den etkilenerek, evinin dekorasyonunda da romantik çağı, 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyılın başını yansıtan tarzı tercih etmişti.<br />
 <br />
Türkiye&#8217;deki en uzun ve başarılı televizyon programlarını yaptı. 200' ün üstünde şarkısı ona 12 altın, platin albüm/kaset ödülü kazandırdı. Şarkılarının bir bölümü Yunanca, Bulgarca, Arapça, Farsça, Japonca, İbranice, Fransızca, İngilizce ve Flemenkçeye çevrildi. Her ülkede şarkıları çok sevildi. Kongo'daki 12-13 bin kişinin katıldığı konserde "Domates Biber Patlıcan" ı söylerken, Kongoluların koro halinde şarkıya eşlik etmeleri şarkının evrenselliği hakkında bilgi vermektedir. Bu konuya başka bir örnek de Mısır da yaşanmıştı. Barış Manço, Mısır Televizyonunda canlı yayında Dağlar Dağlar'ı Arapça söylemişti, bu programın sonunda Mısırlılar sokağa döküldüğü gibi, program da defalarca tekrarlanmıştı. En büyük arzusunun ansiklopedilerde yer almak olduğunu söyleyen ve Barış Manço müzesi kurmak isteyen Manço, " 20. yüzyılda yaşamış, o yüzyıla damgasını vurmaya çalışan bir Türküm, 20. yüzyılın Türk Müziğini yapıyorum" demektedir. Müzik ve televizyon hayatında sayısız ödüller alan Barış Manço 1991 yılında devlet sanatçısı ünvanı, yine aynı yıl Hacettepe Üniversitesi onursal doktora ünvanı, Uluslararası Teknoloji Ödülü, Japonya; Uluslararası Kültür ve Barış ödülü, Belçika Krallığı; Leopold II şövalyesi nişanı, Fransız Kültür Bakanlığı Edebiyat ve Sanat Şövalyesi nişanı, Türkmenistan Cumhurbaşkanlığı; Türkmen Vatandaşlığı ödülleri kazanmıştır.<br />
<br />
31 Ocak 1999'da Barış Manço Moda'da geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını kaybetmiştir. 23:30'da telefonda konuşurken kalp krizi geçirip hemen hastaneye kaldırılsa da saat 01:30 sularında hayata gözlerini yummuştur. 1983'te de daha önce kalp spazmı geçirmişti. 3 Şubat 1999'da Kanlıca'da toprağa verildi. Tabutunun üstüne "Gesi Bağları" yorumundan ötürü Gesi'den gelen toprak kondu.<br />
<br />
Barış Manço ölmeden önce müzik hayatının 40 yılını anlatan 40. yıl şarkısını bestelemişti. Ancak sözlerini yazamadan hayatını kaybetmişti. Bu şarkının da bulunduğu Mançoloji ölümünden sonra çıkıp milyonlar sattı. Daha sonra Yüreğimde Barış Şarkıları adında bir anma albümü de yayınlandı. Vefatında sonra kurulan Barış Manço Rock Derneği halen Barış Manço izinde ilerleyen Dünya'nın ilk ve tek resmi Barış Manço ve de Rock müzik Derneği olma özelliği taşımaktadır.Tüm Barış Manço sevenleri bir arada buluşturan dernek Barış Manço felsefesinin gelecek nesillere aktarılması için çalışmaktadır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Konya ovasında yaşayan Mançozade adlı büyük bir aile, Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u alması ile birlikte Rumeli&#8217;ye göç etmiş ve Selanik'e yerleşmiştir. Birinci Dünya Savaşına kadar Selanik'de yaşayan Mançozade ailesi, savaşın hayat koşullarını güçleştirmesi nedeniyle tekrar İstanbul'a göç etmiştir. Mançozade'lerden Mehmet Abdi bey İstanbul'da bir konağa yerleşmiş ve arkadaşının kız kardeşi olan Nimet hanımla evlenmiştir. Yıllar sonra Nimet hanım Barış Manço'nun "Gülpembe" şarkısının ilham kaynağı olacaktır. Cumhuriyet devrimlerini yaşayan aile soyadı kanunu ile birlikte Mançozade olan aile adlarını değiştirerek Manço soyadını alırlar. <br />
<br />
Abdi bey ile Nimet hanımın oğlu Hakkı bey, Rikkat Uyanık ile evlenir. Hakkı bey ile Rikkat hanımın ikinci çocuğu 2 Ocak 1943 yılında doğan Mehmet Barış Manço dur. Barış Manço, Oktay Manço, Savaş Manço ve İnci Manço ile birlikte 4 kardeştiler. 2. Dünya savaşının sonlarında doğan Barış Manço, ailesinin savaşın bitmesine duyduğu özlem nedeniyle "Barış " ismini seçtiklerini söylemektedir. Döneminin Türk Sanat Müziği sanatçısı olan Rikkat hanımla, Hakkı bey Barış 3 yaşındayken ayrılırlar. Babasının yanında büyüyen Barış Manço'nun çocukluğu Kadıköy'de geçmiştir.<br />
 <br />
İlkokulu Gazi Mustafa Kemal ilkokulunda tamamlamış, daha sonra Galatasaray Lisesine devam etmiştir. 10. sınıftayken babasını kaybeden Barış Manço, Galatasaray Lisesinden ayrılarak Şişli Terakki Lisesine gitmiş ve oradan mezun olmuştur. Aileden gelen yetenekle 2 yaşından itibaren şarkı söylemeye ve Ortaokul 2. sınıf öğrencisiyken de amatör olarak müzikle uğraşmaya başlamıştır. Liseyi bitirince 20 Eylül 1963 yılında önce Paris&#8217;e oradan da Belçika&#8217;ya ağabeyi Savaş Manço&#8217;nun yanına gider. Belçika Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisinde resim, grafik ve iç mimari okur. Lisede çok başarılı olmayan hatta müzik ve coğrafyadan ikmale kalan Barış Manço, bu okuldan çok iyi derece ile, okul birincisi olarak mezun olmuştur.<br />
 <br />
Galatasaray Lisesinde başlayan müzik hayatı, Belçika&#8217;da da devam etti. 1970 yıllarında yurda döndüğünde Dağlar, Dağlar şarkısını yaptı. Bu şarkı onun hayatında bir dönüm noktası oldu. Aynı yıllarda görüntüsü değişmekte, müziği ve kıyafetleri ile bir ekol oluşturmaktadır. Barış Manço insan ilişkileri konusunda çok iyidir. Bağlantı kuramayacağı hiçbir canlı yok denebilir. Zaten daha sonraki yıllarda da yaptığı bir röportajında "Kendimi, toplumla diyalog kuran bir iletişim aracı olarak görüyorum" diyecektir. <br />
<br />
1971 yılında askerlik yılları başlayacaktır. Askerdeki ilk ayları, hem ani olarak askere alınması, hem de diplomasına rağmen üniversite mezun olmasının tartışılması ve de saçlarının kesilmesi gerektiği nedeniyle çok keyifli başlamadı. Askerliğini Polatlıda Topçu asteğmen olarak yaptı. Askerliğin son ayları ise güzel dostluklar ve askeriyede bir dizi konserlerle üretken bir hale dönüştü. <br />
<br />
Askerlikten sonra yine bir dönem Belçika günleri araya girmektedir. Barış Manço, sıra dışı kıyafetleri, takıları, enteresan el hareketleri ve şarkılarına çektiği klipler ile bizleri şaşırtmayı sürdürmeye devam eder. Sanatçının görevinin biraz da şaşırtıcı şeyler yapmak olduğuna inanmıştı. Yıllar geçtikçe bu davranış ve biçimlerin onun özgün kişiliği olduğunu daha iyi anlayacaktık. 18 temmuz 1978 yılında Kadıköy evlendirme dairesinde Lale Manço ile evlendi. Bu konuda da topluma örnek olmayı başaran Barış Manço, evliliğinde de İstanbul geleneğini sürdürdü. Bu evliliği, Lale Manço da 1998 yılında yaptığı bir röportajda "Barış içinde 23 yıl" diye tanımlıyor. <br />
Evdeki birliktelikleri, iş hayatında da devam eder, Lale Manço, televizyon programlarına yönetmen ve yapımcı olarak imzasını atar. Bu beraberliğe oğulları 19 Mayıs 1981 yılında Doğukan Hazar, 24 Temmuz 1984 yılında Batıkan Zorbey katılır. Dünya çocuklarının Barış abisi, kendi çocuklarıyla da iyi arkadaş olduğunu söylemektedir. Yoğun iş programı çocuklarını ihmal etmesine asla neden olmamıştır. Çocukları için en büyük öğüdü, yaptıkları işin en iyisini severek yapmaları gerektiğidir. Çocukları için tek kaygısının adam gibi adam olsunlar diye dile getiriyor ve hangi meslek olursa, tornacı bile olabilirler ama kendi deyimiyle onlar için "Doğukan usta, öyle bir vida sıkar ki başka türlü sıkar" denmesini arzu ettiğini söylemektedir. Doğu ile batının sentezini yapmıştı. Ona göre, doğunun her şeyi kötü, batının her şeyi iyi doğru bir kavram değildir. Oğullarına da Doğukan ve Batıkan isimlerini koyması doğu ve batının barış içinde olması dileğinden kaynaklanmaktadır. Barış Manço'ya göre Türkiyenin de bulunduğu konumum kesin bir sınırlaması yoktur. Türkiye, doğudan bakıldığı zaman batıda, batıdan bakıldığı zaman da doğudadır. Bu konudaki duygularını ise, Japonya konserinde 20.000 Japon'un Türk bayrağı çıkartıp sallamasından televizyon başındaki 60 milyon insanın gözyaşları içinde izlemesi gibi heyecanlandığını ve gurur duyması ile ifade ediyor. Barış Manço yabancı ülkelerdeki çalışmaları için yaptığı değerlendirmede "Japonlar beni sahiplendiler, milyonlarca Japon konserlerime geliyor, CD'lerimi alıyor, Japonlar bende doğru bir şeyler buluyor. Şarkılarımı didik didik inceliyorlar, onlardan konferanslar hazırlayıp televizyon programları yapıyorlar. Türkiye&#8217;de bunun onda biri yapılmadı. Belçika&#8217;da ise, onların ülkelerini tanıttığım için Liege Prensliği onur ödülü verdiler. Törene limuzin ve dört eskort ile gittik. Belçika&#8217;nın en büyük gazetesi birinci sayfada yarım sayfa ayırdılar. Türkiye&#8217;de 40 yıllık sanat hayatımda baş sayfaya çıkamadım" gibi serzenişte bulundu. Ne yazık ki yıllar sonra baş sayfada bulunma nedenin "ölüm" olması çok hüzünlü idi. Önemli olmaktan çok değerli olmayı tercih ettiğini söyleyen Barış Manço, duygusallığını seçtiği bir yaşam biçimi olduğunu vurgularken, kendi deyimiyle kuzey kutbunu da asla kaybetmediğini de sözlerine ekliyor. Rus romantikleriklerinden, Korsakof, Musolski ve Çaykoski den etkilenerek, evinin dekorasyonunda da romantik çağı, 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyılın başını yansıtan tarzı tercih etmişti.<br />
 <br />
Türkiye&#8217;deki en uzun ve başarılı televizyon programlarını yaptı. 200' ün üstünde şarkısı ona 12 altın, platin albüm/kaset ödülü kazandırdı. Şarkılarının bir bölümü Yunanca, Bulgarca, Arapça, Farsça, Japonca, İbranice, Fransızca, İngilizce ve Flemenkçeye çevrildi. Her ülkede şarkıları çok sevildi. Kongo'daki 12-13 bin kişinin katıldığı konserde "Domates Biber Patlıcan" ı söylerken, Kongoluların koro halinde şarkıya eşlik etmeleri şarkının evrenselliği hakkında bilgi vermektedir. Bu konuya başka bir örnek de Mısır da yaşanmıştı. Barış Manço, Mısır Televizyonunda canlı yayında Dağlar Dağlar'ı Arapça söylemişti, bu programın sonunda Mısırlılar sokağa döküldüğü gibi, program da defalarca tekrarlanmıştı. En büyük arzusunun ansiklopedilerde yer almak olduğunu söyleyen ve Barış Manço müzesi kurmak isteyen Manço, " 20. yüzyılda yaşamış, o yüzyıla damgasını vurmaya çalışan bir Türküm, 20. yüzyılın Türk Müziğini yapıyorum" demektedir. Müzik ve televizyon hayatında sayısız ödüller alan Barış Manço 1991 yılında devlet sanatçısı ünvanı, yine aynı yıl Hacettepe Üniversitesi onursal doktora ünvanı, Uluslararası Teknoloji Ödülü, Japonya; Uluslararası Kültür ve Barış ödülü, Belçika Krallığı; Leopold II şövalyesi nişanı, Fransız Kültür Bakanlığı Edebiyat ve Sanat Şövalyesi nişanı, Türkmenistan Cumhurbaşkanlığı; Türkmen Vatandaşlığı ödülleri kazanmıştır.<br />
<br />
31 Ocak 1999'da Barış Manço Moda'da geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını kaybetmiştir. 23:30'da telefonda konuşurken kalp krizi geçirip hemen hastaneye kaldırılsa da saat 01:30 sularında hayata gözlerini yummuştur. 1983'te de daha önce kalp spazmı geçirmişti. 3 Şubat 1999'da Kanlıca'da toprağa verildi. Tabutunun üstüne "Gesi Bağları" yorumundan ötürü Gesi'den gelen toprak kondu.<br />
<br />
Barış Manço ölmeden önce müzik hayatının 40 yılını anlatan 40. yıl şarkısını bestelemişti. Ancak sözlerini yazamadan hayatını kaybetmişti. Bu şarkının da bulunduğu Mançoloji ölümünden sonra çıkıp milyonlar sattı. Daha sonra Yüreğimde Barış Şarkıları adında bir anma albümü de yayınlandı. Vefatında sonra kurulan Barış Manço Rock Derneği halen Barış Manço izinde ilerleyen Dünya'nın ilk ve tek resmi Barış Manço ve de Rock müzik Derneği olma özelliği taşımaktadır.Tüm Barış Manço sevenleri bir arada buluşturan dernek Barış Manço felsefesinin gelecek nesillere aktarılması için çalışmaktadır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[I. Murat]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=1979</link>
			<pubDate>Fri, 27 Mar 2009 19:32:38 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=1979</guid>
			<description><![CDATA[Murad Hudavendigar  ( 19.09.1325)- (04.10.1388) <br />
<br />
Osmanlı padişahlarının üçüncüsü, veli ve ahi şeyhi. <br />
<br />
Saltanatı: 1360-1389 <br />
Babası: Orhan Gazi - Annesi: Nilüfer Hatun <br />
Doğumu: 1326 Vefatı: 1389 <br />
<br />
Orhan Bey'in oğlu olup, 1326'da Bursa'da doğdu. Küçük yaştan itibaren devrin alimleri tarafında büyük bir ihtimamla yetiştirildi. Daha sonra Lala Şahin Paşa'nın yanında idare ve harp bilgilerini öğrendi. Ağabeyi Rumeli Fatihi Süleyman Paşa'nın 1359'da vefatı dolayısıyla Rumeli'deki ordunun kumandasına getirildi. Kısa bir müddet sonra da babasının vefatı üzerine Bursa'ya davet edilip, Osmanlı tahtına geçti (1360). <br />
<br />
Murat Han, ağabeyi Süleyman Paşa'nın başlattığı Rumeli fetihlerini büyük bir siyasi deha ile kısa zamanda geliştirdi. 1362'de Edirne'yi fethederek devlet merkezini buraya taşıdı. Anadolu'daki Türkmen aşiretlerini, fethettiği bölgelere yerleştirerek bölgede Türk nüfusunun çoğunluğu ele geçirmesini sağladı. Bu göçler sayesindedir ki, Osmanlı Türkleri Viyana önlerine kadar ilerledi ve Rumeli'de Osmanlı hakimiyeti beş yüz yıl devam etti. <br />
<br />
Osmanlı Devleti'nin Rumeli'deki ilerleyişini durdurmak için Papa V. Urban'ın teşvikiyle Macar, Sırp, Bosna, Eflak ve Bulgar kuvvetlerinden meydana gelen bir haçlı ordusu Sırpsındığı savaşında Hacı İlbeyi komutasındaki birliklerce bozguna uğratıldı (1364). Bu büyük zaferi Yanbolu, Samaku, Gümülcine, İskeçe, Kavala, Dırana, Serez ve Karaferye gibi önemli kalelerin fethi takip etti. Bu arada hareket halindeki Osmanlı akıncıları Vardar'ı geçip Sırbistan, Bosna, Arnavutluk ve Dalmaçya'ya kadar uzanarak Adriyatik Denizi'ne dayandılar.<br />
<br />
Murat Han bir taraftan fetih hareketlerine devam ederken, diğer taraftan ortaya çıkan malî, idarî ve askerî ihtiyaçları karşılamak için tedbirler aldı. Tımar teşkilatı geliştirildi. Yaya, müsellem ve yeniçerilere ilave olarak kapıkulu askerlerinden maaşlı süvari ocağı kuruldu. <br />
<br />
Murat Han 1387'de Osmanlı topraklarına tecavüzü adet haline getiren Karamanoğlu üzerine sefere çıktı. Konya önünde Karamanoğlu kuvvetlerini bozguna uğratarak Konya ve Beyşehir'i alıp Bursa'ya döndü. <br />
<br />
Bu sırada Sultan Murat'ın Anadolu'da uğraşmasını fırsat bilen Bosna, Sırp ve Bulgar kralları, Osmanlıları Balkanlardan atmak için ittifak kurmuşlardı. Sultan Murat Han 150.000 kişilik müttefik kuvvetlerini Kosova'da karşıladı. 8 Ağustos 1389 berat gecesi idi. Abdest alıp iki rekat hacet namazı kılan Sultan sonra ellerini açıp Cenab-ı Hakk'a gözyaşları içinde şöyle yalvardı. "Ya Rab! Bu müminleri küffar elinde mağlup edip helak eyleme. Bunları mansur ve muzaffer eyle. Ya İlâhî! Mülk ve kul senindir. Sen kime istersen verirsin. Ben dahi bir aciz kulunum. Mülk ve mal benim maksadım değildir. Hemen halis ve muhlis senin rızanı isterim. Beni bu müslümanlara kurban eyle. Evvel beni gazi kıldın, şimdi de şahadet nasip kıl! Amin."<br />
<br />
Ertesi gün I. Kosova Savaşı'nda düşman büyük bir bozguna uğratıldı. Ancak Sultan zaferin nişanesi olarak savaş meydanını gezerken Miloş Obiliç adında bir sırplı tarafından hançerle vurularak yaralandı. Çok geçmeden de arzuladığı şehitlik mertebesine kavuştu. Yerine oğlu I. Bayezid geçti.<br />
<br />
Azim, irade, vakar ve ciddiyet sahibi olan Sultan Murat Han, din farkı gözetmeksizin tebeasına karşı çok şefkatli ve merhametli idi. Samimi şahsiyeti ile içte ve dışta sevgi ve saygı uyandırdı. Hukukî, malî ve askerî sahalarda yaptığı esaslı teşkilatlar ile kudretli bir devletin temellerini attı. Kararlarını mutlak surette tecrübeli beyleriyle müzakere ettikten sonra verirdi. Kendi mütâlaasına aykırı fikirleri de dinler, yerinde gördüklerini kabul eder, itirazlara ehemmiyet verirdi. Bu hâli başarılarında çok etkili olmuştur. <br />
<br />
Fethedilen yerlerde imar faaliyetlerine de önem veren Murat Han, yeni fethettiği Edirne'yi; cami, medrese, han, hamam, saray gibi eserlerle Türk-İslam beldesi haline getirdi. Memleketin çeşitli yerlerini hayır eserleri ile donattı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Murad Hudavendigar  ( 19.09.1325)- (04.10.1388) <br />
<br />
Osmanlı padişahlarının üçüncüsü, veli ve ahi şeyhi. <br />
<br />
Saltanatı: 1360-1389 <br />
Babası: Orhan Gazi - Annesi: Nilüfer Hatun <br />
Doğumu: 1326 Vefatı: 1389 <br />
<br />
Orhan Bey'in oğlu olup, 1326'da Bursa'da doğdu. Küçük yaştan itibaren devrin alimleri tarafında büyük bir ihtimamla yetiştirildi. Daha sonra Lala Şahin Paşa'nın yanında idare ve harp bilgilerini öğrendi. Ağabeyi Rumeli Fatihi Süleyman Paşa'nın 1359'da vefatı dolayısıyla Rumeli'deki ordunun kumandasına getirildi. Kısa bir müddet sonra da babasının vefatı üzerine Bursa'ya davet edilip, Osmanlı tahtına geçti (1360). <br />
<br />
Murat Han, ağabeyi Süleyman Paşa'nın başlattığı Rumeli fetihlerini büyük bir siyasi deha ile kısa zamanda geliştirdi. 1362'de Edirne'yi fethederek devlet merkezini buraya taşıdı. Anadolu'daki Türkmen aşiretlerini, fethettiği bölgelere yerleştirerek bölgede Türk nüfusunun çoğunluğu ele geçirmesini sağladı. Bu göçler sayesindedir ki, Osmanlı Türkleri Viyana önlerine kadar ilerledi ve Rumeli'de Osmanlı hakimiyeti beş yüz yıl devam etti. <br />
<br />
Osmanlı Devleti'nin Rumeli'deki ilerleyişini durdurmak için Papa V. Urban'ın teşvikiyle Macar, Sırp, Bosna, Eflak ve Bulgar kuvvetlerinden meydana gelen bir haçlı ordusu Sırpsındığı savaşında Hacı İlbeyi komutasındaki birliklerce bozguna uğratıldı (1364). Bu büyük zaferi Yanbolu, Samaku, Gümülcine, İskeçe, Kavala, Dırana, Serez ve Karaferye gibi önemli kalelerin fethi takip etti. Bu arada hareket halindeki Osmanlı akıncıları Vardar'ı geçip Sırbistan, Bosna, Arnavutluk ve Dalmaçya'ya kadar uzanarak Adriyatik Denizi'ne dayandılar.<br />
<br />
Murat Han bir taraftan fetih hareketlerine devam ederken, diğer taraftan ortaya çıkan malî, idarî ve askerî ihtiyaçları karşılamak için tedbirler aldı. Tımar teşkilatı geliştirildi. Yaya, müsellem ve yeniçerilere ilave olarak kapıkulu askerlerinden maaşlı süvari ocağı kuruldu. <br />
<br />
Murat Han 1387'de Osmanlı topraklarına tecavüzü adet haline getiren Karamanoğlu üzerine sefere çıktı. Konya önünde Karamanoğlu kuvvetlerini bozguna uğratarak Konya ve Beyşehir'i alıp Bursa'ya döndü. <br />
<br />
Bu sırada Sultan Murat'ın Anadolu'da uğraşmasını fırsat bilen Bosna, Sırp ve Bulgar kralları, Osmanlıları Balkanlardan atmak için ittifak kurmuşlardı. Sultan Murat Han 150.000 kişilik müttefik kuvvetlerini Kosova'da karşıladı. 8 Ağustos 1389 berat gecesi idi. Abdest alıp iki rekat hacet namazı kılan Sultan sonra ellerini açıp Cenab-ı Hakk'a gözyaşları içinde şöyle yalvardı. "Ya Rab! Bu müminleri küffar elinde mağlup edip helak eyleme. Bunları mansur ve muzaffer eyle. Ya İlâhî! Mülk ve kul senindir. Sen kime istersen verirsin. Ben dahi bir aciz kulunum. Mülk ve mal benim maksadım değildir. Hemen halis ve muhlis senin rızanı isterim. Beni bu müslümanlara kurban eyle. Evvel beni gazi kıldın, şimdi de şahadet nasip kıl! Amin."<br />
<br />
Ertesi gün I. Kosova Savaşı'nda düşman büyük bir bozguna uğratıldı. Ancak Sultan zaferin nişanesi olarak savaş meydanını gezerken Miloş Obiliç adında bir sırplı tarafından hançerle vurularak yaralandı. Çok geçmeden de arzuladığı şehitlik mertebesine kavuştu. Yerine oğlu I. Bayezid geçti.<br />
<br />
Azim, irade, vakar ve ciddiyet sahibi olan Sultan Murat Han, din farkı gözetmeksizin tebeasına karşı çok şefkatli ve merhametli idi. Samimi şahsiyeti ile içte ve dışta sevgi ve saygı uyandırdı. Hukukî, malî ve askerî sahalarda yaptığı esaslı teşkilatlar ile kudretli bir devletin temellerini attı. Kararlarını mutlak surette tecrübeli beyleriyle müzakere ettikten sonra verirdi. Kendi mütâlaasına aykırı fikirleri de dinler, yerinde gördüklerini kabul eder, itirazlara ehemmiyet verirdi. Bu hâli başarılarında çok etkili olmuştur. <br />
<br />
Fethedilen yerlerde imar faaliyetlerine de önem veren Murat Han, yeni fethettiği Edirne'yi; cami, medrese, han, hamam, saray gibi eserlerle Türk-İslam beldesi haline getirdi. Memleketin çeşitli yerlerini hayır eserleri ile donattı.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=1978</link>
			<pubDate>Fri, 27 Mar 2009 19:30:08 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=1978</guid>
			<description><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed  ( 11.01.1432)- (26.02.1481) <br />
<br />
Yedinci Osmanlı padişahı ve İstanbul'un Fatihi. <br />
<br />
Saltanatı: 1451-1481 <br />
Babası: II. Murat Han - Annesi:Hatice Alime Hüma Hatun <br />
Doğumu: 30 Mart 1432 Vefatı: 3 Mayıs 1481 <br />
<br />
Sultan Murat Han, oğlu şehzade Mehmet'i yalnız din ve fen ilimlerinde yüksek bir tahsil yaptırmak ve bir takım kültür dillerine (Arapça, Farsça, Latince, Yunanca ve Sırpça) sahip olarak yetiştirmekle kalmadı. O, bu kudretli ve kabiliyetli şehzadeye tecrübeli devlet adamlarından ve büyük alimlerden müteşekkil yüksek bir muhiti, maddi-manevi bakımlardan devrin en üstün bir ordusunu ve nihayet bütün düşmanlarını ve Haçlı ordularını yere seren rakipsiz ve sağlam bir devleti de miras bırakmıştı. <br />
<br />
Bununla beraber 21 yaşında tahta oturan genç Hakan, daha ilk günlerde devleti ve ordusunu daha büyük hamleler yapacak bir kudrete ulaştırdı. Şehzadeliğinden beri bir an önce İstanbul'u fethetmek ve Hazret-i Peygamber'in "Konstantiniyye (İstanbul) muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdar ne güzel hükümdar ve onun askerleri ne güzel askerdir." müjdesine mashar olmak istiyordu. Bu gaye ile askerî tarihin kaydettiği ilk büyük ateşli silahlar ve toplar ile ordusunu dayanılmaz bir kudret haline getirdi. Ayrıca 1000 yıllık tarihi boyunca bütün muhasaraları muvaffakiyetsizliğe uğratan surları aşmak için seyyar kuleler kurdu. Nihayet 6 Nisan'da başlayan kuşatma, 22 Nisan'da Fatih'in donanmayı Beşiktaş'tan Haliç'e indirmesiyle çok şiddetli bir duruma girdi. 29 Mayıs 1453'te yapılan son taarruzla şehri alarak Ortaçağ'a son verdi. <br />
<br />
Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı'dan şehre giren Fatih Sultan Mehmet, doğruca Ayasofya'ya gitti. Kapıya gelince attan inip, secdeye vardı. Mabedi temizletti, tasvirlerden kurtardı ve ilk Cuma namazını orada bütün gazilerin sevinç ve heyecanları içinde kıldı. Daha sonra Ayasofya'nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyet ve vakıf eyledi. <br />
<br />
Fatih Sultan Mehmet bundan sonra, Osmanlı Devleti'ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet'i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payitahtı olmalıdır" diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu'da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir beyliği ile Kırım hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak-Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Birçok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna'dan Fırat'a kadar yayıldı. Anadolu'da milli birlik tesis edildi.<br />
<br />
Bu büyük Türk Sultanı 1481 senesi ilkbaharında üç yüz bin kişilik bir ordunun başında olarak yeni bir sefere çıktı. Ancak, Hünkar çayırı denilen mevkide hastalandı ve çok geçmeden 3 Mayıs 1481'de vefat etti. Özel doktoru olan Yahudi dönmesi Yakup Paşa tarafından zehirlendiği de söylenmektedir. Naşı, adına yaptırdığı caminin bahçesine defnedildi. Sonra üzerine türbe yapıldı. <br />
<br />
Fatih Sultan Mehmet, ince yüzlü, uzunca boyla, dolgun vücutlu olup, seyrek güler, yüzüne bakıldığında hürmet ve korku telkin ederdi. Her şeyi öğrenmek isteyen zeki bir araştırıcı idi. Harp sanatından çok hoşlanır, yapacağı seferlerden en yakınlarını bile haberdar etmez ve bunların gizli kalmasına çok dikkat ederdi. "Sırrıma sakalımın bir tek telinin vakıf olduğunu bilsem onu yolar atarım" sözü meşhurdur. <br />
<br />
Soğuğa-sıcağa, açlığa-susuzluğa ve yorgunluğa karşı çok dayanıklı idi. Trabzon üzerine çıktığı seferde Zigana dağlarını yaya olarak bin bir müşkilatla geçerken yanında bulunan Uzun Hasan'ın annesi, Sara Hatun; "Ey oğul! Bir Trabzon için bunca zahmet değer mi?" deyince, yüce Hakan; "Bu zahmet din yolunadır, ahirette Allahü tealanın huzuruna varınca inayet ola. Zira elimizde İslam kılıcı var. Eğer bu zahmeti ihtiyar etmezsek bize gazi demek yalan olur" cevabını verir. <br />
<br />
Fatih, büyük ilim, din, kültür ve sanat adamlarını etrafında toplayarak İslam medeniyetine yeni bir hamle verdi ve İstanbul'u devrinde bu medeniyetin ve dünyanın en yüksek bir merkezi halime getirdi. Molla Gürani, Hocazade, Molla Hüsrev, Hızır Bey, Molla Yegan, Ali Kuşçu ve Akşemseddin meclisinin en mühim simaları idi. Devrinde Osmanlı Devleti'nin bütün temel müessese ve teşkilatı en mükemmel bir hale geldi. Zeytinyağı döktürerek insanlık tarihinde "yağla makine soğutmasını", havan topunun balistik hesap ve planını yaparak dik mermi yollu ilk silahı keşfeden de odur. Yine onun devrinde başta İstanbul olmak üzere, imparatorluğun bütün şehirleri cami, mescit, medrese ve sair eserlerle donatılmıştır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed  ( 11.01.1432)- (26.02.1481) <br />
<br />
Yedinci Osmanlı padişahı ve İstanbul'un Fatihi. <br />
<br />
Saltanatı: 1451-1481 <br />
Babası: II. Murat Han - Annesi:Hatice Alime Hüma Hatun <br />
Doğumu: 30 Mart 1432 Vefatı: 3 Mayıs 1481 <br />
<br />
Sultan Murat Han, oğlu şehzade Mehmet'i yalnız din ve fen ilimlerinde yüksek bir tahsil yaptırmak ve bir takım kültür dillerine (Arapça, Farsça, Latince, Yunanca ve Sırpça) sahip olarak yetiştirmekle kalmadı. O, bu kudretli ve kabiliyetli şehzadeye tecrübeli devlet adamlarından ve büyük alimlerden müteşekkil yüksek bir muhiti, maddi-manevi bakımlardan devrin en üstün bir ordusunu ve nihayet bütün düşmanlarını ve Haçlı ordularını yere seren rakipsiz ve sağlam bir devleti de miras bırakmıştı. <br />
<br />
Bununla beraber 21 yaşında tahta oturan genç Hakan, daha ilk günlerde devleti ve ordusunu daha büyük hamleler yapacak bir kudrete ulaştırdı. Şehzadeliğinden beri bir an önce İstanbul'u fethetmek ve Hazret-i Peygamber'in "Konstantiniyye (İstanbul) muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdar ne güzel hükümdar ve onun askerleri ne güzel askerdir." müjdesine mashar olmak istiyordu. Bu gaye ile askerî tarihin kaydettiği ilk büyük ateşli silahlar ve toplar ile ordusunu dayanılmaz bir kudret haline getirdi. Ayrıca 1000 yıllık tarihi boyunca bütün muhasaraları muvaffakiyetsizliğe uğratan surları aşmak için seyyar kuleler kurdu. Nihayet 6 Nisan'da başlayan kuşatma, 22 Nisan'da Fatih'in donanmayı Beşiktaş'tan Haliç'e indirmesiyle çok şiddetli bir duruma girdi. 29 Mayıs 1453'te yapılan son taarruzla şehri alarak Ortaçağ'a son verdi. <br />
<br />
Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı'dan şehre giren Fatih Sultan Mehmet, doğruca Ayasofya'ya gitti. Kapıya gelince attan inip, secdeye vardı. Mabedi temizletti, tasvirlerden kurtardı ve ilk Cuma namazını orada bütün gazilerin sevinç ve heyecanları içinde kıldı. Daha sonra Ayasofya'nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyet ve vakıf eyledi. <br />
<br />
Fatih Sultan Mehmet bundan sonra, Osmanlı Devleti'ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet'i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payitahtı olmalıdır" diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu'da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir beyliği ile Kırım hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak-Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Birçok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna'dan Fırat'a kadar yayıldı. Anadolu'da milli birlik tesis edildi.<br />
<br />
Bu büyük Türk Sultanı 1481 senesi ilkbaharında üç yüz bin kişilik bir ordunun başında olarak yeni bir sefere çıktı. Ancak, Hünkar çayırı denilen mevkide hastalandı ve çok geçmeden 3 Mayıs 1481'de vefat etti. Özel doktoru olan Yahudi dönmesi Yakup Paşa tarafından zehirlendiği de söylenmektedir. Naşı, adına yaptırdığı caminin bahçesine defnedildi. Sonra üzerine türbe yapıldı. <br />
<br />
Fatih Sultan Mehmet, ince yüzlü, uzunca boyla, dolgun vücutlu olup, seyrek güler, yüzüne bakıldığında hürmet ve korku telkin ederdi. Her şeyi öğrenmek isteyen zeki bir araştırıcı idi. Harp sanatından çok hoşlanır, yapacağı seferlerden en yakınlarını bile haberdar etmez ve bunların gizli kalmasına çok dikkat ederdi. "Sırrıma sakalımın bir tek telinin vakıf olduğunu bilsem onu yolar atarım" sözü meşhurdur. <br />
<br />
Soğuğa-sıcağa, açlığa-susuzluğa ve yorgunluğa karşı çok dayanıklı idi. Trabzon üzerine çıktığı seferde Zigana dağlarını yaya olarak bin bir müşkilatla geçerken yanında bulunan Uzun Hasan'ın annesi, Sara Hatun; "Ey oğul! Bir Trabzon için bunca zahmet değer mi?" deyince, yüce Hakan; "Bu zahmet din yolunadır, ahirette Allahü tealanın huzuruna varınca inayet ola. Zira elimizde İslam kılıcı var. Eğer bu zahmeti ihtiyar etmezsek bize gazi demek yalan olur" cevabını verir. <br />
<br />
Fatih, büyük ilim, din, kültür ve sanat adamlarını etrafında toplayarak İslam medeniyetine yeni bir hamle verdi ve İstanbul'u devrinde bu medeniyetin ve dünyanın en yüksek bir merkezi halime getirdi. Molla Gürani, Hocazade, Molla Hüsrev, Hızır Bey, Molla Yegan, Ali Kuşçu ve Akşemseddin meclisinin en mühim simaları idi. Devrinde Osmanlı Devleti'nin bütün temel müessese ve teşkilatı en mükemmel bir hale geldi. Zeytinyağı döktürerek insanlık tarihinde "yağla makine soğutmasını", havan topunun balistik hesap ve planını yaparak dik mermi yollu ilk silahı keşfeden de odur. Yine onun devrinde başta İstanbul olmak üzere, imparatorluğun bütün şehirleri cami, mescit, medrese ve sair eserlerle donatılmıştır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kanuni Sultan Süleyman]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=1929</link>
			<pubDate>Thu, 26 Mar 2009 08:13:45 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=1929</guid>
			<description><![CDATA[Kanuni Sultan Süleyman  ( 23.02.1495)- (23.07.1566) <br />
Osmanlı sultanlarının onuncusu ve İslam halifelerinin yetmiş beşincisi. <br />
<br />
Saltanatı: 1520-1566 <br />
Babası: Yavuz Sultan Selim- Annesi: Hafsa Sultan <br />
Doğumu: 27 Nisan 1495 Vefatı: 7 Eylül 1566 <br />
<br />
1509'da Kefe sancakbeyliğine gönderilinceye kadar babasının yanında kalmış ve bu müddet içinde iyi bir öğrenim ve eğitim görmüştür. Babası Yavuz Sultan Selim'in 1514 İran ve 1516 Mısır seferleri sırasında Rumeli'nin muhafazası ile görevlendirildi ve Edirne'de oturdu. Babasının vefatı ile de 30 Eylül 1520 tarihinde 26 yaşında iken Osmanlı tahtına çıktı.<br />
<br />
Kanuni Sultan Süleyman Belgrad'ın fethi (1521) ile Orta Avrupa  (1521) ile Orta Avrupa&#8217;nın, şövalyelerin üssü olan Rodos'un zaptı (1522) ile de Akdeniz hakimiyetinin kapılarını devletine açtı. 1526'da yüz bin kişilik ordusuyla ve üç yüz kadar top ile Mohaç Ovası'nda Macar ordusuyla karşılaştı. Bu durumda sancaklarını açık ellerini semaya doğru kaldıran sultan; "Ya Rabbi! Senin kudret ve himayeni diliyor, Hazret-i Muhammet'in ümmetine yardımını niyaz ediyorum" diye yalvardı. Tarihin bu en büyük meydan savaşında düşman ordusunu yok eden Kanuni, 20 Eylül'de Macaristan'ın başşehri Budin'e girdi. 1529'da Viyana muhasara edildi ise de kuşatma vasıtalarının getirilmemesi ve kış mevsiminin yaklaşması üzerine neticesiz kaldı. 1532'de Alman seferine çıkan Kanuni, Viyana'yı arkada bırakarak Gratz, Marburg, Gunss ve daha bir çok Alman şehirlerini zaptetti. Yedi ay Avrupa içlerinde dolaştığı halde imparator karşısına çıkmaya cesaret edemeyince geri döndü. <br />
<br />
1534'te Safeviler üzerine sefere çıkan Sultan, Bağdat ve Basra'yı zaptetti. Bağdat'ta evliya kabirlerini ve Kerbela'da Hazreti Ali ve Hazreti Hüseyin'in makamlarını ziyaret eden Kanuni, Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin kabrine türbe ve yanına imaret yaptırdı. Fetih hareketlerine devam eden Kanuni, 1535'teTebriz'i zaptetti. 1537'de İtalya seferine çıkarak, Otranto'ya kadar ilerledi. <br />
<br />
Karalarda cihan hakimiyetini eline geçiren Kanuni Sultan Süleyman, Barbaros Hayrettin Paşa vasıtasıyla denizlerde de Osmanlı Devleti'nin gücünü gösteriyordu. Nitekim bu büyük deniz komutanı haçlı donanmasını 27 Eylül 1538'de Preveze'de imha ederek, müstesna bir zaferle Akdeniz'de tam bir Türk hakimiyeti kurdu. Kanuni Süveyş'te kurduğu donanma ile de Kızıldeniz'i ve Arabistan sahillerini emniyet altına aldı ve Avrupalıları Hindistan sahillerinden uzaklaştırmaya başladı. <br />
<br />
Bu fetihleri; 1543'te Estergon, Nis ve İstolni-Belgrad, 1551'de Trablusgarb'ın zaptı ve 1553'te Nahcıvan Seferi takip etti. İhtiyar ve hasta bir halde iken 1566'da yine cihada çıkan bu büyük Türk sultanı, Zigetvar kalesinin zaptı sırasında top sesleri arasında 72 yaşında iken vefat etti. Naşı Süleymaniye'deki türbesine defnedildi. <br />
<br />
Türklerin kendisine Kanuni ve Gazi, Avrupalıların ise "Muhteşem" dedikleri Süleyman Han, babasından devraldığı 6,557,000 kilometrekarelik Osmanlı toprağını, yaptığı fetihlerle 14,893,000 kilometrekareye ulaştırdı. Bulunduğu yüzyıl, dünya tarihine Türk asrı olarak geçti. Bu asırda her sahada dahi devlet ve ilim adamları yetişti. Nitekim sadrazamı İbrahim Paşa, Lütfi Paşa, Sokullu Mehmet Paşa; şeyhülislamı Kemal Paşazade, Ebüssuud Efendi, şairi Baki, Fuzuli; sanatkarı Mimar Sinan; kaptan-ı deryası Barbaros Hayrettin Paşa olan bir devletin padişahı Kanuni olurdu. <br />
<br />
Sultan Süleyman Han'ın asıl adından daha fazla bilinip, şöhreti olan Kanuni ünvanı, önceki Osmanlı kanunnamelerini ve devri icabı lüzumlu hükümleri Kanunname-i Al-i Osman adı altında, İslam hukuku esasları dahilinde toplattırıp tanzim ettirmesinden ileri gelmektedir. Kanuni hareket ve sözleri güzel, aklı kamil, nezaketli, irfan sahibi, sözleri tatlı, alim, hakim ve şairlere dost, bütün maddi-manevi iyilikleri şahsında toplamış emsalsiz bir padişahtı. <br />
<br />
Pek çok hayrat ve iyilikleri olan Kanuni, imar faaliyetleriyle de uğraştı. Memleketin hemen her yerinde camiler, mescitler, medreseler, hamamlar ve çeşmeler inşa ettirdi. Mimar Sinan'ın yaptığı Süleymaniye Camii de bu devirde Türk azameti devrinin tacını teşkil etmiştir. Koca Mimar Sinan büyük Hakan'a; "Padişahım sana öyle bir cami inşa ettim ki, kıyamete değin ayakta duracak bir metanete sahiptir." diyerek bu güzel eserini takdim etmiştir. <br />
<br />
Pek çok özellikleri yanında büyük bir şair olan Kanuni Sultan Süleyman'ın hastalığında yazdığı şu beyti yüzyıllardır dillerde söylenmektedir.<br />
<br />
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, <br />
<br />
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi. <br />
<br />
Bir olay<br />
<br />
Fransa Kral`i bir gün Alman İmparatoru Sarlken´e esir düşer. Bunun üzerine validesi derhal Osmanli imparatoru Kanuni Sultan Süleyman Han´a münacat´ta bulunarak yardim ister. Süleyman Han, derhal Alman İmparatoruna bir name yazdırır : <br />
<br />
" Biz ki, diyar-i Trablusgarb&#8217;ın, diyar-i Libya&#8217;nın, diyar-i Mısır&#8217;ın, diyar-i Rumun, diyar-i ... vesaire´nin fatihi, Sultan Süleyman Han´iz. Sen ki, Almanya Eyaletinin Kral´i Sarlken´sin. Sana deriz ki, tez Fransız Kral´i kulumuzu serbest bırakasın ". Muhteşem Süleyman´in koskoca Almanya İmparatoruna olan hitabı iste bu şekilde olur.Yazdırdığı o nameyi Alman Kralına göndermek için bir Pasa dahi tayin etmeye tenezzül etmeyen Süleyman Han, bu ise sıradan bir Çavuşu vazifelendirmekle iktifa eder. Tabii netice mi? Fransız Kralı derhal serbest bırakılır. Koskoca Kanuni Sultan Süleyman´a karşı durmak öyle kolay değildir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Kanuni Sultan Süleyman  ( 23.02.1495)- (23.07.1566) <br />
Osmanlı sultanlarının onuncusu ve İslam halifelerinin yetmiş beşincisi. <br />
<br />
Saltanatı: 1520-1566 <br />
Babası: Yavuz Sultan Selim- Annesi: Hafsa Sultan <br />
Doğumu: 27 Nisan 1495 Vefatı: 7 Eylül 1566 <br />
<br />
1509'da Kefe sancakbeyliğine gönderilinceye kadar babasının yanında kalmış ve bu müddet içinde iyi bir öğrenim ve eğitim görmüştür. Babası Yavuz Sultan Selim'in 1514 İran ve 1516 Mısır seferleri sırasında Rumeli'nin muhafazası ile görevlendirildi ve Edirne'de oturdu. Babasının vefatı ile de 30 Eylül 1520 tarihinde 26 yaşında iken Osmanlı tahtına çıktı.<br />
<br />
Kanuni Sultan Süleyman Belgrad'ın fethi (1521) ile Orta Avrupa  (1521) ile Orta Avrupa&#8217;nın, şövalyelerin üssü olan Rodos'un zaptı (1522) ile de Akdeniz hakimiyetinin kapılarını devletine açtı. 1526'da yüz bin kişilik ordusuyla ve üç yüz kadar top ile Mohaç Ovası'nda Macar ordusuyla karşılaştı. Bu durumda sancaklarını açık ellerini semaya doğru kaldıran sultan; "Ya Rabbi! Senin kudret ve himayeni diliyor, Hazret-i Muhammet'in ümmetine yardımını niyaz ediyorum" diye yalvardı. Tarihin bu en büyük meydan savaşında düşman ordusunu yok eden Kanuni, 20 Eylül'de Macaristan'ın başşehri Budin'e girdi. 1529'da Viyana muhasara edildi ise de kuşatma vasıtalarının getirilmemesi ve kış mevsiminin yaklaşması üzerine neticesiz kaldı. 1532'de Alman seferine çıkan Kanuni, Viyana'yı arkada bırakarak Gratz, Marburg, Gunss ve daha bir çok Alman şehirlerini zaptetti. Yedi ay Avrupa içlerinde dolaştığı halde imparator karşısına çıkmaya cesaret edemeyince geri döndü. <br />
<br />
1534'te Safeviler üzerine sefere çıkan Sultan, Bağdat ve Basra'yı zaptetti. Bağdat'ta evliya kabirlerini ve Kerbela'da Hazreti Ali ve Hazreti Hüseyin'in makamlarını ziyaret eden Kanuni, Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin kabrine türbe ve yanına imaret yaptırdı. Fetih hareketlerine devam eden Kanuni, 1535'teTebriz'i zaptetti. 1537'de İtalya seferine çıkarak, Otranto'ya kadar ilerledi. <br />
<br />
Karalarda cihan hakimiyetini eline geçiren Kanuni Sultan Süleyman, Barbaros Hayrettin Paşa vasıtasıyla denizlerde de Osmanlı Devleti'nin gücünü gösteriyordu. Nitekim bu büyük deniz komutanı haçlı donanmasını 27 Eylül 1538'de Preveze'de imha ederek, müstesna bir zaferle Akdeniz'de tam bir Türk hakimiyeti kurdu. Kanuni Süveyş'te kurduğu donanma ile de Kızıldeniz'i ve Arabistan sahillerini emniyet altına aldı ve Avrupalıları Hindistan sahillerinden uzaklaştırmaya başladı. <br />
<br />
Bu fetihleri; 1543'te Estergon, Nis ve İstolni-Belgrad, 1551'de Trablusgarb'ın zaptı ve 1553'te Nahcıvan Seferi takip etti. İhtiyar ve hasta bir halde iken 1566'da yine cihada çıkan bu büyük Türk sultanı, Zigetvar kalesinin zaptı sırasında top sesleri arasında 72 yaşında iken vefat etti. Naşı Süleymaniye'deki türbesine defnedildi. <br />
<br />
Türklerin kendisine Kanuni ve Gazi, Avrupalıların ise "Muhteşem" dedikleri Süleyman Han, babasından devraldığı 6,557,000 kilometrekarelik Osmanlı toprağını, yaptığı fetihlerle 14,893,000 kilometrekareye ulaştırdı. Bulunduğu yüzyıl, dünya tarihine Türk asrı olarak geçti. Bu asırda her sahada dahi devlet ve ilim adamları yetişti. Nitekim sadrazamı İbrahim Paşa, Lütfi Paşa, Sokullu Mehmet Paşa; şeyhülislamı Kemal Paşazade, Ebüssuud Efendi, şairi Baki, Fuzuli; sanatkarı Mimar Sinan; kaptan-ı deryası Barbaros Hayrettin Paşa olan bir devletin padişahı Kanuni olurdu. <br />
<br />
Sultan Süleyman Han'ın asıl adından daha fazla bilinip, şöhreti olan Kanuni ünvanı, önceki Osmanlı kanunnamelerini ve devri icabı lüzumlu hükümleri Kanunname-i Al-i Osman adı altında, İslam hukuku esasları dahilinde toplattırıp tanzim ettirmesinden ileri gelmektedir. Kanuni hareket ve sözleri güzel, aklı kamil, nezaketli, irfan sahibi, sözleri tatlı, alim, hakim ve şairlere dost, bütün maddi-manevi iyilikleri şahsında toplamış emsalsiz bir padişahtı. <br />
<br />
Pek çok hayrat ve iyilikleri olan Kanuni, imar faaliyetleriyle de uğraştı. Memleketin hemen her yerinde camiler, mescitler, medreseler, hamamlar ve çeşmeler inşa ettirdi. Mimar Sinan'ın yaptığı Süleymaniye Camii de bu devirde Türk azameti devrinin tacını teşkil etmiştir. Koca Mimar Sinan büyük Hakan'a; "Padişahım sana öyle bir cami inşa ettim ki, kıyamete değin ayakta duracak bir metanete sahiptir." diyerek bu güzel eserini takdim etmiştir. <br />
<br />
Pek çok özellikleri yanında büyük bir şair olan Kanuni Sultan Süleyman'ın hastalığında yazdığı şu beyti yüzyıllardır dillerde söylenmektedir.<br />
<br />
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, <br />
<br />
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi. <br />
<br />
Bir olay<br />
<br />
Fransa Kral`i bir gün Alman İmparatoru Sarlken´e esir düşer. Bunun üzerine validesi derhal Osmanli imparatoru Kanuni Sultan Süleyman Han´a münacat´ta bulunarak yardim ister. Süleyman Han, derhal Alman İmparatoruna bir name yazdırır : <br />
<br />
" Biz ki, diyar-i Trablusgarb&#8217;ın, diyar-i Libya&#8217;nın, diyar-i Mısır&#8217;ın, diyar-i Rumun, diyar-i ... vesaire´nin fatihi, Sultan Süleyman Han´iz. Sen ki, Almanya Eyaletinin Kral´i Sarlken´sin. Sana deriz ki, tez Fransız Kral´i kulumuzu serbest bırakasın ". Muhteşem Süleyman´in koskoca Almanya İmparatoruna olan hitabı iste bu şekilde olur.Yazdırdığı o nameyi Alman Kralına göndermek için bir Pasa dahi tayin etmeye tenezzül etmeyen Süleyman Han, bu ise sıradan bir Çavuşu vazifelendirmekle iktifa eder. Tabii netice mi? Fransız Kralı derhal serbest bırakılır. Koskoca Kanuni Sultan Süleyman´a karşı durmak öyle kolay değildir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Raphaello Sansio]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=1908</link>
			<pubDate>Wed, 25 Mar 2009 21:44:52 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=1908</guid>
			<description><![CDATA[İtalyan ressam ve mimar.<br />
<br />
Çocuk denecek yaşta babasının yanina çırak olarak verdigi Perugino'nun ogrencisiydi. Onunla calistigi yillar boyunca ustasini en ince ayrintisina kadar kopya ediyordu. Perugia'da San Francesco Kilisesindeki Meryem'in Goge Kabulu resmi buna bir ornektir. Uc guzeller, Chantilly; sovalyenin dusu, Londra gibi ilk yapitlarinda sari tonlari, dingin kompozisyonlari ve ustasinin genis manzaralarinin benimsedi. Meryem'in evliligi adli eseriyle incelikli, olculu bir uyum ortaya koydu ve hocasini asti. Daha sonra hocasinin sanat anlayisi disinda, ozellikle Floransa'da Leonardo ve Michelangelo gibi devlerin yasadigini farketti. Fransa'ya gidecegi sirada ressam dostu Pinturicchio, onu Siena'ya goturdu. Orada beraber ii. Pius Kutuphanesi' nin duvarlarina panolar yaptilar.<br />
<br />
1504'de Floransa'ya geldi ve burada gecirdigi dort yil boyunca bir yandan Leonardo ve Michelangelo'nun calismalarini izlerken diger yandan antik sanatla ve ozellikle Masaccio'nun eserleriyle ilgilendi. Yapitlarindan Grandukun Madonnasi'nda (1504, Pitti Sarayi) ve Guzel Bahcivan'da (1507, Louvre) Leonardo'nun etkisi, Borgo yangini'ndaki (Raffaello'nun salonlari, Vatikan) ciplaklar ve dramatik harekette, Santa della Pace'deki Sibyllalar'da da Michelangelo'nun, Bolsena Ayini (Vatikan) ve Balikli Madonna (Prado) gibi yapitlarinda ise Vatikan Okulunun etkisi gorulur. Raffaello burada olgunlasti ve kisisel bir tarz kazandi. Basdondurucu basarilar elde etti ve kompozisyon bicimlerini zenginlestirmeye yoneldi.<br />
<br />
1508'de Papa ii. Julius Raffaello'yu Roma'ya cagirdi ve dairesinin salonlarini suslemekle gorevlendirdi.(Raffaello Salonlari) 1509-1511 yillari arasinda gerceklestirilen imza Salonlari fresklerinde her sahne ozgun bir kompozisyon ortaya koymak icin firsat oldu. Bunlardan baslicalari Atina Okulu, Eliodoro' nun Salonu'nda Aziz Petrus' un kurtarilisi, Borgo Yangini salonundaki fresklerdir.<br />
<br />
Raffaello, sanatinin ozunu, dingin klasikciligini Madonna tablolarinda dile getirir. Foligno Madonnasi (1511-12, Vatikan), iskemleli Meryem (1514, Pitti), Aziz Sixtus Madonnasi (1513, Dresden) vb.<br />
<br />
Maddalena Doni (1506, Pitti), 'La Velata' (1516), Leo X ve iki kardinal (1518-19, Uffizi), Baldassare Castiglione (Louvre) gibi portre calismalarinda, renk ve degerlerin uyumlu kullanimiyla birlesmis, cok duyarli bir ruh sezgisi bulundugunu gosterir. Son yapiti Gorunme'de (1517-1520, Vatikan Muzesi) 25 figuruyle kompozisyon, perspektif ve isik arayislarinda vardigi noktayi ortaya koyar.<br />
<br />
Resim yapitlarinin yani sira mimarlik alaninda da onemli calismalar yapmistir. 1514'de San Pietro'nun mimari oldu. Loggia galerisini tamamladi. 1512'de arazi plan uzerine S. Eligio degli Orefici kilisesinin projesini hazirladi. Santa Maria del Popolo'daki Chigi capellasi'ni tasarladi. XVii. yy.'da yikilan Branconico dell'Aquila sarayi icin balkon, nisler ve yalanci ogelerle suslu bir cephe gerceklestirdi. Ayrica Floransa'daki Pandolfini Sarayi'nin ve Roma'daki villa Madama'nin planlarini yapti.<br />
<br />
Raffaello, sanatiyla, yogunlugu incelik ve olcululukle birlestiren dehasiyla, sanatin tum alanlarinda XiX. yy. sonlarina kadar kalici bir etki birakti. <br />
<br />
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[İtalyan ressam ve mimar.<br />
<br />
Çocuk denecek yaşta babasının yanina çırak olarak verdigi Perugino'nun ogrencisiydi. Onunla calistigi yillar boyunca ustasini en ince ayrintisina kadar kopya ediyordu. Perugia'da San Francesco Kilisesindeki Meryem'in Goge Kabulu resmi buna bir ornektir. Uc guzeller, Chantilly; sovalyenin dusu, Londra gibi ilk yapitlarinda sari tonlari, dingin kompozisyonlari ve ustasinin genis manzaralarinin benimsedi. Meryem'in evliligi adli eseriyle incelikli, olculu bir uyum ortaya koydu ve hocasini asti. Daha sonra hocasinin sanat anlayisi disinda, ozellikle Floransa'da Leonardo ve Michelangelo gibi devlerin yasadigini farketti. Fransa'ya gidecegi sirada ressam dostu Pinturicchio, onu Siena'ya goturdu. Orada beraber ii. Pius Kutuphanesi' nin duvarlarina panolar yaptilar.<br />
<br />
1504'de Floransa'ya geldi ve burada gecirdigi dort yil boyunca bir yandan Leonardo ve Michelangelo'nun calismalarini izlerken diger yandan antik sanatla ve ozellikle Masaccio'nun eserleriyle ilgilendi. Yapitlarindan Grandukun Madonnasi'nda (1504, Pitti Sarayi) ve Guzel Bahcivan'da (1507, Louvre) Leonardo'nun etkisi, Borgo yangini'ndaki (Raffaello'nun salonlari, Vatikan) ciplaklar ve dramatik harekette, Santa della Pace'deki Sibyllalar'da da Michelangelo'nun, Bolsena Ayini (Vatikan) ve Balikli Madonna (Prado) gibi yapitlarinda ise Vatikan Okulunun etkisi gorulur. Raffaello burada olgunlasti ve kisisel bir tarz kazandi. Basdondurucu basarilar elde etti ve kompozisyon bicimlerini zenginlestirmeye yoneldi.<br />
<br />
1508'de Papa ii. Julius Raffaello'yu Roma'ya cagirdi ve dairesinin salonlarini suslemekle gorevlendirdi.(Raffaello Salonlari) 1509-1511 yillari arasinda gerceklestirilen imza Salonlari fresklerinde her sahne ozgun bir kompozisyon ortaya koymak icin firsat oldu. Bunlardan baslicalari Atina Okulu, Eliodoro' nun Salonu'nda Aziz Petrus' un kurtarilisi, Borgo Yangini salonundaki fresklerdir.<br />
<br />
Raffaello, sanatinin ozunu, dingin klasikciligini Madonna tablolarinda dile getirir. Foligno Madonnasi (1511-12, Vatikan), iskemleli Meryem (1514, Pitti), Aziz Sixtus Madonnasi (1513, Dresden) vb.<br />
<br />
Maddalena Doni (1506, Pitti), 'La Velata' (1516), Leo X ve iki kardinal (1518-19, Uffizi), Baldassare Castiglione (Louvre) gibi portre calismalarinda, renk ve degerlerin uyumlu kullanimiyla birlesmis, cok duyarli bir ruh sezgisi bulundugunu gosterir. Son yapiti Gorunme'de (1517-1520, Vatikan Muzesi) 25 figuruyle kompozisyon, perspektif ve isik arayislarinda vardigi noktayi ortaya koyar.<br />
<br />
Resim yapitlarinin yani sira mimarlik alaninda da onemli calismalar yapmistir. 1514'de San Pietro'nun mimari oldu. Loggia galerisini tamamladi. 1512'de arazi plan uzerine S. Eligio degli Orefici kilisesinin projesini hazirladi. Santa Maria del Popolo'daki Chigi capellasi'ni tasarladi. XVii. yy.'da yikilan Branconico dell'Aquila sarayi icin balkon, nisler ve yalanci ogelerle suslu bir cephe gerceklestirdi. Ayrica Floransa'daki Pandolfini Sarayi'nin ve Roma'daki villa Madama'nin planlarini yapti.<br />
<br />
Raffaello, sanatiyla, yogunlugu incelik ve olcululukle birlestiren dehasiyla, sanatin tum alanlarinda XiX. yy. sonlarina kadar kalici bir etki birakti. <br />
<br />
]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[El-Biruni (973 - 1051)]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=1822</link>
			<pubDate>Tue, 24 Mar 2009 20:53:36 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=1822</guid>
			<description><![CDATA[El-Biruni (973 - 1051)<br />
Yaşadığı çağa damgasını vurup " Biruni Asrı" denmesine sebep olan zekâ harikası bilgin 973 yılında Harizm'in merkezi Kâs'ta doğdu. Esas adı Ebû Reyhan b. Muhammed'dir. Küçük yaşta babasını kaybetti. Annesi onu zor şartlarda, odunsatarak büyüttü. Daha çocuk yaşta araştırmacı bir ruha sahipti. Birçok kOnuyu öğrenmek için çılgınca hırs gösteriyordu. Tahsil çağına girdiğinde Hârizmşahların himayesine alındı ve saray terbiyesiyle yetişmesine özen gösterildi. Bu aileden bilhassa Mansur, Bîrûnî'nin en iyi bir eğitim alması için her imkânı sağladı. <br />
<br />
Bu arada İbni Irak ve Abdüssamed b. Hakîm'den de dersler alan bilginimizin öğrenimi uzun sürmedi, daha çok özel çabalarıyla kendisini yetiştirdi. Araştırmacı ruhu, öğrenme hırsı ve sönmeyen azmiyle birleşince 17 yaşında eser vermeye başladı. Fakat Me'mûnîlerin Kâs'ı alıp Hârizmşahları tarihten silmeleriyle Bîrûnî'nin huzuru kaçtı, sıkıntılar başladı ve Kâs'ı terketmek zorunda kaldı. Ancak iki yıl sonra tekrar döndüğünde ünlü bilgin Ebü'lVefâ ile buluşup rasat çalışmaları yaptı. Daha sonra hükümdar Ebü'lAbbas, sarayında Bîrûnî'ye bir daire tahsisedip, müşavir ve vezir olarak görevlendirdi. Bu durum, hükümdarların ilme duydukları derin saygının göstergesi, bilginimizin de devlet başkanları yanındaki yüksek itibarının belgesiydi. <br />
<br />
Gazneli Mahmud Hindistan'ı alınca hocalarıyla Bîrûnî'yi de oraya götürdü. Zira onun yanında da itibarı çok yüksekti. "Bîrûnî, sarayımızın en değerli hazinesidir' derdi. Bu yüzden tedbirli hünkâr, liyakatını bildiği Bîrûnî'yi Hazine Genel Müdürlüğü'ne tayin etti .O da orada Hint dil ve kültürünü bütünüyle inceledi. Üstün dehasıyla kısa sürede Hintli bilginler üzerinde şaşkınlık ve hayranlık uyandırdı. Kendisine sağlanan siyasî ve ilmî araştırmalarına devam etti. Bir devre adını veren, çağını aşan ilmî hayatının zirvesine erişti. Sultan Mes'ud, kendisine ithaf ettiği Kanunu Mes'ûdî adlı eseri için Bîrûnî'ye bir fil yükü gümüş para vermişse de o, bu hediyeyi almadı. <br />
<br />
Son eseri olan Kitabü's Saydele fi't Tıb'bı yazdığında 80 yaşını geçmişti. Üstad diye saygıyla yâd edilen yalnız İslâm âleminin değil, tüm dünyada çağının en büyük bilgini olan Bîrûnî, 1051 yılında Gazne'de hayata gözlerini yumdu. <br />
<br />
Bîrûnî, "Elinden kalem düşmeyen, gözü kitaptan ayrılmayan, iman dolu kalbi tefekkürden dûr olmayan, benzeri her asırda görülmeyen bilginler bilgini bir dâhiydi. Arapça, Farsça, Ibrânîce, Rumca, Süryânice, Yunanca ve Çinçe gibi daha birçok lisan biliyordu. Matematik, Astronomi, Geometri, Fizik, Kimya, Tıp, Eczacılık, Tarih, Coğrafya, Filoloji, Etnoloji, Jeoloji, Dinler ve Mezhepler Tarihi gibi 30 kadar ilim dalında çalışmalar yaptı, eserler verdi. <br />
<br />
Onun tabiat ilimleriyle yakından ilgilenmesi, Allah'ın kevnî âyetlerini anlamak, kâinatın yapı ve düzeninden Allah'a ulaşmak, Onu yüceltmek gâyesine yönelikti. Eserlerinde çok defa Kur ân âyetlerine başvurur, onların çeşitli ilimler açısından yorumlanmasını amaçlardı. Kurân'ın belâğat ve i'cazına olan hayranlığını her vesileyle dile getirdi. İlmî kaynaklara dayanma, deney ve tecrübeyle ispat etme şartını ilk defa o ileri sürdü. <br />
<br />
İbni Sinâ'yla yaptığı karşılıklı yazışmalarındaki ilmî metod ve yorumları, günümüzde yazılmış gibi tazeliğini halen korumaktadır. Tahkîk ve Kanûnı Mes'ûdî adlı eserleriyle trigonometri konusunda bugünkü ilmî seviyeye tâ o günden, ulaştıgı açıkça görülür. Bu eser astronomi alanında zengin ve ciddî bir araştırma âbidesi olarak tarihe mal olmuştur. İlmiyle dine hizmetten mutluluk duymaktadır. <br />
<br />
Gazne'de kıbleyi tam olarak tespit etmesi ve kıblenin tayini için geliştirdiği matematik yöntemi dolayısıyla kıyamet günü Rabb'inden sevap ummaktadır. Ayın, güneşin ve dünyanın hareketleri, güneş tutulması anında ulaşan hadiseler üzerine verdiği bilgi ve yaptığı rasatlarda, çağdaş tespitlere uygun neticeler elde etti. Bu çalışmalarıyla yer ölçüsü ilminin temellerini sekiz asır önce attı. Israrlı çabaları sonunda yerin çapını ölçmeyi başardı. Dünyanın çapının ölçülmesiyle ilgili görüşü, günümüz matematik ölçülerine tıpatıp uymaktadır. Avrupa'da buna BÎRÛNI KURALI denmektedir. <br />
<br />
Newton ve Fransız Piscard yaptıkları hesaplama sonucu ekvatoru 25.000 mil olarak bulmuşlardır. Halbuki bu ölçüyü Bîrûnî, onlardan tam 700 yıl önce Pakistan'da bulmuştu. O çağda Batılılardan ne kadar da ilerideymişiz. <br />
<br />
Biruni, hastalıkları tedavi konusunda değerli bir uzmandı. Yunan ve Hint tıbbını incelemiş, Sultan Mes'ud'un gözünü tedavi etmişti. Otların hangisinin hangi derde deva ve şifa olduğunu çok iyi bilirdi. Eczacılıkla doktorluğun sınırlarını çizmiş, ilaçların yan etkilerinden bahsetmiştir. <br />
<br />
Daha o çağda Ümit Burnu'nun varlığından söz etmiş, Kuzey Asya ve Kuzey Avrupa'dan geniş bilgiler vermişti. Christof Coloumb'dan beş asır önce Amerika kıtasından, Japonya'nın varlığından ilk defa sözeden O'dur. <br />
<br />
Dünyanın yuvarlak ve dönmekte olduğunu, yerçekimin varlığını Newton'dan asırlarca önce ortaya koydu. Henüz çağımızda sözü edilebilen karaların kuzeye doğru kayma fikrini 9.5 asır önce dile getirdi. <br />
<br />
Botanikle ilgilendi, geometriyi botaniğe uyguladı. Bitki ve hayvanlarda üreme konularına eğildi. Kuşlarla ilgili çok orjinal tespitler yaptı. Tarihle ilgilendi. Gazneli Mahmud, Sebüktekin ve Harzem'in tarihlerini yazdı. Bîrûnî, ayrıca dinler tarihi konusuna eğildi, ona birçok yenilik getirdi. Çağından dokuz asır sonra ancak ayrı bir ilim haline gelebilen Mukayeseli Dinler Tarihi, kurucusu sayılan Bîrûnî'ye çok şey borçludur. <br />
<br />
Bîrûnî, felsefeyle de ilgilendi. Ama felsefenin dumanlı havasında boğulup kalmadı. Meseleleri doğrudan Allah'a dayandırdı. Tabiat olaylarından sözederken, onlardaki hikmetin sahibini gösterdi. Eşyaya ve cisimlere takılıp kalmadı. <br />
<br />
Bîrûnî, Cebir, Geometri ve Cografya konularında bile o konuyla ilgili bir âyet zikretmiş, âyette bahsi geçen konunun yorumlarını yapmış, ilimle dini birleştirmiş, fennî ilimlerle ilahî bilgilere daha iyi nüfuz edileceğini söylemiş, ilim öğrenmekten kastın hakkı ve hakikatı bulmak olduğunu dile getirmiş ve "Anlattıklarım arasında gerçek dışı olanlar varsa Allah'a tövbe ederim. Razı olacağı şeylere sarılmak hususunda Allah'tan yardım dilerim. Bâtıl şeylerden korunmak için de Allah'tan hidayet isterim. İyilik O'nun elindedir!" demiştir. <br />
<br />
Eserleri halen Batı bilim dünyasında kaynak eser olarak kullanılmaktadır. Türk Tarih Kurumu 68. sayısını Bîrûnî'ye Armağan adıyla bilginimize tahsis etti. Dünyanın çeşitli ülkelerinde Bîrûnî'yi anmak için sempozyumlar, kongreler düzenlendi, pullar bastırıldı. UNESCO'nun 25 dilde çıkardığı Conrier Dergisi 1974 Haziran sayısını Bîrûnî'ye ayırdı. Kapak fotoğrafının altına, "1000 yıl önce Orta Asya'da yaşayan evrensel dehâ Bîrûnî; Astronom, Tarihçi, Botanikçi, Eczacılık uzmanı Jeolog, Şair, Mütefekkir, Matematikçi, Coğrafyacı ve Hümanist" diye yazılarak tanıtıldı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[El-Biruni (973 - 1051)<br />
Yaşadığı çağa damgasını vurup " Biruni Asrı" denmesine sebep olan zekâ harikası bilgin 973 yılında Harizm'in merkezi Kâs'ta doğdu. Esas adı Ebû Reyhan b. Muhammed'dir. Küçük yaşta babasını kaybetti. Annesi onu zor şartlarda, odunsatarak büyüttü. Daha çocuk yaşta araştırmacı bir ruha sahipti. Birçok kOnuyu öğrenmek için çılgınca hırs gösteriyordu. Tahsil çağına girdiğinde Hârizmşahların himayesine alındı ve saray terbiyesiyle yetişmesine özen gösterildi. Bu aileden bilhassa Mansur, Bîrûnî'nin en iyi bir eğitim alması için her imkânı sağladı. <br />
<br />
Bu arada İbni Irak ve Abdüssamed b. Hakîm'den de dersler alan bilginimizin öğrenimi uzun sürmedi, daha çok özel çabalarıyla kendisini yetiştirdi. Araştırmacı ruhu, öğrenme hırsı ve sönmeyen azmiyle birleşince 17 yaşında eser vermeye başladı. Fakat Me'mûnîlerin Kâs'ı alıp Hârizmşahları tarihten silmeleriyle Bîrûnî'nin huzuru kaçtı, sıkıntılar başladı ve Kâs'ı terketmek zorunda kaldı. Ancak iki yıl sonra tekrar döndüğünde ünlü bilgin Ebü'lVefâ ile buluşup rasat çalışmaları yaptı. Daha sonra hükümdar Ebü'lAbbas, sarayında Bîrûnî'ye bir daire tahsisedip, müşavir ve vezir olarak görevlendirdi. Bu durum, hükümdarların ilme duydukları derin saygının göstergesi, bilginimizin de devlet başkanları yanındaki yüksek itibarının belgesiydi. <br />
<br />
Gazneli Mahmud Hindistan'ı alınca hocalarıyla Bîrûnî'yi de oraya götürdü. Zira onun yanında da itibarı çok yüksekti. "Bîrûnî, sarayımızın en değerli hazinesidir' derdi. Bu yüzden tedbirli hünkâr, liyakatını bildiği Bîrûnî'yi Hazine Genel Müdürlüğü'ne tayin etti .O da orada Hint dil ve kültürünü bütünüyle inceledi. Üstün dehasıyla kısa sürede Hintli bilginler üzerinde şaşkınlık ve hayranlık uyandırdı. Kendisine sağlanan siyasî ve ilmî araştırmalarına devam etti. Bir devre adını veren, çağını aşan ilmî hayatının zirvesine erişti. Sultan Mes'ud, kendisine ithaf ettiği Kanunu Mes'ûdî adlı eseri için Bîrûnî'ye bir fil yükü gümüş para vermişse de o, bu hediyeyi almadı. <br />
<br />
Son eseri olan Kitabü's Saydele fi't Tıb'bı yazdığında 80 yaşını geçmişti. Üstad diye saygıyla yâd edilen yalnız İslâm âleminin değil, tüm dünyada çağının en büyük bilgini olan Bîrûnî, 1051 yılında Gazne'de hayata gözlerini yumdu. <br />
<br />
Bîrûnî, "Elinden kalem düşmeyen, gözü kitaptan ayrılmayan, iman dolu kalbi tefekkürden dûr olmayan, benzeri her asırda görülmeyen bilginler bilgini bir dâhiydi. Arapça, Farsça, Ibrânîce, Rumca, Süryânice, Yunanca ve Çinçe gibi daha birçok lisan biliyordu. Matematik, Astronomi, Geometri, Fizik, Kimya, Tıp, Eczacılık, Tarih, Coğrafya, Filoloji, Etnoloji, Jeoloji, Dinler ve Mezhepler Tarihi gibi 30 kadar ilim dalında çalışmalar yaptı, eserler verdi. <br />
<br />
Onun tabiat ilimleriyle yakından ilgilenmesi, Allah'ın kevnî âyetlerini anlamak, kâinatın yapı ve düzeninden Allah'a ulaşmak, Onu yüceltmek gâyesine yönelikti. Eserlerinde çok defa Kur ân âyetlerine başvurur, onların çeşitli ilimler açısından yorumlanmasını amaçlardı. Kurân'ın belâğat ve i'cazına olan hayranlığını her vesileyle dile getirdi. İlmî kaynaklara dayanma, deney ve tecrübeyle ispat etme şartını ilk defa o ileri sürdü. <br />
<br />
İbni Sinâ'yla yaptığı karşılıklı yazışmalarındaki ilmî metod ve yorumları, günümüzde yazılmış gibi tazeliğini halen korumaktadır. Tahkîk ve Kanûnı Mes'ûdî adlı eserleriyle trigonometri konusunda bugünkü ilmî seviyeye tâ o günden, ulaştıgı açıkça görülür. Bu eser astronomi alanında zengin ve ciddî bir araştırma âbidesi olarak tarihe mal olmuştur. İlmiyle dine hizmetten mutluluk duymaktadır. <br />
<br />
Gazne'de kıbleyi tam olarak tespit etmesi ve kıblenin tayini için geliştirdiği matematik yöntemi dolayısıyla kıyamet günü Rabb'inden sevap ummaktadır. Ayın, güneşin ve dünyanın hareketleri, güneş tutulması anında ulaşan hadiseler üzerine verdiği bilgi ve yaptığı rasatlarda, çağdaş tespitlere uygun neticeler elde etti. Bu çalışmalarıyla yer ölçüsü ilminin temellerini sekiz asır önce attı. Israrlı çabaları sonunda yerin çapını ölçmeyi başardı. Dünyanın çapının ölçülmesiyle ilgili görüşü, günümüz matematik ölçülerine tıpatıp uymaktadır. Avrupa'da buna BÎRÛNI KURALI denmektedir. <br />
<br />
Newton ve Fransız Piscard yaptıkları hesaplama sonucu ekvatoru 25.000 mil olarak bulmuşlardır. Halbuki bu ölçüyü Bîrûnî, onlardan tam 700 yıl önce Pakistan'da bulmuştu. O çağda Batılılardan ne kadar da ilerideymişiz. <br />
<br />
Biruni, hastalıkları tedavi konusunda değerli bir uzmandı. Yunan ve Hint tıbbını incelemiş, Sultan Mes'ud'un gözünü tedavi etmişti. Otların hangisinin hangi derde deva ve şifa olduğunu çok iyi bilirdi. Eczacılıkla doktorluğun sınırlarını çizmiş, ilaçların yan etkilerinden bahsetmiştir. <br />
<br />
Daha o çağda Ümit Burnu'nun varlığından söz etmiş, Kuzey Asya ve Kuzey Avrupa'dan geniş bilgiler vermişti. Christof Coloumb'dan beş asır önce Amerika kıtasından, Japonya'nın varlığından ilk defa sözeden O'dur. <br />
<br />
Dünyanın yuvarlak ve dönmekte olduğunu, yerçekimin varlığını Newton'dan asırlarca önce ortaya koydu. Henüz çağımızda sözü edilebilen karaların kuzeye doğru kayma fikrini 9.5 asır önce dile getirdi. <br />
<br />
Botanikle ilgilendi, geometriyi botaniğe uyguladı. Bitki ve hayvanlarda üreme konularına eğildi. Kuşlarla ilgili çok orjinal tespitler yaptı. Tarihle ilgilendi. Gazneli Mahmud, Sebüktekin ve Harzem'in tarihlerini yazdı. Bîrûnî, ayrıca dinler tarihi konusuna eğildi, ona birçok yenilik getirdi. Çağından dokuz asır sonra ancak ayrı bir ilim haline gelebilen Mukayeseli Dinler Tarihi, kurucusu sayılan Bîrûnî'ye çok şey borçludur. <br />
<br />
Bîrûnî, felsefeyle de ilgilendi. Ama felsefenin dumanlı havasında boğulup kalmadı. Meseleleri doğrudan Allah'a dayandırdı. Tabiat olaylarından sözederken, onlardaki hikmetin sahibini gösterdi. Eşyaya ve cisimlere takılıp kalmadı. <br />
<br />
Bîrûnî, Cebir, Geometri ve Cografya konularında bile o konuyla ilgili bir âyet zikretmiş, âyette bahsi geçen konunun yorumlarını yapmış, ilimle dini birleştirmiş, fennî ilimlerle ilahî bilgilere daha iyi nüfuz edileceğini söylemiş, ilim öğrenmekten kastın hakkı ve hakikatı bulmak olduğunu dile getirmiş ve "Anlattıklarım arasında gerçek dışı olanlar varsa Allah'a tövbe ederim. Razı olacağı şeylere sarılmak hususunda Allah'tan yardım dilerim. Bâtıl şeylerden korunmak için de Allah'tan hidayet isterim. İyilik O'nun elindedir!" demiştir. <br />
<br />
Eserleri halen Batı bilim dünyasında kaynak eser olarak kullanılmaktadır. Türk Tarih Kurumu 68. sayısını Bîrûnî'ye Armağan adıyla bilginimize tahsis etti. Dünyanın çeşitli ülkelerinde Bîrûnî'yi anmak için sempozyumlar, kongreler düzenlendi, pullar bastırıldı. UNESCO'nun 25 dilde çıkardığı Conrier Dergisi 1974 Haziran sayısını Bîrûnî'ye ayırdı. Kapak fotoğrafının altına, "1000 yıl önce Orta Asya'da yaşayan evrensel dehâ Bîrûnî; Astronom, Tarihçi, Botanikçi, Eczacılık uzmanı Jeolog, Şair, Mütefekkir, Matematikçi, Coğrafyacı ve Hümanist" diye yazılarak tanıtıldı.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yıldırım Bayezid]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=1819</link>
			<pubDate>Tue, 24 Mar 2009 20:49:52 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=1819</guid>
			<description><![CDATA[Yıldırım Beyazid . ( 19.03.1359)- (18.04.1402) <br />
<br />
Osmanlı sultanlarının dördüncüsü. <br />
<br />
Saltanatı: 1389-1402 <br />
Babası:Murad-ı Hüdavendigar- Annesi: Gülçiçek Hatun<br />
Doğumu: 1360 Vefatı: 1403 <br />
<br />
Sultan Murad-ı Hüdavendigar'ın oğlu olup, 1360 yılında Gülçiçek Hatun'dan doğdu. Küçük yaştan itibaren zamanın seçkin alimlerinden ilim öğrendi. Değerli kumandanlardan askerlik, sevk ve idare derslerini gördü. 1381 yılında devlet idaresinde yetişmesi için Kütahya'ya vali tayin edildi. 1389'da haçlı ordusu ile yapılan Birinci Kosova savaşına katılarak büyük kahramanlık gösterdi. Babası Sultan Murat, bu savaş sonunda bir Sırplı tarafından şehit edilince, devlet ileri gelenlerinin müşterek kararı ile Osmanlı tahtına geçti. <br />
<br />
İlk olarak Sırbistan işlerini yoluna koyan Yıldırım Bayezid bu sırada kendisine karşı ittifak eden Anadolu Beylikleri üzerine yürüdü. Süratle hareket ederek Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Germiyenoğulları, Menteşe ve Hamidoğulları beyliklerini ortadan kaldırdı (1390). Karamanoğulları beyliğini itaat altına aldı (1391). 1391'de İstanbul'u muhasara etti ve yedi aylık bir kuşatmadan sonra şehirde bir Türk mahallesi kurulması, bir cami yapılması ve yıllık verginin artırılması şartıyla anlaşma yaptı. 1392'de Kastamonu üzerine yürüyerek, Candaroğlu topraklarını ele geçirdi. 1394'te Selanik ve Yenişehir'i (Mora) alan Osmanlı orduları, Teselya ve Arnavutluk'a kadar ilerlediler.<br />
<br />
Yıldırım Bayezid'in 1395'te İstanbul'u ikinci defa muhasarası yeni bir haçlı ordusunun hareketine yol açtı. Bütün Avrupa milletlerinden meydana gelen haçlılar, Osmanlılara ait Niğbolu kalesini kuşatmışlardı. Adına yaraşır bir süratle gelen Sultan Bayezid haçlıları Niğbolu kalesi önünde ağır bir bozguna uğrattı (25 Eylül 1396). Esir edilen ve fidye karşılığı serbest bırakıldıktan sonra padişaha karşı bir daha savaşmamaya yemin eden Avrupalı asilzadeler ve şövalyelere Yıldırım Bayezid Han şöyle diyordu:<br />
<br />
"Ettiğiniz yeminleri size iade ediyorum. Gidiniz, yeniden ordular toplayınız ve bizim üzerimize geliniz. Bana bir kere daha zafer kazanmak imkanı sağlamış olursunuz. Zira ben, Allahü tealanın dinini yaymak ve O'nun rızasına kavuşmak için dünyaya gelmişim."<br />
<br />
Niğbolu zaferinden sonra Osmanlı akıncıları Macaristan içlerine kadar girerek pek çok ganimetlerle döndüler. 1397'de İstanbul'u üçüncü defa kuşatan Bayezid, Bizans'ın denizle bağlantısını kesmek için Anadolu Hisarı'nı inşa ettirdi. <br />
<br />
Yıldırım Bayezid'in 1398'de Karaman ve 1399'da Dulkadirli topraklarına girmesinden sonra topraklarını kaybeden Anadolu beyleri bu sırada Hindistan seferinden dönen Timur'a sığınarak, onu Osmanlı sultanına karşı kışkırttılar. Bu arada Timur'dan kaçan Karakoyunlu ve Cezayir beyleri de Yıldırım Bayezid'i Timur'a karşı tahrik ediyorlardı. Bu tahrikler ve Timur'un Osmanlılara ait Sivas'ı alması neticesinde iki büyük Türk hakanını Ankara'da karşı karşıya getirdi. Çubuk ovasında yapılan ve çok şiddetli geçen muharebe sonunda Osmanlı ordusu, mağlubiyete uğrarken, Yıldırım Bayezid de esir düştü (28 Temmuz 1402). Esaret zilletini çekemeyen Yıldırım Bayezid Han yedi ay sonra kederinden ve nefes darlığından kırk dört yaşında vefat etti (1403). Timur Han ölüm haberini alınca: "Yazık oldu, büyük bir mücahidi kaybettik." demekten kendini alamadı.<br />
<br />
Sultan Yıldırım Bayezid, çevik, atılgan, cesur, zamanın hadiselerini kavramış iyi bir kumandandı. Ani olaylar karşısında soğukkanlılığını muhafaza ederek karar verir ve ordusunu süratle istediği yere sevk ederdi. Adaleti çok meşhurdu. Alimlerin sohbetinde bulunur, onların Allahü tealanın emir ve yasaklarını bildiren sözlerini gönülden kabul ederdi. Evliyaya çok hürmette bulunurdu. Osmanlı topraklarının her tarafında cami, mescit, darüşşifa, medrese, imaret ve misafirhaneler yaptırdı. Ayrıca bütün bu imarethaneler için geniş vakıflar kurdurdu. Bursa'daki Ulucami yaptığı en önemli eseridir. <br />
<br />
Yıldırım Bayezid Han'ın bir mahkemede şahitlik etmesi gerekiyordu. Padişah mahkemeye geldi ve herkes gibi o da ellerini önünde bağlayarak ayakta bekledi. Devrin Bursa kadısı Molla Şemsüddin Feranî, dik dik Padişah'ı süzdükten sonra şu hükmü verdi: "Senin şahitliğin geçersizdir. Zira, sen namazlarını cemaatle kılmıyorsun. Elinde imkan bulunduğu halde namazlarını cemaatle kılmayan biri, yalancı şahitlik edebilir demektir." Bu yüzden itham karşısında herkes Yıldırım Bayezid'in hiddetlenmesini bekliyordu. Fakat o boynunu büküp mahkemeyi terk etti. Bu olaydan sonra sarayın yanıbaşına bir cami yaptırdı. Namazlarını cemaatle kılmaya başladı.<br />
<br />
Yıldırım Bayezid, irade sahibi, kararlı ve azimli bir padişahtı. Tereddüde düşmeyen, soğukkanlılığını koruyan bir idareciydi. Çok hızlı ve ismine layık bir devlet adamıydı.<br />
ıldırım Bayezid tahta çıkar çıkmaz Haçlı sürülerini Niğbolu zaferiyle durdurdu. Balkanları emniyet altına aldı. Anadolu birliğini sağlamak için cesur adımlar attı. Kan dökmeden birliği kurmaya çalıştı. "Birlik" çekirdeği Anadolu topraklarında mayalandı, ayrık otları kuruyup filizlendi.<br />
eygamber müjdesine ermek için İstanbul'u ilk muhasara eden odur. Üç sefer kuşattıysa da, Batıdan Haçlılar, Doğudan Timur fırsat vermedi.<br />
<br />
YILDIRIM BEYAZIT <br />
<br />
He is the Ottoman Sultan who is reputed for bravery and titled Yildirim (Thunderbolt) because of his unique speed in wars. He was born in Bursa in 1360. He acceded to the throne in the battlefield where Kosovo victory was won, because of his father Murat Hudavendigar's falling martyr. He besieged Istanbul and constructed Anatolian fort. He lost the war against Timur in the vicinity of Ankara and was taken captive. He died of his grief on 4 March 1403 in Akşehir. His tomb is in Bursa. <br />
<br />
He was called Yildirim because of his unique speed in battlefields even when he was a prince. There was no other sultans in Ottoman dynasty who rode horses faster than he did. He grew up with Murat Hudavendigar, a great conqueror, and was very useful in wars he took part together with him. As a matter of fact, his great heroism and superior administrative power commanding his units in Kosovo Pitched Battle played an important role in the victory. His father Murat Hudavendigar was killed with a dagger by an injured Serb in the battlefield, and thus he became sultan there. <br />
<br />
Yildirim Beyazit is the first ruler to start brother murdering in Ottoman dynasty by choking his brother Yakup Çelebi, who was loved by people and soldiers very much and who did not know his father's death, to his tent. Some say he did it because of his father's will and some that on encouragement of his environment. <br />
<br />
Yildirim, after consolidating Turkish dominance over Balkan peninsula with Kosovo victory, turned his eyes to Istanbul. After conquering Anatolian side of Black Sea Strait, he established Anatolian Turkish unity. He constructed the first Turkish castle on the strait, that is, the Anatolian fort. Then he besieged Istanbul. The siege lasted for eight months. Christian world, seeing that Byzantium was about to fall, stood for another crusade. Crusaders, advancing along Danube with a strong army, surrounded an important border fortress of Turks, Nigbolu. <br />
<br />
Yildirim Beyazit, being informed that Nigbolu was besieged by a very crowded enemy army, lifted Istanbul siege and ran with a great speed to Nigbolu. The Nigbolu castle was resisting under command of Dogan Bey. Yildirim Beyazit, who was known for his bravery, wore Hungarian Spahi clothes and passed the enemy lines by himself and came before the gate of the castle: <br />
<br />
- Bre Dogan, bre Dogan!... Dogan Bey first thought that this was an enemy trick, but then knew that that was the sultan's voice. When he ran to the bastion with excitement, he saw that unique horse despite the darkness of the night. Yildirim asked: <br />
- How are you, bre Dogan?.<br />
- The enemy presses from land and river, but the bastions are strong, and provisions are abundant. And now that our sultan came, it is not possible that Nigbolu falls... Yıldırım said: <br />
- We are here, resist for one or two days. <br />
<br />
The crusaders seeing the white horse and the stranger with Hungarian spahi clothes, tried to attack that stranger. But they could not catch Yildirim's horse... <br />
<br />
On 25 September 1396, Yildirim Beyazit started a merciless attack on the very crowded Crusader army surrounding Nigbolu. The bloody war did not last for too long. Yildirim destroyed that great army with his famous claw plan famous in history. <br />
<br />
Fearless Jean, leading Crusader army said after being taken captive by Turks that: <br />
- I swear I will never hold my weapon against Turks again. Yildirim, having heard that, called him: I pardon you for your oath. Go. Go get all of the powers of Christendom to save your honor. Thus give me new opportunities to raise my grandeur and glory, and released him. A big storm broke out in the East in 1402. <br />
<br />
After Tamerlane eliminated Altınordu state with his great army, invaded Iran and entered Arab provinces. The only state against Tamerlane remained was Ottomans. Both were Muslim Turk states. However, these conqueror Turkish rulers could not agree. They insulted each other because of Ahmet Celayir and Kara Yusuf. The enmity between Yildirim and Tamerlane resulted in Anakar War. <br />
<br />
The two Turkish armies started a bloody war in Çubuk plain on a hot day of July. First, Yildirim's spahis rocked Timur armies. However, when Timur rode elephants on them, the course of the war changed. At that time, Anatolian soldiers took the part of Timur due to Anatolian Beys betrayal. The betrayal panicked Yildirim armies. The sultan, seeing that bad situation, withdrew to the hill he established his headquarters and went on resisting the enemy. Timur forces surrounded Yildirim in Çataltepe. He had only 300 soldiers with him. Yildirim took an axe when his sword was broken. He killed everyone drawing near. <br />
<br />
The sun, which rose with golden lights in the morning was not setting behind the purple mountains of Çubuk Plain. Everywhere was getting dark. The bodies were lying on the ground like yellow roses. Yildirim rode his horse toward northwest of the hill at that time. However, everywhere was surrounded by enemy soldiers. Yildirim was tired after swinging his sword all day in the battle field and exhausted because of hunger and thirst. While he was climbing down from the steep and stony slope near Mahmudoglu village, he fell down with his horse because his horse's leg went between some stones. At that time, Timur's soldiers stood. Yildirim, having a bloody axe, with torn clothes and dusty face drew a portrait of heroism. He stared at Semerkandi soldiers with his fiery eyes, and cried out: <br />
<br />
Do what you are supposed to do!<br />
Cağatay Khan Mahmudoğlu said: <br />
Come here... You are the guest of Timur-u Gürgani. <br />
<br />
Yildirim was taken captive, and Tamerlane drew back to his tent. After having heard congratulations of his commanders for his victory, he started to play chess with his son Şahruh. At night, Yildirim, who was taken captive, was brought to Timur's tent. Timur stood, showed him a place and showed respect. Yildirim, seeing that Timur smiled for a while during the conversation, shouted in anger: <br />
It is bad to make fun of a man Allah rendered unfortunate.<br />
Tamerlane replied: <br />
I am laughing because Allah left the world to a lamed like me and a blind like you... Then he asked Yildirim the following question: <br />
What would you do to my soldiers if you defeated us?<br />
I would put all to sword. <br />
But I thought good. So God gave me the victory. You thought bad. God gave you the bad. Therefore, I will not do anything other than goodness to you and your members. Be at ease! <br />
<br />
Then he prepared a dining table for Yildirim. They all ate yogurt together in the same table. Some time later, they found and took his son Musa Celebi. The next day Tamerlane launched further movement toward Anatolia. The soldiers of Timur were looting everywhere. Even one day they attacked boys with Koran in their hands with horsemen and killed all. They went into Bursa palace and looted the treasury completely. <br />
<br />
After some time, when Tamerlane went to Izmir to invade, he took Yildirim with him. Upon Izmir victory, Tamerlane arranged a perfect feast. He intended to give a lesson to Yildirim with this feast. How could Yildirim marry a Christian girl although he was a Muslim ruler? Timur could not stand this. He made Princess Olivera distribute wine in this feast. Yildirim, seeing his lover serving to the drunks, he felt the greatest pain of captivity. His whole endurance ended. He stood up and insulted Tamerlane. <br />
<br />
After that, Yildirim started to wait for being beheaded. But that was not the outcome. The next day, he was sent to Akşehir on Timur's order. But Yildirim had lost all his desire to live. He began to suffer spiritually. His country was routed, his sons were lost at the battlefield, and his treasury was looted. How could he live any more? <br />
<br />
He took out the ring he always had on his finger. The ring gem hid an effective poison under it. He swallowed it and died. That hero ruler of Ottomans committed suicide. Timur, after this bloody disaster, did not remain in Anatolia and turned back to Semerkand. Turkish nation, who had the capacity to establish state, organized again immediately and maintained existence of their state. They had a long period of 624 years of domination under the name of Ottomans. However, Tamerlane's state died with him.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Yıldırım Beyazid . ( 19.03.1359)- (18.04.1402) <br />
<br />
Osmanlı sultanlarının dördüncüsü. <br />
<br />
Saltanatı: 1389-1402 <br />
Babası:Murad-ı Hüdavendigar- Annesi: Gülçiçek Hatun<br />
Doğumu: 1360 Vefatı: 1403 <br />
<br />
Sultan Murad-ı Hüdavendigar'ın oğlu olup, 1360 yılında Gülçiçek Hatun'dan doğdu. Küçük yaştan itibaren zamanın seçkin alimlerinden ilim öğrendi. Değerli kumandanlardan askerlik, sevk ve idare derslerini gördü. 1381 yılında devlet idaresinde yetişmesi için Kütahya'ya vali tayin edildi. 1389'da haçlı ordusu ile yapılan Birinci Kosova savaşına katılarak büyük kahramanlık gösterdi. Babası Sultan Murat, bu savaş sonunda bir Sırplı tarafından şehit edilince, devlet ileri gelenlerinin müşterek kararı ile Osmanlı tahtına geçti. <br />
<br />
İlk olarak Sırbistan işlerini yoluna koyan Yıldırım Bayezid bu sırada kendisine karşı ittifak eden Anadolu Beylikleri üzerine yürüdü. Süratle hareket ederek Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Germiyenoğulları, Menteşe ve Hamidoğulları beyliklerini ortadan kaldırdı (1390). Karamanoğulları beyliğini itaat altına aldı (1391). 1391'de İstanbul'u muhasara etti ve yedi aylık bir kuşatmadan sonra şehirde bir Türk mahallesi kurulması, bir cami yapılması ve yıllık verginin artırılması şartıyla anlaşma yaptı. 1392'de Kastamonu üzerine yürüyerek, Candaroğlu topraklarını ele geçirdi. 1394'te Selanik ve Yenişehir'i (Mora) alan Osmanlı orduları, Teselya ve Arnavutluk'a kadar ilerlediler.<br />
<br />
Yıldırım Bayezid'in 1395'te İstanbul'u ikinci defa muhasarası yeni bir haçlı ordusunun hareketine yol açtı. Bütün Avrupa milletlerinden meydana gelen haçlılar, Osmanlılara ait Niğbolu kalesini kuşatmışlardı. Adına yaraşır bir süratle gelen Sultan Bayezid haçlıları Niğbolu kalesi önünde ağır bir bozguna uğrattı (25 Eylül 1396). Esir edilen ve fidye karşılığı serbest bırakıldıktan sonra padişaha karşı bir daha savaşmamaya yemin eden Avrupalı asilzadeler ve şövalyelere Yıldırım Bayezid Han şöyle diyordu:<br />
<br />
"Ettiğiniz yeminleri size iade ediyorum. Gidiniz, yeniden ordular toplayınız ve bizim üzerimize geliniz. Bana bir kere daha zafer kazanmak imkanı sağlamış olursunuz. Zira ben, Allahü tealanın dinini yaymak ve O'nun rızasına kavuşmak için dünyaya gelmişim."<br />
<br />
Niğbolu zaferinden sonra Osmanlı akıncıları Macaristan içlerine kadar girerek pek çok ganimetlerle döndüler. 1397'de İstanbul'u üçüncü defa kuşatan Bayezid, Bizans'ın denizle bağlantısını kesmek için Anadolu Hisarı'nı inşa ettirdi. <br />
<br />
Yıldırım Bayezid'in 1398'de Karaman ve 1399'da Dulkadirli topraklarına girmesinden sonra topraklarını kaybeden Anadolu beyleri bu sırada Hindistan seferinden dönen Timur'a sığınarak, onu Osmanlı sultanına karşı kışkırttılar. Bu arada Timur'dan kaçan Karakoyunlu ve Cezayir beyleri de Yıldırım Bayezid'i Timur'a karşı tahrik ediyorlardı. Bu tahrikler ve Timur'un Osmanlılara ait Sivas'ı alması neticesinde iki büyük Türk hakanını Ankara'da karşı karşıya getirdi. Çubuk ovasında yapılan ve çok şiddetli geçen muharebe sonunda Osmanlı ordusu, mağlubiyete uğrarken, Yıldırım Bayezid de esir düştü (28 Temmuz 1402). Esaret zilletini çekemeyen Yıldırım Bayezid Han yedi ay sonra kederinden ve nefes darlığından kırk dört yaşında vefat etti (1403). Timur Han ölüm haberini alınca: "Yazık oldu, büyük bir mücahidi kaybettik." demekten kendini alamadı.<br />
<br />
Sultan Yıldırım Bayezid, çevik, atılgan, cesur, zamanın hadiselerini kavramış iyi bir kumandandı. Ani olaylar karşısında soğukkanlılığını muhafaza ederek karar verir ve ordusunu süratle istediği yere sevk ederdi. Adaleti çok meşhurdu. Alimlerin sohbetinde bulunur, onların Allahü tealanın emir ve yasaklarını bildiren sözlerini gönülden kabul ederdi. Evliyaya çok hürmette bulunurdu. Osmanlı topraklarının her tarafında cami, mescit, darüşşifa, medrese, imaret ve misafirhaneler yaptırdı. Ayrıca bütün bu imarethaneler için geniş vakıflar kurdurdu. Bursa'daki Ulucami yaptığı en önemli eseridir. <br />
<br />
Yıldırım Bayezid Han'ın bir mahkemede şahitlik etmesi gerekiyordu. Padişah mahkemeye geldi ve herkes gibi o da ellerini önünde bağlayarak ayakta bekledi. Devrin Bursa kadısı Molla Şemsüddin Feranî, dik dik Padişah'ı süzdükten sonra şu hükmü verdi: "Senin şahitliğin geçersizdir. Zira, sen namazlarını cemaatle kılmıyorsun. Elinde imkan bulunduğu halde namazlarını cemaatle kılmayan biri, yalancı şahitlik edebilir demektir." Bu yüzden itham karşısında herkes Yıldırım Bayezid'in hiddetlenmesini bekliyordu. Fakat o boynunu büküp mahkemeyi terk etti. Bu olaydan sonra sarayın yanıbaşına bir cami yaptırdı. Namazlarını cemaatle kılmaya başladı.<br />
<br />
Yıldırım Bayezid, irade sahibi, kararlı ve azimli bir padişahtı. Tereddüde düşmeyen, soğukkanlılığını koruyan bir idareciydi. Çok hızlı ve ismine layık bir devlet adamıydı.<br />
ıldırım Bayezid tahta çıkar çıkmaz Haçlı sürülerini Niğbolu zaferiyle durdurdu. Balkanları emniyet altına aldı. Anadolu birliğini sağlamak için cesur adımlar attı. Kan dökmeden birliği kurmaya çalıştı. "Birlik" çekirdeği Anadolu topraklarında mayalandı, ayrık otları kuruyup filizlendi.<br />
eygamber müjdesine ermek için İstanbul'u ilk muhasara eden odur. Üç sefer kuşattıysa da, Batıdan Haçlılar, Doğudan Timur fırsat vermedi.<br />
<br />
YILDIRIM BEYAZIT <br />
<br />
He is the Ottoman Sultan who is reputed for bravery and titled Yildirim (Thunderbolt) because of his unique speed in wars. He was born in Bursa in 1360. He acceded to the throne in the battlefield where Kosovo victory was won, because of his father Murat Hudavendigar's falling martyr. He besieged Istanbul and constructed Anatolian fort. He lost the war against Timur in the vicinity of Ankara and was taken captive. He died of his grief on 4 March 1403 in Akşehir. His tomb is in Bursa. <br />
<br />
He was called Yildirim because of his unique speed in battlefields even when he was a prince. There was no other sultans in Ottoman dynasty who rode horses faster than he did. He grew up with Murat Hudavendigar, a great conqueror, and was very useful in wars he took part together with him. As a matter of fact, his great heroism and superior administrative power commanding his units in Kosovo Pitched Battle played an important role in the victory. His father Murat Hudavendigar was killed with a dagger by an injured Serb in the battlefield, and thus he became sultan there. <br />
<br />
Yildirim Beyazit is the first ruler to start brother murdering in Ottoman dynasty by choking his brother Yakup Çelebi, who was loved by people and soldiers very much and who did not know his father's death, to his tent. Some say he did it because of his father's will and some that on encouragement of his environment. <br />
<br />
Yildirim, after consolidating Turkish dominance over Balkan peninsula with Kosovo victory, turned his eyes to Istanbul. After conquering Anatolian side of Black Sea Strait, he established Anatolian Turkish unity. He constructed the first Turkish castle on the strait, that is, the Anatolian fort. Then he besieged Istanbul. The siege lasted for eight months. Christian world, seeing that Byzantium was about to fall, stood for another crusade. Crusaders, advancing along Danube with a strong army, surrounded an important border fortress of Turks, Nigbolu. <br />
<br />
Yildirim Beyazit, being informed that Nigbolu was besieged by a very crowded enemy army, lifted Istanbul siege and ran with a great speed to Nigbolu. The Nigbolu castle was resisting under command of Dogan Bey. Yildirim Beyazit, who was known for his bravery, wore Hungarian Spahi clothes and passed the enemy lines by himself and came before the gate of the castle: <br />
<br />
- Bre Dogan, bre Dogan!... Dogan Bey first thought that this was an enemy trick, but then knew that that was the sultan's voice. When he ran to the bastion with excitement, he saw that unique horse despite the darkness of the night. Yildirim asked: <br />
- How are you, bre Dogan?.<br />
- The enemy presses from land and river, but the bastions are strong, and provisions are abundant. And now that our sultan came, it is not possible that Nigbolu falls... Yıldırım said: <br />
- We are here, resist for one or two days. <br />
<br />
The crusaders seeing the white horse and the stranger with Hungarian spahi clothes, tried to attack that stranger. But they could not catch Yildirim's horse... <br />
<br />
On 25 September 1396, Yildirim Beyazit started a merciless attack on the very crowded Crusader army surrounding Nigbolu. The bloody war did not last for too long. Yildirim destroyed that great army with his famous claw plan famous in history. <br />
<br />
Fearless Jean, leading Crusader army said after being taken captive by Turks that: <br />
- I swear I will never hold my weapon against Turks again. Yildirim, having heard that, called him: I pardon you for your oath. Go. Go get all of the powers of Christendom to save your honor. Thus give me new opportunities to raise my grandeur and glory, and released him. A big storm broke out in the East in 1402. <br />
<br />
After Tamerlane eliminated Altınordu state with his great army, invaded Iran and entered Arab provinces. The only state against Tamerlane remained was Ottomans. Both were Muslim Turk states. However, these conqueror Turkish rulers could not agree. They insulted each other because of Ahmet Celayir and Kara Yusuf. The enmity between Yildirim and Tamerlane resulted in Anakar War. <br />
<br />
The two Turkish armies started a bloody war in Çubuk plain on a hot day of July. First, Yildirim's spahis rocked Timur armies. However, when Timur rode elephants on them, the course of the war changed. At that time, Anatolian soldiers took the part of Timur due to Anatolian Beys betrayal. The betrayal panicked Yildirim armies. The sultan, seeing that bad situation, withdrew to the hill he established his headquarters and went on resisting the enemy. Timur forces surrounded Yildirim in Çataltepe. He had only 300 soldiers with him. Yildirim took an axe when his sword was broken. He killed everyone drawing near. <br />
<br />
The sun, which rose with golden lights in the morning was not setting behind the purple mountains of Çubuk Plain. Everywhere was getting dark. The bodies were lying on the ground like yellow roses. Yildirim rode his horse toward northwest of the hill at that time. However, everywhere was surrounded by enemy soldiers. Yildirim was tired after swinging his sword all day in the battle field and exhausted because of hunger and thirst. While he was climbing down from the steep and stony slope near Mahmudoglu village, he fell down with his horse because his horse's leg went between some stones. At that time, Timur's soldiers stood. Yildirim, having a bloody axe, with torn clothes and dusty face drew a portrait of heroism. He stared at Semerkandi soldiers with his fiery eyes, and cried out: <br />
<br />
Do what you are supposed to do!<br />
Cağatay Khan Mahmudoğlu said: <br />
Come here... You are the guest of Timur-u Gürgani. <br />
<br />
Yildirim was taken captive, and Tamerlane drew back to his tent. After having heard congratulations of his commanders for his victory, he started to play chess with his son Şahruh. At night, Yildirim, who was taken captive, was brought to Timur's tent. Timur stood, showed him a place and showed respect. Yildirim, seeing that Timur smiled for a while during the conversation, shouted in anger: <br />
It is bad to make fun of a man Allah rendered unfortunate.<br />
Tamerlane replied: <br />
I am laughing because Allah left the world to a lamed like me and a blind like you... Then he asked Yildirim the following question: <br />
What would you do to my soldiers if you defeated us?<br />
I would put all to sword. <br />
But I thought good. So God gave me the victory. You thought bad. God gave you the bad. Therefore, I will not do anything other than goodness to you and your members. Be at ease! <br />
<br />
Then he prepared a dining table for Yildirim. They all ate yogurt together in the same table. Some time later, they found and took his son Musa Celebi. The next day Tamerlane launched further movement toward Anatolia. The soldiers of Timur were looting everywhere. Even one day they attacked boys with Koran in their hands with horsemen and killed all. They went into Bursa palace and looted the treasury completely. <br />
<br />
After some time, when Tamerlane went to Izmir to invade, he took Yildirim with him. Upon Izmir victory, Tamerlane arranged a perfect feast. He intended to give a lesson to Yildirim with this feast. How could Yildirim marry a Christian girl although he was a Muslim ruler? Timur could not stand this. He made Princess Olivera distribute wine in this feast. Yildirim, seeing his lover serving to the drunks, he felt the greatest pain of captivity. His whole endurance ended. He stood up and insulted Tamerlane. <br />
<br />
After that, Yildirim started to wait for being beheaded. But that was not the outcome. The next day, he was sent to Akşehir on Timur's order. But Yildirim had lost all his desire to live. He began to suffer spiritually. His country was routed, his sons were lost at the battlefield, and his treasury was looted. How could he live any more? <br />
<br />
He took out the ring he always had on his finger. The ring gem hid an effective poison under it. He swallowed it and died. That hero ruler of Ottomans committed suicide. Timur, after this bloody disaster, did not remain in Anatolia and turned back to Semerkand. Turkish nation, who had the capacity to establish state, organized again immediately and maintained existence of their state. They had a long period of 624 years of domination under the name of Ottomans. However, Tamerlane's state died with him.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yavuz Sultan Selim]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=1815</link>
			<pubDate>Tue, 24 Mar 2009 20:40:41 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=1815</guid>
			<description><![CDATA[Yavuz Sultan Selim . ( 25.05.1470)- (29.05.1520) <br />
Osmanlı sultanlarının dokuzuncusu ve İslam halifelerinin yetmiş dördüncüsü. <br />
<br />
Saltanatı: 1512-1520 <br />
Babası: II. Bayezid Han - Annesi: Aişe Hatun <br />
Doğumu: 10 Ekim 1470 Vefatı: 22 Eylül 1520 <br />
<br />
Amasya'da doğdu. Küçük yaştan itibaren Kur'an-ı Kerim, tefsir, hadis ve fıkıh dersleri yanında yüksek fen ilimlerini de öğrendi. Çok çevik ve zeki olup ok atmak, güreş tutmak ve kılıç kullanmak hususunda maharet sahibiydi. Arabi ve Farisi'yi mükemmel bir şekilde konuşurdu. Babası II. Bayezid padişah olduktan sonra , askeri sevk ve idare ile devlet yöneticiliğini öğrenmesi için Trabzon'a vali tayin edildi.<br />
<br />
Yavuz Sultan Selim Trabzon valisi iken, Şah İsmail'in (1502-1524) siyasi-dini faaliyetleri ile Osmanlı Devleti için çok büyük bir tehlike arzettiğini görüyor ve ona göre tedbirler düşünüyordu. Hatta zaman zaman bu devlet üzerine küçük çapta akınlar da yapıyordu. Nitekim, 24 Nisan 1512'de babasının yerine geçince de ilk seferini, Osmanlı Devleti'ni önce bölüp parçalama, sonra da yıkma emellerini güden Safeviler üzerine yaptı. İstanbul'da Eyüp ve diğer mübarek kabirleri ziyaret ederek zafer duaları yaptıktan sonra ordusuyla harekete geçen Selim Han günlerce yol aldıktan sonra nihayet 23 Ağustos 1514'de Çaldıran Ovası'nda Safevi ordusuyla karşılaştı. Yavuz ve ordusunun kudretiyle ateşli silahların üstünlüğü sayesinde Osmanlılar parlak bir zafer kazandı. İran ordusunun büyük bölümü imha edilirken bir çok Safevi kumandanı ile Şah İsmail'in zevcesi esir alındı. İran'ın baş şehri Tebriz'e giren Yavuz Sultan Selim Han, şehirdeki camileri tamir ettirdi ve halka huzur verdi.<br />
<br />
Bu zafer ile Osmanlı hududu Fırat'tan Azerbeycan'a ve İran içlerine kadar uzadı. Yavuz Sultan Selim ikinci seferini Memlüklüler üzerine yaptı. Bu seferin asıl sebebi Memlüklülerin Osmanlı Devleti'nin kuvvetlenmesinden endişe ederek şii Şah İsmail ile ittifak içerisine girmesi idi. Şah İsmail'i bir darbede saf dışı bırakan Cihangir padişah bu defa da yıldırım sureti ile Mısır ordularını 24 Ağustos 1516'da Mercidabık ve 26 Mart 1517'de Ridaniye'de kazandığı zaferler ile perişan etti. Artık Memlük Devleti kalmamış, bütün Arap ülkeleri Osmanlı hakimiyetine girmişti. Bu durum üzerine Mekke ve Medine emiri mukaddes şehirlerin anahtarlarını "Hakimü'l Harameyn" ünvanı ile Yavuz Sultan Selim'e takdim etti. Ancak dindar padişah bu ünvanı "Hadimü'l Harameyn= Mekke ve Medine'nin hizmetçisi" şekline çevirirek aldı ve evlatlarına böyle miras bıraktı.<br />
<br />
İki büyük seferin zaferle neticelenmesinden sonra bilhassa donanma faaliyetlerine hız veren Yavuz, devrin büyük alime Kemal-paşazade'ye niyetinin feth-i Efrenciye yani Avrupa olduğunu bildirmişti. Ancak yüce Hakan'ın Eyüp Türbesi'ni ziyaretle başladığı bu seferine yakalandığı amansız bir şirpence hastalığı mani oldu. Vefat etmeden önce musabihi Hasan Can kendisine Hakk'a teveccüh etmesini söyleyince "Bunca zamandan beri bizi kiminle biliyordun. Cenab-ı Hakk'a teveccühte bir kusur mu gördün?" buyurarak Yasin-i Şerif okunmasını istedi. Kendisi de okurken ruhunu teslim etti. Naşı kendi adı ile anılan camiin avlusundaki türbededir.<br />
<br />
Osmanlı Devleti'nin topraklarını iki buçuk mislinden fazla genişletti. Babasından devraldığı 2,373,000 kilometrekarelik olan ülke toprakları onun zamanında 6,557,000 kilometrekareye çıktı.<br />
<br />
Devlet işlerinde kesin niyet ve kati programla hareket eden Selim Han, herhangi bir devlet işini fiiliyata koymadan evvel muhtelif yollarla onun hakkında alim, vezir ve sair ilgililerin fikirlerinden istifade eder ve günlerce düşünür, nihayet son kararını verdikten sonra ondan dönmez ve bu kararın aleyhinde söz söyleyenleri en şiddetli şekilde cezalandırırdı. Muntazaman bir casus teşkilatı vardı. Bu sayede gerek memleket dışında ve gerek içeriden devamlı bilgi alırdı. Mühim işlerde bizzat tahkikat yapardı. <br />
<br />
İhtişam ve debdebeye ehemmiyet vermez, sadeliği sever ve sade giyinirdi. Kendisi için fazla para sarfıyla köşk ve lüks şeyler yapılmasını istemezdi. Bir defasında oğlu Şehzade Süleyman çok süslü bir elbiseyle huzuruna girince; "Süleyman annen ne giysin?" (Başka bir rivayete göre "Anana giyecek birşey bırakmamışsın.") diyerek sitem etmişti. Hazinenin devamlı dolu olmasına dikkat ederdi. <br />
<br />
Sultan Selim Han evliyaya rağbet eder onların sonbetlerine katılmayı bulunmaz bir nimet sayardı. Devamlı; "Padişah-ı alem olmak bir kuru kavga imiş - Bir veliye bende olmak cümleden ala imiş." buyururdu. Yavuz Sultan Selim'in Şam'da Salihiyye'de Muhiddin-i Arabi'ye yaptırdığı camii, imaret ve türbeden ve bir de Konya'da Mevlevi tekkesine getirdiği sudan başka bir hayır yapmasına vakti ve zamanı müsait olmamıştır. Hatta başlattığı camiinin bile yalnız temellerini attırabilmiş fakat tamamlayamamıştı.<br />
<br />
YAVUZ SULTAN SELIM <br />
Yavuz Sultan Selim is one of the greatest Ottoman emperors. He was a great poet, strong commander and a high statesman. Yavuz Sultan Selim is the son of Beyazid the 2nd His other brothers are Korkut, Ahmet, Mahmut, Alim Şah, Şehinşah. His mother is Gulbahar Hatun. <br />
Yavuz Selim was born in Amasya in 1467. His mother brought him up very well. He took lessons from Halim Çelebi, one of the greatest hodjas of his age. He had an intelligence and will stronger than and superior to his elder brothers. He had all qualifications of a great statesman. He was much interested in literature. He had two Divans, one in Turkish and one in Persian. This warrior who could behead his viziers without hesitation had so much a sensitive heart that he could cry saying: <br />
Canımı ateş-i aşk istila etti bu sûzişte<br />
Gözyaşımdan başka serpilecek su yoktur, when he fell in love. <br />
<br />
He was a terrifying conquerro. <br />
One day he said: <br />
Land love is enough for me in the world. <br />
When he got enthusiastic, <br />
Selim is the Sultan of military love today <br />
Ne hanlıkta mukayyeddir, ne de Hakana muhtaçtır. <br />
And took the world map and saddened: <br />
<br />
This world is not enough for a sultan!<br />
Yavuz Selim was really a stouthearted person. He was stout-built, he had the looks of a falcon and curved mustache. He was a charming man. He shaved his beard and wore one earring. He liked wearing simple clothes and eating simple food. He did not like adorning himself out. One day, his wife Hafize Ayşe Sultan made his son Suleyman wear an embellished cloth. Yavuz Selim, seeing his son in embellishment said: What will women wear if you are so much embellished? He was very tough indeed. He would never forgive a vizier when he saw mistaken, and beheaded immediately. The people called him Yavuz because of his heroism and toughness. <br />
His father Beyazid the 2nd appointed him as governor to Trabzon. He was both writing poems and being engaged in state affairs at the same time; he had a craft too. In Trabzon, his son named Suleyman was born. Yavuz Selim was thoroughly examining the situation of the country when he was a governor in Trabzon. The Shiite forces from Iran were making raids on Anatolia. He was so much saddened with that. Since his father was quite old, the perfect victories of Fatih period could not be seen. There were no great viziers to govern the country too. Yavuz Selim, depressed of this situation, wrote as follows to his father: "It is doubtless that it is not easy to accomplish state works. In my opinion, it is not appropriate for our purposes to have people who are statesmen at some positions. Maybe their loyalty may be taken advantage of. There are several people in all places of our country known for their knowledge and moral values. I tested some of your servants here for a long time. I saw that they are skillful. If they are grown, we can take advantage of them. Therefore, I dare to introduce them." <br />
He was considering knowledge and morals as the most superior qualifications. His father was not able to govern the state well enough now. Some scholars in Istanbul attempted to enthrone Prince Ahmet. Yavuz Selim, having heard of that, passed to Rumelia and fought his father's forces. At last he acceded to the throne with his own power as the ninth sultan in 1512. <br />
Yavuz Selim tried to realize two policies when he became the sultan. First was the eastern policy, elimination of Shiite Safevi State in Iran, and opening a gate to Middle Asia. The second was to conquer Egypt and possessing Indian Trade ways. He also wanted to become the Caliph of three hundred million Muslims taking Caliphate from the Arabs. He was strong enough to fulfil his desires. His army loved him. He had the power to command great forces. <br />
When Yavuz Selim acceded to the throne, Shah Ismail in Safevid throne was very active. He used to make raids on Anatolia. Yavuz decided to teach a lesson to Shiites in Iran. He established a divan in Edirne and prepared. His army departed from Edirne on 19 March 1514, and crossed to Anatolian side. Immediately Sinan Pasha, the Anatolian General Governor, attended th earmy. Grand Vizier Dukakinzade Ahmet Pasha pioneered. The number of all forces was 180.000 people. <br />
When the army came near Erzincan, Yavuz Selim wrote a letter to Shah Ismail and said: "You caused instigation, you swore Islam personages. The punishment of this is being killed, so I am coming. Immediately return the Ottoman countries you occupied". Shah Ismail wrote a letter in response too. He sent a bowl full of opium as a curse. And Yavuz sent to him a cloak, a stick, and a conical hat. Since the way was long, the soldiers were suffering both difficulties and trouble of provisions. Hemdem Pasha, who told about this situation to Yavuz, was executed immediately. But the soldiers showed the signs of rebel. The Janissaries surrounded the tent of Yavuz with their split-soled rawhide sandals at the tip of their spears. They shot a bullet to the tent and shouted altogether: We do not want! We do not want! Yavuz rushed out of the tent seeing the situation, and mounted on his horse staring at his soldiers, and delivered a fiery speech to them: "O you cowards with soldier clothes, if there are ones of you who prefer the embraces of their children and wives to war, turn back!... I did not come here to turn back. I said when I was enthroned that we would suffer such troubles. So why do not you obey? If you are not going to war, I will go myself!...<br />
The soldiers got excited on this speech, and went on. The army arrived at Çaldıran Plain on 22 August 1514. Yavuz sent a woman dress to Shah Ismail. Iran army consisted of 120.000 people. In a short time, conflicts started in Çaldıran Plain. At last, Shah Ismail army was routed. He escaped from the battlefield. The victorious Turkish army entered Tebriz. Famous pearly throne of Shah Ismail became Turks'. The biggest but second war by Yavuz is "Ehramlar Victory". He fought this war against Cansu Gavri, Toman Bey, the ruler of Egypt Kolemens. Yavuz's forces met Egyptian Kolemens on 24 August 1516 in Mercidabık. He routed these forces and conquered Syria. Then Yavuz conquered Palestine with Gazze expedition and crossed Sinai desert and went to Cairo. He routed the forces of Toman bey in the vicinity of Ehramlar on 22 January1517. Egyptian country became Turkish territory. In this war, Kolemens killed Sinan Pasha, thinking that he was Yavuz Selim. Yavuz Selim, having heard that, said: Unfortunately. We conquered Egypt but lost Sinan!... Mutevekkil Alallah, the last Abbasi Caliph, delivered Caliphate to Yavuz Selim with holy trusts. After that, all Ottoman sultans became the caliph of all Muslims at the same time.<br />
Yavuz Selim fell in water while he was walking around Nile river, but they saved him immediately. He asked how the soldiers were to Ibn-i Kemal, the great Turkish scientist who was always with him. He said that the soldiers were singing the following folk song in their tents:<br />
Nemiz kaldı bizim mülk-i Arabda<br />
Nice biz dururuz Şam ü Haleb'de<br />
Cihan halkı kamu iş-ü tarâbda <br />
Gidelim biz dahi Rum illerine... Then Yavuz said: <br />
Go tell Vizier! The army is departing tomorrow! Yavuz Selim departed after seven months and three days of staying in Egypt. He took 1000 camel load of gold and silver coins from Egypt and turned back to Istanbul. On the way, a piece of mud spread from the İbn-i Kemal's horse's leg touched the caftan Yavuz wore. Ibn-i Kemal went pale. <br />
But Yavuz Selim said: <br />
Take this robe, keep it in my treasury. We respect the mud spread from the leg of scholar horse. After Yavuz Selim appointed Pir Mehmet Pasha as his grand vizier, departed to launch an expedition against Hungary with his army. But he got sick in Sirt village between Çorlu and Uğraş sub-district. The boil on his back had grown. When he got worse, he took Koran in one hand, and left his earthly life in 1520 in his 53 reciting Yasin sura. <br />
When his nine-year sultanate life full of victories ended, the world history had lost one of its greatest rulers.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Yavuz Sultan Selim . ( 25.05.1470)- (29.05.1520) <br />
Osmanlı sultanlarının dokuzuncusu ve İslam halifelerinin yetmiş dördüncüsü. <br />
<br />
Saltanatı: 1512-1520 <br />
Babası: II. Bayezid Han - Annesi: Aişe Hatun <br />
Doğumu: 10 Ekim 1470 Vefatı: 22 Eylül 1520 <br />
<br />
Amasya'da doğdu. Küçük yaştan itibaren Kur'an-ı Kerim, tefsir, hadis ve fıkıh dersleri yanında yüksek fen ilimlerini de öğrendi. Çok çevik ve zeki olup ok atmak, güreş tutmak ve kılıç kullanmak hususunda maharet sahibiydi. Arabi ve Farisi'yi mükemmel bir şekilde konuşurdu. Babası II. Bayezid padişah olduktan sonra , askeri sevk ve idare ile devlet yöneticiliğini öğrenmesi için Trabzon'a vali tayin edildi.<br />
<br />
Yavuz Sultan Selim Trabzon valisi iken, Şah İsmail'in (1502-1524) siyasi-dini faaliyetleri ile Osmanlı Devleti için çok büyük bir tehlike arzettiğini görüyor ve ona göre tedbirler düşünüyordu. Hatta zaman zaman bu devlet üzerine küçük çapta akınlar da yapıyordu. Nitekim, 24 Nisan 1512'de babasının yerine geçince de ilk seferini, Osmanlı Devleti'ni önce bölüp parçalama, sonra da yıkma emellerini güden Safeviler üzerine yaptı. İstanbul'da Eyüp ve diğer mübarek kabirleri ziyaret ederek zafer duaları yaptıktan sonra ordusuyla harekete geçen Selim Han günlerce yol aldıktan sonra nihayet 23 Ağustos 1514'de Çaldıran Ovası'nda Safevi ordusuyla karşılaştı. Yavuz ve ordusunun kudretiyle ateşli silahların üstünlüğü sayesinde Osmanlılar parlak bir zafer kazandı. İran ordusunun büyük bölümü imha edilirken bir çok Safevi kumandanı ile Şah İsmail'in zevcesi esir alındı. İran'ın baş şehri Tebriz'e giren Yavuz Sultan Selim Han, şehirdeki camileri tamir ettirdi ve halka huzur verdi.<br />
<br />
Bu zafer ile Osmanlı hududu Fırat'tan Azerbeycan'a ve İran içlerine kadar uzadı. Yavuz Sultan Selim ikinci seferini Memlüklüler üzerine yaptı. Bu seferin asıl sebebi Memlüklülerin Osmanlı Devleti'nin kuvvetlenmesinden endişe ederek şii Şah İsmail ile ittifak içerisine girmesi idi. Şah İsmail'i bir darbede saf dışı bırakan Cihangir padişah bu defa da yıldırım sureti ile Mısır ordularını 24 Ağustos 1516'da Mercidabık ve 26 Mart 1517'de Ridaniye'de kazandığı zaferler ile perişan etti. Artık Memlük Devleti kalmamış, bütün Arap ülkeleri Osmanlı hakimiyetine girmişti. Bu durum üzerine Mekke ve Medine emiri mukaddes şehirlerin anahtarlarını "Hakimü'l Harameyn" ünvanı ile Yavuz Sultan Selim'e takdim etti. Ancak dindar padişah bu ünvanı "Hadimü'l Harameyn= Mekke ve Medine'nin hizmetçisi" şekline çevirirek aldı ve evlatlarına böyle miras bıraktı.<br />
<br />
İki büyük seferin zaferle neticelenmesinden sonra bilhassa donanma faaliyetlerine hız veren Yavuz, devrin büyük alime Kemal-paşazade'ye niyetinin feth-i Efrenciye yani Avrupa olduğunu bildirmişti. Ancak yüce Hakan'ın Eyüp Türbesi'ni ziyaretle başladığı bu seferine yakalandığı amansız bir şirpence hastalığı mani oldu. Vefat etmeden önce musabihi Hasan Can kendisine Hakk'a teveccüh etmesini söyleyince "Bunca zamandan beri bizi kiminle biliyordun. Cenab-ı Hakk'a teveccühte bir kusur mu gördün?" buyurarak Yasin-i Şerif okunmasını istedi. Kendisi de okurken ruhunu teslim etti. Naşı kendi adı ile anılan camiin avlusundaki türbededir.<br />
<br />
Osmanlı Devleti'nin topraklarını iki buçuk mislinden fazla genişletti. Babasından devraldığı 2,373,000 kilometrekarelik olan ülke toprakları onun zamanında 6,557,000 kilometrekareye çıktı.<br />
<br />
Devlet işlerinde kesin niyet ve kati programla hareket eden Selim Han, herhangi bir devlet işini fiiliyata koymadan evvel muhtelif yollarla onun hakkında alim, vezir ve sair ilgililerin fikirlerinden istifade eder ve günlerce düşünür, nihayet son kararını verdikten sonra ondan dönmez ve bu kararın aleyhinde söz söyleyenleri en şiddetli şekilde cezalandırırdı. Muntazaman bir casus teşkilatı vardı. Bu sayede gerek memleket dışında ve gerek içeriden devamlı bilgi alırdı. Mühim işlerde bizzat tahkikat yapardı. <br />
<br />
İhtişam ve debdebeye ehemmiyet vermez, sadeliği sever ve sade giyinirdi. Kendisi için fazla para sarfıyla köşk ve lüks şeyler yapılmasını istemezdi. Bir defasında oğlu Şehzade Süleyman çok süslü bir elbiseyle huzuruna girince; "Süleyman annen ne giysin?" (Başka bir rivayete göre "Anana giyecek birşey bırakmamışsın.") diyerek sitem etmişti. Hazinenin devamlı dolu olmasına dikkat ederdi. <br />
<br />
Sultan Selim Han evliyaya rağbet eder onların sonbetlerine katılmayı bulunmaz bir nimet sayardı. Devamlı; "Padişah-ı alem olmak bir kuru kavga imiş - Bir veliye bende olmak cümleden ala imiş." buyururdu. Yavuz Sultan Selim'in Şam'da Salihiyye'de Muhiddin-i Arabi'ye yaptırdığı camii, imaret ve türbeden ve bir de Konya'da Mevlevi tekkesine getirdiği sudan başka bir hayır yapmasına vakti ve zamanı müsait olmamıştır. Hatta başlattığı camiinin bile yalnız temellerini attırabilmiş fakat tamamlayamamıştı.<br />
<br />
YAVUZ SULTAN SELIM <br />
Yavuz Sultan Selim is one of the greatest Ottoman emperors. He was a great poet, strong commander and a high statesman. Yavuz Sultan Selim is the son of Beyazid the 2nd His other brothers are Korkut, Ahmet, Mahmut, Alim Şah, Şehinşah. His mother is Gulbahar Hatun. <br />
Yavuz Selim was born in Amasya in 1467. His mother brought him up very well. He took lessons from Halim Çelebi, one of the greatest hodjas of his age. He had an intelligence and will stronger than and superior to his elder brothers. He had all qualifications of a great statesman. He was much interested in literature. He had two Divans, one in Turkish and one in Persian. This warrior who could behead his viziers without hesitation had so much a sensitive heart that he could cry saying: <br />
Canımı ateş-i aşk istila etti bu sûzişte<br />
Gözyaşımdan başka serpilecek su yoktur, when he fell in love. <br />
<br />
He was a terrifying conquerro. <br />
One day he said: <br />
Land love is enough for me in the world. <br />
When he got enthusiastic, <br />
Selim is the Sultan of military love today <br />
Ne hanlıkta mukayyeddir, ne de Hakana muhtaçtır. <br />
And took the world map and saddened: <br />
<br />
This world is not enough for a sultan!<br />
Yavuz Selim was really a stouthearted person. He was stout-built, he had the looks of a falcon and curved mustache. He was a charming man. He shaved his beard and wore one earring. He liked wearing simple clothes and eating simple food. He did not like adorning himself out. One day, his wife Hafize Ayşe Sultan made his son Suleyman wear an embellished cloth. Yavuz Selim, seeing his son in embellishment said: What will women wear if you are so much embellished? He was very tough indeed. He would never forgive a vizier when he saw mistaken, and beheaded immediately. The people called him Yavuz because of his heroism and toughness. <br />
His father Beyazid the 2nd appointed him as governor to Trabzon. He was both writing poems and being engaged in state affairs at the same time; he had a craft too. In Trabzon, his son named Suleyman was born. Yavuz Selim was thoroughly examining the situation of the country when he was a governor in Trabzon. The Shiite forces from Iran were making raids on Anatolia. He was so much saddened with that. Since his father was quite old, the perfect victories of Fatih period could not be seen. There were no great viziers to govern the country too. Yavuz Selim, depressed of this situation, wrote as follows to his father: "It is doubtless that it is not easy to accomplish state works. In my opinion, it is not appropriate for our purposes to have people who are statesmen at some positions. Maybe their loyalty may be taken advantage of. There are several people in all places of our country known for their knowledge and moral values. I tested some of your servants here for a long time. I saw that they are skillful. If they are grown, we can take advantage of them. Therefore, I dare to introduce them." <br />
He was considering knowledge and morals as the most superior qualifications. His father was not able to govern the state well enough now. Some scholars in Istanbul attempted to enthrone Prince Ahmet. Yavuz Selim, having heard of that, passed to Rumelia and fought his father's forces. At last he acceded to the throne with his own power as the ninth sultan in 1512. <br />
Yavuz Selim tried to realize two policies when he became the sultan. First was the eastern policy, elimination of Shiite Safevi State in Iran, and opening a gate to Middle Asia. The second was to conquer Egypt and possessing Indian Trade ways. He also wanted to become the Caliph of three hundred million Muslims taking Caliphate from the Arabs. He was strong enough to fulfil his desires. His army loved him. He had the power to command great forces. <br />
When Yavuz Selim acceded to the throne, Shah Ismail in Safevid throne was very active. He used to make raids on Anatolia. Yavuz decided to teach a lesson to Shiites in Iran. He established a divan in Edirne and prepared. His army departed from Edirne on 19 March 1514, and crossed to Anatolian side. Immediately Sinan Pasha, the Anatolian General Governor, attended th earmy. Grand Vizier Dukakinzade Ahmet Pasha pioneered. The number of all forces was 180.000 people. <br />
When the army came near Erzincan, Yavuz Selim wrote a letter to Shah Ismail and said: "You caused instigation, you swore Islam personages. The punishment of this is being killed, so I am coming. Immediately return the Ottoman countries you occupied". Shah Ismail wrote a letter in response too. He sent a bowl full of opium as a curse. And Yavuz sent to him a cloak, a stick, and a conical hat. Since the way was long, the soldiers were suffering both difficulties and trouble of provisions. Hemdem Pasha, who told about this situation to Yavuz, was executed immediately. But the soldiers showed the signs of rebel. The Janissaries surrounded the tent of Yavuz with their split-soled rawhide sandals at the tip of their spears. They shot a bullet to the tent and shouted altogether: We do not want! We do not want! Yavuz rushed out of the tent seeing the situation, and mounted on his horse staring at his soldiers, and delivered a fiery speech to them: "O you cowards with soldier clothes, if there are ones of you who prefer the embraces of their children and wives to war, turn back!... I did not come here to turn back. I said when I was enthroned that we would suffer such troubles. So why do not you obey? If you are not going to war, I will go myself!...<br />
The soldiers got excited on this speech, and went on. The army arrived at Çaldıran Plain on 22 August 1514. Yavuz sent a woman dress to Shah Ismail. Iran army consisted of 120.000 people. In a short time, conflicts started in Çaldıran Plain. At last, Shah Ismail army was routed. He escaped from the battlefield. The victorious Turkish army entered Tebriz. Famous pearly throne of Shah Ismail became Turks'. The biggest but second war by Yavuz is "Ehramlar Victory". He fought this war against Cansu Gavri, Toman Bey, the ruler of Egypt Kolemens. Yavuz's forces met Egyptian Kolemens on 24 August 1516 in Mercidabık. He routed these forces and conquered Syria. Then Yavuz conquered Palestine with Gazze expedition and crossed Sinai desert and went to Cairo. He routed the forces of Toman bey in the vicinity of Ehramlar on 22 January1517. Egyptian country became Turkish territory. In this war, Kolemens killed Sinan Pasha, thinking that he was Yavuz Selim. Yavuz Selim, having heard that, said: Unfortunately. We conquered Egypt but lost Sinan!... Mutevekkil Alallah, the last Abbasi Caliph, delivered Caliphate to Yavuz Selim with holy trusts. After that, all Ottoman sultans became the caliph of all Muslims at the same time.<br />
Yavuz Selim fell in water while he was walking around Nile river, but they saved him immediately. He asked how the soldiers were to Ibn-i Kemal, the great Turkish scientist who was always with him. He said that the soldiers were singing the following folk song in their tents:<br />
Nemiz kaldı bizim mülk-i Arabda<br />
Nice biz dururuz Şam ü Haleb'de<br />
Cihan halkı kamu iş-ü tarâbda <br />
Gidelim biz dahi Rum illerine... Then Yavuz said: <br />
Go tell Vizier! The army is departing tomorrow! Yavuz Selim departed after seven months and three days of staying in Egypt. He took 1000 camel load of gold and silver coins from Egypt and turned back to Istanbul. On the way, a piece of mud spread from the İbn-i Kemal's horse's leg touched the caftan Yavuz wore. Ibn-i Kemal went pale. <br />
But Yavuz Selim said: <br />
Take this robe, keep it in my treasury. We respect the mud spread from the leg of scholar horse. After Yavuz Selim appointed Pir Mehmet Pasha as his grand vizier, departed to launch an expedition against Hungary with his army. But he got sick in Sirt village between Çorlu and Uğraş sub-district. The boil on his back had grown. When he got worse, he took Koran in one hand, and left his earthly life in 1520 in his 53 reciting Yasin sura. <br />
When his nine-year sultanate life full of victories ended, the world history had lost one of its greatest rulers.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Leonardo Da Vinci]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=1486</link>
			<pubDate>Sat, 21 Mar 2009 11:46:18 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=1486</guid>
			<description><![CDATA[İtalyan Rönesansının ve hümanizmin en büyük güçlerinden biri olan Leonardo Da Vinci, 1452 yılında ailesinin adını aldığı Vinci kasabasında doğdu. Babası avukat Ser Piero Antonio da Vinci, Leonardo'nun annesi soylu bir aileden gelmediği için onunla evlenemedi ve Leonardo evlilik dışı doğdu. Annesi Catarina sonradan başka bir erkekle evlendiği için Leonardo babasının evinde yetiştirildi. <br />
<br />
Leonardo, ilk öğrenim yıllarında aritmetik ve geometride öğretmenlerini sorduğu sorularla şaşırtacak kadar çabuk ilerledi. Keskin zekası ve yetenekleri çok küçük yaşlarda bile dikkat çekiyordu. Müzikle de ilgileniyor ve oldukça iyi bir şekilde lut çalıyordu. Fakat çocukluk yıllarında en gözde uğraşı resimdi. Babası bu yeteneği farkedince, onu Flosansa'nın en önemli atölyelerinden birinin başında olan ve aslen bir kuyumcu ustası olan Andrea del Verroccio'nun eğitimine verdi. Burada Botticelli, Perugino, Lorenzo di Credi, Francesco di Simone, Botticini ve Biagio d'Antonio ile birlikte son derece kapsamlı bir sanat eğitimi aldı. Leonardo,1469 ile 1476 yılları arasında devam ettiği alışılmışın dışında bir eğitim veren 'politeknik labarutuvarından' çizim , mimari ve heykelin yanı sıra optik, botanik ve müzik alanlarında da temel bilgiler edindi. (Leonardo'nun ünlü Arno Manzarası, Müneccim Kralların Tapınması ve Aziz Hieronymus eskizi ile birkaç resim bu döneme aittir.) Veroccio'nun ''İsa'nın Vaftiz Edilmesi'' tablosundaki meleklerden birinini Leonardo'ya ait olduğu düşünülmektedir. <br />
<br />
1472 yılının Haziran ayında adı Floransa'lı ressamlar loncasının defterine bağımsız bir ressam olarak Lyonardo di Ser Piero da Vinci diye geçti. 1482 yılına kadar ünlü ve zengin bir koruyucusu olmadan bağımsız olarak çalıştı. Sadece kendi seçtiği resim ve heykel konularını çalıştı ayrıca örneklerini doğadan alan ilk ressam oldu. Eski resim anlayışının biçim ve renk çalışmalarından oldukça ileri giderek ışık ve gölge etkilerinin ilk farkına varan ressam da o oldu. Rengin perspektifle değişkenliğini irdeledi. Fakat ışığın özelliklerini sadece görmekle yetinmedi, bilgiye karşı doymaz merakıyla gözün fiziksel yapısını inceledi, optik ve dalga hareketleri üzerine çalıştı. Bununla da yetinmeyen Leonardo, hayvan ve insan bedeninin yapısını inceledi ve adele hareketlerinin kurallarını araştırdı. İlk defa fizyoloji ve botanik'i inceleyerek bu bilimlere de öncülük yaptığını da eklersek onun ne kadar çok yönlü bir zeka olduğu anlaşılabilir. <br />
<br />
1482 yılında Leonardo, Milano'ya gitti. O sıralar Milano'yu Ludovico Sforza yönetiyordu. Leonardo ona ilgi çekici bir mektup yazarak hizmette bulunmayı teklif etti. Askerlik ve savaş yönetiminde kendi buluşu olan dokuz yeni fikir ileri sürdü ve onuncu fikrini de şöyle özetledi; ''10. Barış zamanında, mimarlıkta, binalar kurmakta ve su yolları yapımında ustalara eriştim. Mermer bronz ya da tuğladan heykeller yontabilirim. Resim yapmak ise , mesleğimdir; bunu mesleğini yerine getiren herhangi bir adamın becerdiği kadar becerebilirim. Ayrıca, babanızın anısını ölümsüzleştirecek bir anıt yapabilirim.'' <br />
<br />
Leonardo Milano'ya giderken at başı büyüklüğündeki lutunu da yanında götürmüş, Dükün önünde çaldığı zaman bütün müzisyenleri altetmişti. Ayrıca zamanını en iyi hazırlıksız şiir söyleyicisiydi. Dük bu genç Floransalı ressamın çekiciliğine hemen kapıldı ve teklifini kabul etti. Böylece onun on yedi yıl Milano'eda yaşayıp çalışmasını sağladı. <br />
<br />
Dehasını çeşitli çalışmalarıyla ortaya koydu. Ludovico da onun kişiliğini sanatı kadar iyi değerlendirebilmesini bildi. Leonardo bütün saray eğlence ve gösterilerinin de başındaydı. Hicivler, alegoriler ve şarkılar yazıyor ve ayrıca kendi görevleriyle de uğraşıyordu. Bu yoğun çalışma temposunu kendine has bir uyuma düzeniyle gerçekleştirebiliyordu. Günün her saatinde yanlızca 15 dakika uyuyarak verimli bir çalışma sistemi geliştirmişti. 1485 'de Milano'da görülen bir salgın, Leonardo'ya şehri bir sağlık düzeniyle yeniden kurma fikrini verdi. Planları hazırladı ve Ludovico'ya sundu. Ertesi yıl Milano katedrali için planlar hazırladı. Bu arada geometri, astronomi, enerji ve lut yapımı üzerinde çalışıyor, boş zamanlarında da Francesco Sforza'nın at üzerindeki heykelinin modelini hazırlıyordu. Yıllarca süren çalışmanın sonunda 80 metrelik heykeli tamamladı ve Milano'da sergiledi. Fakat bu dev heykelin bronzdan dökümü yapılamamıştı ve altı yıl sonra da Milano Fransızların saldırısına uğradığında okların hedefi oldu ve yıkıldı. <br />
<br />
Leonardo Da Vinci , 1494 yılında Lombardiya ovasını baştan başa kaplayacak su yolları şebekesinin planlarını hazırladı ve şimşek ve fırtına üzerine gözlemler yaptı. Ressam Leonardo ise ''Madonna'' resmini bitirmiş ve aynı yıl resimlerinin en ünlüsü ''Son Yemek'' tablosuna başlamıştı. Bu resim Santa Maria delle Grazie manastırının duvarına yapılmıştı, fakat tempera boyası sıvaya, sıva da duvara uymamıştı, kısa zamanda parça parça dökülmeye ve bozulmaya başladı. Son Yemek adlı tablo, bozulmuş durumuna rağmen dünyanın en büyük eserlerinden biridir. Rönesansın kusursuzluğa ulaşan ilk baş eseri ve bütün çağların resim tarihinde en mükemmel kompozisyon diye tanımlanan bu eser, kusursuz tekniği ile ancak yaratıcısının esin kaynağıyla boy ölçüşebilir. Leonardo'nun Milano döneminde aralarında ''Kayaların Bakiresi'' adlı tablosunun da olduğu sayısız iç süsleme ve portre çalışması vardır. <br />
<br />
Ludovico düklükten çekilince, Leonardo 1499 yılı sonunda Milano'dan ayrılarak Venedik'e gitti. Venedik'te Düşes Isabella Gonzaga onu son derece iyi karşıladı. Düşesin tebeşirle bir portresini yapan Leonardo, bunu sonradan bir tablo haline getireceğine söz verdi fakat bilim Leonardo'yu gittikçe daha büyük bir güçle kendine çekiyordu ve vaktinin çok büyük bir bölümünü matematiğe ve mühendisliğe ayırıyordu. Leonardo'nun mimari ve askeri mühendisliğe ilgisi, gezilerini ve etkinliklerini de belirlemişti. Savaş makineleri, toplar, nakliye ve kuşatma gereçlerine dair bilgisini dükalığın düşmesinden sonra, Cumhuriyetin askeri danışmanı sıfatıyla Venedik'e gittiğinde pratiğe dökme fırsatı buldu. Leonardo askeri mühendis olarak, Brunelleschi, Taccola, Francesco di Gorgio ve Valturio'nun kavramlarını geliştirdi. Ateşli silahların ortaya çıkmasından sonra karada ve denizde kullanılanılabilecek silahlar tasarladı ve balistik deneylerle bu silahların etkilerini gözler önüne serdi. Leonardo'nun diğer askeri tasarımları arasında çok namlulu toplar, fırlatma mekanizmaları ve patlayıcılar da sayılabilir. Ayrıca bugün kullandığımız haliyle makasın tasarımcısı da Leonardo'dur. <br />
<br />
1500 yılının Nisan ayında Flosansa'ya doğru yola çıktı. Şimdi de coğrafyaya ilgi duymaya başlamıştı, Hazar Denizi'ndeki med ve cezir üzerine araştırmalar yapıyor, yazılar yazıyordu. Aynı zamanda Arno Nehri'nin kanalize edilmesi için planlar hazırlıyor ve diğer yol ve köprü yapımı projeleri üzerine çalışıyordu. Hatta bu tasarımlarının arasında 1502'de Osmanlı Padişahı II. Bayezid'e sunduğu ve Haliç için tasarladığı bir köprü de bulunur. Fakat kabul görmedi. -Bu tasarım daha sonra 2001 yılında Norveç'te yapıldı.- Bu dönemde Soderini Leonardo'ya yontması için bir mermer blok teklif etti, fakat buna ayıracak zamanı olmadığından teklifi geri çevirdi. Bu mermer daha sonra Leonardo'nun çağdaşı olan Michelangelo'ya Davut heykelini yapması için verilmiştir. <br />
<br />
Michelangelo, Leonardo'yu sevmezdi. Bir gün yolda karşılaştıklarında, Michelangelo ona '' At ressamı! Bir heykeli bile bronza dökemeyip utanç içinde kaldın.'' diye bağırdığı rivayet edilir. <br />
<br />
1502 yılında Cesare Borgia'nın hizmetine giren Leonardo, bütün orta İtalya'yı baş mühendis sıfatıyla dolaştı ve bu yolculukları sırasında yaptığı kusursuz ve ayrıntılı altı harita bugün Windsor Saray Kitaplığı'nda saklanmaktadır. Kısa bir süre sonra Floransa'ya dönen Leonardo, Floransalı bir soylunun sarayının toplantı odası için savaş resmi taslağı hazırlamakla görevlendirildi. Leonardo'nun değişiyle hayvanca bir çılgınlık olan bu savaş resmi bütün ressamların hayranlığını ve övgüsünü kazandı. Leonardo'nun Raphael gibi genç sanatçılar üzerinde bıraktığı etkiler büyük ve kalıcı oldu. Bu dönemde Leonardo, ünlü resmi ''Mona Lisa'' üzerinde çalışıyordu. 1506 yılında tamamlanan bu resimdeki kadın portresi, gülümsemesi, garipliği ve anlamının güçlülüğüyle ün salmıştır. <br />
<br />
Aynı yıl bir kere daha Milano'ya gitti ve ünü ordan Fransa'ya kadar ulaşana dek orda kaldı. 1514 yılında Fransa kralı I. Fransuva'nın teklifini kabul ederek Ambois yakınındaki Cloux şatosuna yerleşti. Öldüğü 1519 tarihine kadar da burada yaşadı. <br />
<br />
Olağanüstü resim ve heykellerinden başka not defterlerindeki yazıları ve taslaklarıyla yüzyılların en büyük insanı ve en yüce zekası sıfatını hakeden Leonardo, ta o çağlarda bir uçak taslağı çizmiş, buharın kullanılışını da inceleyip, bir buhar topu ve gemilere çark şemaları da çizmiştir. <br />
<br />
Hidrolik biliminin yaratıcısı ve resim çekiminde karanlık odanın bulucusudur. Suyun molekül yapısı, ses ve ışık dalgaları üzerine geniş bilgisi olan Leonardo, çiçek ve filiz yapısı ve düzeni konusunda da çalışan ilk kişidir.<br />
<br />
Kaynak:http://www.biyografi.info/kisi/leonardo-da-vinci]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[İtalyan Rönesansının ve hümanizmin en büyük güçlerinden biri olan Leonardo Da Vinci, 1452 yılında ailesinin adını aldığı Vinci kasabasında doğdu. Babası avukat Ser Piero Antonio da Vinci, Leonardo'nun annesi soylu bir aileden gelmediği için onunla evlenemedi ve Leonardo evlilik dışı doğdu. Annesi Catarina sonradan başka bir erkekle evlendiği için Leonardo babasının evinde yetiştirildi. <br />
<br />
Leonardo, ilk öğrenim yıllarında aritmetik ve geometride öğretmenlerini sorduğu sorularla şaşırtacak kadar çabuk ilerledi. Keskin zekası ve yetenekleri çok küçük yaşlarda bile dikkat çekiyordu. Müzikle de ilgileniyor ve oldukça iyi bir şekilde lut çalıyordu. Fakat çocukluk yıllarında en gözde uğraşı resimdi. Babası bu yeteneği farkedince, onu Flosansa'nın en önemli atölyelerinden birinin başında olan ve aslen bir kuyumcu ustası olan Andrea del Verroccio'nun eğitimine verdi. Burada Botticelli, Perugino, Lorenzo di Credi, Francesco di Simone, Botticini ve Biagio d'Antonio ile birlikte son derece kapsamlı bir sanat eğitimi aldı. Leonardo,1469 ile 1476 yılları arasında devam ettiği alışılmışın dışında bir eğitim veren 'politeknik labarutuvarından' çizim , mimari ve heykelin yanı sıra optik, botanik ve müzik alanlarında da temel bilgiler edindi. (Leonardo'nun ünlü Arno Manzarası, Müneccim Kralların Tapınması ve Aziz Hieronymus eskizi ile birkaç resim bu döneme aittir.) Veroccio'nun ''İsa'nın Vaftiz Edilmesi'' tablosundaki meleklerden birinini Leonardo'ya ait olduğu düşünülmektedir. <br />
<br />
1472 yılının Haziran ayında adı Floransa'lı ressamlar loncasının defterine bağımsız bir ressam olarak Lyonardo di Ser Piero da Vinci diye geçti. 1482 yılına kadar ünlü ve zengin bir koruyucusu olmadan bağımsız olarak çalıştı. Sadece kendi seçtiği resim ve heykel konularını çalıştı ayrıca örneklerini doğadan alan ilk ressam oldu. Eski resim anlayışının biçim ve renk çalışmalarından oldukça ileri giderek ışık ve gölge etkilerinin ilk farkına varan ressam da o oldu. Rengin perspektifle değişkenliğini irdeledi. Fakat ışığın özelliklerini sadece görmekle yetinmedi, bilgiye karşı doymaz merakıyla gözün fiziksel yapısını inceledi, optik ve dalga hareketleri üzerine çalıştı. Bununla da yetinmeyen Leonardo, hayvan ve insan bedeninin yapısını inceledi ve adele hareketlerinin kurallarını araştırdı. İlk defa fizyoloji ve botanik'i inceleyerek bu bilimlere de öncülük yaptığını da eklersek onun ne kadar çok yönlü bir zeka olduğu anlaşılabilir. <br />
<br />
1482 yılında Leonardo, Milano'ya gitti. O sıralar Milano'yu Ludovico Sforza yönetiyordu. Leonardo ona ilgi çekici bir mektup yazarak hizmette bulunmayı teklif etti. Askerlik ve savaş yönetiminde kendi buluşu olan dokuz yeni fikir ileri sürdü ve onuncu fikrini de şöyle özetledi; ''10. Barış zamanında, mimarlıkta, binalar kurmakta ve su yolları yapımında ustalara eriştim. Mermer bronz ya da tuğladan heykeller yontabilirim. Resim yapmak ise , mesleğimdir; bunu mesleğini yerine getiren herhangi bir adamın becerdiği kadar becerebilirim. Ayrıca, babanızın anısını ölümsüzleştirecek bir anıt yapabilirim.'' <br />
<br />
Leonardo Milano'ya giderken at başı büyüklüğündeki lutunu da yanında götürmüş, Dükün önünde çaldığı zaman bütün müzisyenleri altetmişti. Ayrıca zamanını en iyi hazırlıksız şiir söyleyicisiydi. Dük bu genç Floransalı ressamın çekiciliğine hemen kapıldı ve teklifini kabul etti. Böylece onun on yedi yıl Milano'eda yaşayıp çalışmasını sağladı. <br />
<br />
Dehasını çeşitli çalışmalarıyla ortaya koydu. Ludovico da onun kişiliğini sanatı kadar iyi değerlendirebilmesini bildi. Leonardo bütün saray eğlence ve gösterilerinin de başındaydı. Hicivler, alegoriler ve şarkılar yazıyor ve ayrıca kendi görevleriyle de uğraşıyordu. Bu yoğun çalışma temposunu kendine has bir uyuma düzeniyle gerçekleştirebiliyordu. Günün her saatinde yanlızca 15 dakika uyuyarak verimli bir çalışma sistemi geliştirmişti. 1485 'de Milano'da görülen bir salgın, Leonardo'ya şehri bir sağlık düzeniyle yeniden kurma fikrini verdi. Planları hazırladı ve Ludovico'ya sundu. Ertesi yıl Milano katedrali için planlar hazırladı. Bu arada geometri, astronomi, enerji ve lut yapımı üzerinde çalışıyor, boş zamanlarında da Francesco Sforza'nın at üzerindeki heykelinin modelini hazırlıyordu. Yıllarca süren çalışmanın sonunda 80 metrelik heykeli tamamladı ve Milano'da sergiledi. Fakat bu dev heykelin bronzdan dökümü yapılamamıştı ve altı yıl sonra da Milano Fransızların saldırısına uğradığında okların hedefi oldu ve yıkıldı. <br />
<br />
Leonardo Da Vinci , 1494 yılında Lombardiya ovasını baştan başa kaplayacak su yolları şebekesinin planlarını hazırladı ve şimşek ve fırtına üzerine gözlemler yaptı. Ressam Leonardo ise ''Madonna'' resmini bitirmiş ve aynı yıl resimlerinin en ünlüsü ''Son Yemek'' tablosuna başlamıştı. Bu resim Santa Maria delle Grazie manastırının duvarına yapılmıştı, fakat tempera boyası sıvaya, sıva da duvara uymamıştı, kısa zamanda parça parça dökülmeye ve bozulmaya başladı. Son Yemek adlı tablo, bozulmuş durumuna rağmen dünyanın en büyük eserlerinden biridir. Rönesansın kusursuzluğa ulaşan ilk baş eseri ve bütün çağların resim tarihinde en mükemmel kompozisyon diye tanımlanan bu eser, kusursuz tekniği ile ancak yaratıcısının esin kaynağıyla boy ölçüşebilir. Leonardo'nun Milano döneminde aralarında ''Kayaların Bakiresi'' adlı tablosunun da olduğu sayısız iç süsleme ve portre çalışması vardır. <br />
<br />
Ludovico düklükten çekilince, Leonardo 1499 yılı sonunda Milano'dan ayrılarak Venedik'e gitti. Venedik'te Düşes Isabella Gonzaga onu son derece iyi karşıladı. Düşesin tebeşirle bir portresini yapan Leonardo, bunu sonradan bir tablo haline getireceğine söz verdi fakat bilim Leonardo'yu gittikçe daha büyük bir güçle kendine çekiyordu ve vaktinin çok büyük bir bölümünü matematiğe ve mühendisliğe ayırıyordu. Leonardo'nun mimari ve askeri mühendisliğe ilgisi, gezilerini ve etkinliklerini de belirlemişti. Savaş makineleri, toplar, nakliye ve kuşatma gereçlerine dair bilgisini dükalığın düşmesinden sonra, Cumhuriyetin askeri danışmanı sıfatıyla Venedik'e gittiğinde pratiğe dökme fırsatı buldu. Leonardo askeri mühendis olarak, Brunelleschi, Taccola, Francesco di Gorgio ve Valturio'nun kavramlarını geliştirdi. Ateşli silahların ortaya çıkmasından sonra karada ve denizde kullanılanılabilecek silahlar tasarladı ve balistik deneylerle bu silahların etkilerini gözler önüne serdi. Leonardo'nun diğer askeri tasarımları arasında çok namlulu toplar, fırlatma mekanizmaları ve patlayıcılar da sayılabilir. Ayrıca bugün kullandığımız haliyle makasın tasarımcısı da Leonardo'dur. <br />
<br />
1500 yılının Nisan ayında Flosansa'ya doğru yola çıktı. Şimdi de coğrafyaya ilgi duymaya başlamıştı, Hazar Denizi'ndeki med ve cezir üzerine araştırmalar yapıyor, yazılar yazıyordu. Aynı zamanda Arno Nehri'nin kanalize edilmesi için planlar hazırlıyor ve diğer yol ve köprü yapımı projeleri üzerine çalışıyordu. Hatta bu tasarımlarının arasında 1502'de Osmanlı Padişahı II. Bayezid'e sunduğu ve Haliç için tasarladığı bir köprü de bulunur. Fakat kabul görmedi. -Bu tasarım daha sonra 2001 yılında Norveç'te yapıldı.- Bu dönemde Soderini Leonardo'ya yontması için bir mermer blok teklif etti, fakat buna ayıracak zamanı olmadığından teklifi geri çevirdi. Bu mermer daha sonra Leonardo'nun çağdaşı olan Michelangelo'ya Davut heykelini yapması için verilmiştir. <br />
<br />
Michelangelo, Leonardo'yu sevmezdi. Bir gün yolda karşılaştıklarında, Michelangelo ona '' At ressamı! Bir heykeli bile bronza dökemeyip utanç içinde kaldın.'' diye bağırdığı rivayet edilir. <br />
<br />
1502 yılında Cesare Borgia'nın hizmetine giren Leonardo, bütün orta İtalya'yı baş mühendis sıfatıyla dolaştı ve bu yolculukları sırasında yaptığı kusursuz ve ayrıntılı altı harita bugün Windsor Saray Kitaplığı'nda saklanmaktadır. Kısa bir süre sonra Floransa'ya dönen Leonardo, Floransalı bir soylunun sarayının toplantı odası için savaş resmi taslağı hazırlamakla görevlendirildi. Leonardo'nun değişiyle hayvanca bir çılgınlık olan bu savaş resmi bütün ressamların hayranlığını ve övgüsünü kazandı. Leonardo'nun Raphael gibi genç sanatçılar üzerinde bıraktığı etkiler büyük ve kalıcı oldu. Bu dönemde Leonardo, ünlü resmi ''Mona Lisa'' üzerinde çalışıyordu. 1506 yılında tamamlanan bu resimdeki kadın portresi, gülümsemesi, garipliği ve anlamının güçlülüğüyle ün salmıştır. <br />
<br />
Aynı yıl bir kere daha Milano'ya gitti ve ünü ordan Fransa'ya kadar ulaşana dek orda kaldı. 1514 yılında Fransa kralı I. Fransuva'nın teklifini kabul ederek Ambois yakınındaki Cloux şatosuna yerleşti. Öldüğü 1519 tarihine kadar da burada yaşadı. <br />
<br />
Olağanüstü resim ve heykellerinden başka not defterlerindeki yazıları ve taslaklarıyla yüzyılların en büyük insanı ve en yüce zekası sıfatını hakeden Leonardo, ta o çağlarda bir uçak taslağı çizmiş, buharın kullanılışını da inceleyip, bir buhar topu ve gemilere çark şemaları da çizmiştir. <br />
<br />
Hidrolik biliminin yaratıcısı ve resim çekiminde karanlık odanın bulucusudur. Suyun molekül yapısı, ses ve ışık dalgaları üzerine geniş bilgisi olan Leonardo, çiçek ve filiz yapısı ve düzeni konusunda da çalışan ilk kişidir.<br />
<br />
Kaynak:http://www.biyografi.info/kisi/leonardo-da-vinci]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Biographies (Biyografiler)]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=1414</link>
			<pubDate>Fri, 20 Mar 2009 18:05:49 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=1414</guid>
			<description><![CDATA[Sitemize üye olmadan linkleri göremezsiniz. Kayıt olmak sadece 30 saniyenizi alacak... <br />
Kayıt Ol! - <br />
Giriş Yap...<br />
( : ingilizceforum.net)<br />
<br />
[attachment=296]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Sitemize üye olmadan linkleri göremezsiniz. Kayıt olmak sadece 30 saniyenizi alacak... <br />
Kayıt Ol! - <br />
Giriş Yap...<br />
( : ingilizceforum.net)<br />
<br />
[attachment=296]]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>