<?xml version="1.0" encoding="iso-8859-9"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[ELTCafe.Net - Serbest Bölge]]></title>
		<link>http://www.eltcafe.net/</link>
		<description><![CDATA[ELTCafe.Net - http://www.eltcafe.net]]></description>
		<pubDate>Fri, 30 Jul 2010 15:00:38 +0300</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Bilen kişiler aranmaktadır.]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5395</link>
			<pubDate>Tue, 23 Mar 2010 13:19:33 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5395</guid>
			<description><![CDATA[&#8220;Günaydın&#8221; demenin borç para vermek olmadığını,<br />
&#8226; &#8220;Lütfen&#8221; demenin utanılacak bir şey olmadığını,<br />
&#8226; &#8220;Özür dilerim&#8221; demenin küçültücü olmadığını,<br />
&#8226; Paylaşmanın kendini azaltmak olmadığını,<br />
&#8226; Yüz yüze konuşmanın, arkadan konuşmaktan daha etkili olduğunu,<br />
&#8226; Yönetici olmanın emir vermek olmadığını,<br />
&#8226; İş yerinde şarkı mırıldanmanın suç olmadığını,<br />
&#8226; Astları ile aynı asansöre binmenin asansörü düşürmeyeceğini,<br />
&#8226; Saygının el pençe divan durmak olmadığını,<br />
&#8226; Gülmenin laubalilik olmadığını,<br />
&#8226; Saygı duyulacak ve duyulmayacak iş diye bir ayrımın olmadığını,<br />
&#8226; Yöneticiye duymak istediğini söylemenin iyilik olmadığını,<br />
&#8226; Eğitimin dinlenme olmadığını,<br />
&#8226; İletişim kurmanın yalnızca konuşmak olmadığını,<br />
&#8226; Yaşamda sevinçler kadar hüzünlerin de olduğunu,<br />
&#8226; Mutluluk maskelerinin satılmadığını,<br />
&#8226; Kendisi ve tüm dünya ile barışık,<br />
&#8226; Ve bunları tüm çevresine anlatıp aşılayacak,<br />
<br />
Bilen kişiler aranmaktadır...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[&#8220;Günaydın&#8221; demenin borç para vermek olmadığını,<br />
&#8226; &#8220;Lütfen&#8221; demenin utanılacak bir şey olmadığını,<br />
&#8226; &#8220;Özür dilerim&#8221; demenin küçültücü olmadığını,<br />
&#8226; Paylaşmanın kendini azaltmak olmadığını,<br />
&#8226; Yüz yüze konuşmanın, arkadan konuşmaktan daha etkili olduğunu,<br />
&#8226; Yönetici olmanın emir vermek olmadığını,<br />
&#8226; İş yerinde şarkı mırıldanmanın suç olmadığını,<br />
&#8226; Astları ile aynı asansöre binmenin asansörü düşürmeyeceğini,<br />
&#8226; Saygının el pençe divan durmak olmadığını,<br />
&#8226; Gülmenin laubalilik olmadığını,<br />
&#8226; Saygı duyulacak ve duyulmayacak iş diye bir ayrımın olmadığını,<br />
&#8226; Yöneticiye duymak istediğini söylemenin iyilik olmadığını,<br />
&#8226; Eğitimin dinlenme olmadığını,<br />
&#8226; İletişim kurmanın yalnızca konuşmak olmadığını,<br />
&#8226; Yaşamda sevinçler kadar hüzünlerin de olduğunu,<br />
&#8226; Mutluluk maskelerinin satılmadığını,<br />
&#8226; Kendisi ve tüm dünya ile barışık,<br />
&#8226; Ve bunları tüm çevresine anlatıp aşılayacak,<br />
<br />
Bilen kişiler aranmaktadır...]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[En yüksek dağ hangisi?]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5380</link>
			<pubDate>Wed, 17 Mar 2010 08:11:47 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5380</guid>
			<description><![CDATA[Latincede Olympus Mons anlamına gelen Olimpos Dağı bilinen en yüksek dağ. Yüksekliği de vay canına denilecek kadar fazla.<br />
<br />
Evrenin en yüksek dağı, Dünya&#8217;da değil, Mars&#8217;ta...<br />
<br />
Olimpos Dağı (Latincede Olympus Mons) güneş sistemindeki ve bilinen evrendeki en yüksek dağdır. Evrenin en yüksek dağı dev bir volkan. <br />
<br />
22 km yüksekliğindeki Olympus Dağı Everest&#8217;ten üç kat daha yüksek.<br />
<br />
624 km genişliğindeki bu dağ Britanya adalarının bulunduğu alanın tamamını kaplayabilir.<br />
<br />
Tabi bu bilgiler bilinen uzay içindeki verilere göre doğru. Bilinmeyen ve keşfedilmeyen evrenin derinliklerinde daha yüksek dağlar olup olmadığını belki de ömür boyu öğrenme şansımız bile olmayacak.<br />
<br />
Şimdi bırakılım evreni, dünyamızın ilginç enlerine bakalım:<br />
<br />
Yaşayan en büyük şey nedir?<br />
<br />
Fil, mavi balina ya da dev sekoya ağaacı? Hayır, dünyadaki yaşayan en büyük şey bir mantar. Kesilmiş bir ağaç kütüğünün üzerinde büyüyen bal mantarından (Armillaria ostoyae) şu ana kadar görülen ve Oregon&#8217;daki Malheur Ulusal Ormanı&#8217;nda bulunan en büyük numune 890 hektarlık bir alan kaplıyor ve yaşı 2000 ila 8000 arasında tahnin ediliyor.<br />
<br />
Şu ana kadar yaşamış en tehlikeli hayvan hangisi?<br />
<br />
Bu sorunun cevabı açık ara sivrisinek...Şu ana kadar ölmüş olan insanların yarısını (muhtemelen 45 milyar kadar) dişi sivrisinekler tarafından öldürdü. Günümüzde bile her 12 saniyede bir kişi sivrisineklerden kaynaklanan sebeplerle hayatını kaybediyor.<br />
<br />
TV Yayınlarından çıkan &#8216;Cahillikler Kitabı&#8217;nda bunun gibi daha pek çok ilginç ve okurun mekarını kaşıyıcı genel kültür bilgisi yer alıyor.<br />
<br />
Hatırlayacağınız gibi kitap büyük ilgi görmüş ve haftalarca çok satanlar listesinin başında kalmıştı. NTV yayınları daha sonra Cahillikler Kitabı 2: Hayvanlar Alemi, ve Cahillikler Kitabı 3 - Sağlık olarak kitabın diğer serilerini de yayınladı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Latincede Olympus Mons anlamına gelen Olimpos Dağı bilinen en yüksek dağ. Yüksekliği de vay canına denilecek kadar fazla.<br />
<br />
Evrenin en yüksek dağı, Dünya&#8217;da değil, Mars&#8217;ta...<br />
<br />
Olimpos Dağı (Latincede Olympus Mons) güneş sistemindeki ve bilinen evrendeki en yüksek dağdır. Evrenin en yüksek dağı dev bir volkan. <br />
<br />
22 km yüksekliğindeki Olympus Dağı Everest&#8217;ten üç kat daha yüksek.<br />
<br />
624 km genişliğindeki bu dağ Britanya adalarının bulunduğu alanın tamamını kaplayabilir.<br />
<br />
Tabi bu bilgiler bilinen uzay içindeki verilere göre doğru. Bilinmeyen ve keşfedilmeyen evrenin derinliklerinde daha yüksek dağlar olup olmadığını belki de ömür boyu öğrenme şansımız bile olmayacak.<br />
<br />
Şimdi bırakılım evreni, dünyamızın ilginç enlerine bakalım:<br />
<br />
Yaşayan en büyük şey nedir?<br />
<br />
Fil, mavi balina ya da dev sekoya ağaacı? Hayır, dünyadaki yaşayan en büyük şey bir mantar. Kesilmiş bir ağaç kütüğünün üzerinde büyüyen bal mantarından (Armillaria ostoyae) şu ana kadar görülen ve Oregon&#8217;daki Malheur Ulusal Ormanı&#8217;nda bulunan en büyük numune 890 hektarlık bir alan kaplıyor ve yaşı 2000 ila 8000 arasında tahnin ediliyor.<br />
<br />
Şu ana kadar yaşamış en tehlikeli hayvan hangisi?<br />
<br />
Bu sorunun cevabı açık ara sivrisinek...Şu ana kadar ölmüş olan insanların yarısını (muhtemelen 45 milyar kadar) dişi sivrisinekler tarafından öldürdü. Günümüzde bile her 12 saniyede bir kişi sivrisineklerden kaynaklanan sebeplerle hayatını kaybediyor.<br />
<br />
TV Yayınlarından çıkan &#8216;Cahillikler Kitabı&#8217;nda bunun gibi daha pek çok ilginç ve okurun mekarını kaşıyıcı genel kültür bilgisi yer alıyor.<br />
<br />
Hatırlayacağınız gibi kitap büyük ilgi görmüş ve haftalarca çok satanlar listesinin başında kalmıştı. NTV yayınları daha sonra Cahillikler Kitabı 2: Hayvanlar Alemi, ve Cahillikler Kitabı 3 - Sağlık olarak kitabın diğer serilerini de yayınladı.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İnternetin Kararttığı Hayatlar]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5356</link>
			<pubDate>Tue, 02 Mar 2010 10:41:18 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5356</guid>
			<description><![CDATA[Okul Ödevinin Yolu Nereye Çıkıyor?<br />
25.02.2010 09:54<br />
<br />
''İnternetin Kararttığı Hayatlar'' adlı kitabıyla ilgili AA muhabirine bilgi veren Özsoy, kitabın yazılış amacının, başta çocuklar ve gençler olmak üzere, aileyi, toplumu internetin olumsuz etkileri konusunda bilgilendirmek, bilgisayar kullanıcılarının internet kaynaklı herhangi bir sorunla karşılaşmalarını engellemek, bu konuda Türkiye'de ve dünyada yaşanan örnekleri paylaşmak olduğunu belirtti.<br />
<br />
İnsanlık tarihinin en büyük buluşlarından olan internetin yararlarını saymanın, hiç kuşkusuz ciltler dolusu kitap tutacağını ifade eden Özsoy, internet kullanıcılarının büyük bölümünün, internet kullanırken gösterilen dikkatsizliğin gelecekte büyük sorun oluşturma riski bulunacağının farkında olmadığını vurguladı.<br />
<br />
Özsoy, günlük gönderilen elektronik posta sayısının 250 milyar, internette yayın yapan web sitesi sayısının 350 milyon, dünyada internete giren kişi sayısının 1.7 milyar, şu ana kadar sadece Facebook'a yüklenen fotoğraf sayısının 30 milyar ve 1 yılda gönderilen mail sayısının ise 90 trilyon olduğunu vurguladı.<br />
<br />
Bu verilerin müthiş rakamlar olduğunun altını çizen Prof. Dr. Özsoy, ''İnternet, başkalarıyla paylaşmak istemediğimiz kişisel bilgilerimizin, özel yazışmalarımızın ve mahrem fotoğraflarımızı n kontrol edilmesi riskinin yanında, oluşturduğu bağımlılık, insan sağlığını tehdit eden yeni hastalık türlerine yol açması ve internet üzerinden işlenen suçlara, farkına varılmadan hedef haline gelinmesi gibi nedenlerle çok farklı sorunları da beraberinde getirmektedir' ' diye konuştu.<br />
<br />
Sadece bilgisayar kullanımına bağlı daha önce olmayan 7 bin 400 civarında yeni hastalık türünün çıktığını vurgulayan Prof. Dr. Özsoy, hatta bazı bilgisayar vakalarının, Amerika'da acil servislerde tedavi edilmeye başlandığını söyledi.<br />
<br />
Yapılan araştırmaya göre, 7-14 yaş arasındaki internet kullanan çocukların sanal dünyada aradığı anahtar sözcükler arasında ilk üç sırayı YouTube, Google ve Facebook alırken, ardından ''sex'' ve ''porno'' kelimeleri geldiğini dile getiren Prof. Dr. Özsoy, şöyle konuştu:<br />
<br />
''Çocukların yüzde 80'i porno ile ilk defa ödev yaparken karşılaşıyor. Çocuk girmek istemese bile, linkler çocukları o kadar farklı yerlere getiriyor ki... Zararlı sitelere girilmesini engellemek için o kadar filtre programları geliştirilmesine rağmen, kesin bir çözüm bulunamadı. Bütün bilim dünyasının mutabık kaldığı, tek kalıcı önleyici çare, 'çocuğunuz bilgisayarının monitörü kapıya doğru dönük olsun, çocuğunuzun odasının kapısı da açık olsun'. Bunun dışında hiçbir formül bulunamadı. Bu çözüm ne kadar büyük bir felaketle karşı karşıya olduğumuza işaret ediyor. Ama anne babalar çalışıyorlar. Herkes çocuğun başında bekçi değil. Eğer, olası zararlarından sakınmak için, bulunan en makul çözüm buysa, bu da çözüm değil. Öğretmenler çocukların internetten ödev yapmalarını sağlarken, o kaynaklara nasıl ulaşacaklarını, bilgisayarı nasıl güvenli kullanacağını öğretmek zorundalar.' '<br />
<br />
Prof. Dr. Özsoy, çocukların, bilgisayar kullanımı konusunda anne ve babalarından, öğretmenlerinden çok daha ilerde olduğunu, insanların, doğal olarak, kullanımını bilmedikleri şeylerin denetimini sağlayamadığını bildirdi.<br />
<br />
Prof. Dr. Özsoy internet kullanıcısı kız çocuklarının yüzde 63'ünün sanal ortamda tanımadıkları insanlarla bir araya geldiğini ve diyaloğa geçtiğini aktardı.<br />
<br />
Kitabının, alanında bugüne kadar yazılmış en kapsamlı çalışma olduğunu, kitabın bir kişiye bile faydası olmasının, ''bu kadar çabaya değdi'' diye düşünmesine neden olacağını ifade eden Prof. Dr. Özsoy, şunları söyledi:<br />
<br />
''Her gün medyaya, internet kaynaklı nedenlerle hayatı kararan insanlara dair çok sayıda örnek yer alıyor. Kitapta, internetten kaynaklanan sorunlar nedeniyle hayatları kararan insanların hikayeleri de var. İnternet kaynaklı nedenlerle hayatı kararan insanlara dair örnekler giderek artıyor. Kitapta kötü örnekleri vermek istemezdim, ancak internet çok yeni bir olgu olduğu için, insanlar deneme yanılma yoluyla bunun zararlarını öğrenebiliyorlar. Almanya'da bir kadın, oyun oynamasını engelleyen iki çocuğunu boğarak öldürdü. Çin'de bir doktor, acil servisteki hastasına, oyun başından kalkamadığı için zamanında müdahale edemedi ve hasta öldü. Ardından yapılan araştırmada, 'Bilimsel araştırma yapıyordum' dediği, hastanın öldüğü dakikalarda, doktorun oyun oynadığı tespit edildi. Yaptığımız her işlemde bir elektronik iz bırakıyoruz.''<br />
<br />
İki haftada internet oyunları yüzünden kaybolan çocukların haberlerinin izlendiğini aktaran Prof. Dr. Özsoy, ''Çünkü bilgisayar oyunlarının karakterleri parayla alınıp, satılabiliyor. Bir bilgisayar mühendisi arkadaşımızın, bir bilgisayar oyununda puanı çok yüksek. Başka bir arkadaşı, ona bu yüzden onun kullanıcı adını ve şifresini almak için, 3-5 bin dolar para teklif etti. Çünkü fazla puan almış. Bu teklifi eden kişi, o puanla oyuna devam etmek istiyor. Olayın ulaştığı boyutu düşünün. Örneğin çocuklar internet kafelerde oyun oynayabilmek için, sokaklarda dileniyorlar' ' diye konuştu.<br />
<br />
''SANAL DOSTLUK KAVRAMI ORTAYA ÇIKTI''<br />
<br />
Prof. Dr. Özsoy, insanların, sanal dünyada kelimelerden oluşturdukları hayal dünyasına, karşısındaki insanı dahil ettiğini, gerçek hayatta ise sanal dünyadan farklı bir dünyayla karşılaştıklarını belirtti. Özsoy, şunları kaydetti:<br />
<br />
''Sanal dostluk kavramı ortaya çıktı. Sanal kişilikler o kadar ön plana geçti ki Avrupa'da binlerce insan sanal dünyada kullandıkları isimleri kullanmak için, mahkemeye başvuruyorlar. Çünkü sanal dünyada çok sayıda dost ediniyorlar. Sanal kimlikler gerçek kimliklerin önüne geçmeye başladı. Bağımlılık, 'onsuz olamamak' demektir. Bunu aşkta da günlük ihtiyaçlar itibariyle de tarif edebilirsiniz. Yaptığımız her iş kayıt altında. Eve girer girmez, üstümüzü değiştirirken zaman kazanmak için, bilgisayarın düğmesine basıp ondan sonra üstümüzü değiştiriyoruz. 20 sene önce olmayan bir şey bizi bu kadar etkisi altına aldıysa burada sorun vardır.''<br />
<br />
''İNTERNETE EKLEDİĞİMİZ PROFİLLER...' '<br />
<br />
Prof. Dr. Özsoy, istihbarat ağlarıyla, sosyal ağlar arasında bir bağlantı olduğunu belirterek, insanların kendi elleriyle kendilerini ''fişlediğini' ' savundu. Özsoy, şunları aktardı:<br />
<br />
''Dayınız derdiniz olabilir. Facebook sayfana dayının fotoğrafını koymuşsun, altına da adını soyadını yazmışsın. İnternet ve telefon bankacılığında en kritik soru 'annenizin kızlık soyadı nedir?'. Annenin kızlık soyadı dayının soyadıdır. Gençlerimiz, tanımadıkları birçok kişiyi sosyal paylaşım sayfalarına ekliyorlar. İnsanlar bunlara dikkat etmiyorlar. Doğum tarihlerimizi, her bilgimizi paylaşıyoruz. Örneğin tatile çıkarken, sayfamıza '15 gün tatildeyim' yazıyoruz. Kendimizi risk altına atıyoruz. Hırsızlar bile insanların evde olup olmadığını internetten takip etmeye başladı.''<br />
<br />
Genç kızların, tanımadıkları insanlarla kameradan görüşürken, kayıt altına alındıklarının farkına varamadıklarını kaydeden Prof. Dr. Özsoy, ''İnternette tanıştığı çocuğa güvenen kızlarımız, çok samimi diyaloglar kurdukları için, sakıncalı görüntüler ortaya geçiyor. Ardından kötü niyetli kişiler, bu görüntüleri internette yayma karşılığında, kızlara onlarla beraber olmayı teklif ediyorlar. Bu son zamanlarda çok yaygınlaştı. Böyle bir durumla karşılaşıldığında, ailenize ve güvenlik birimlerine mutlaka haber verin. Sizden izin almadan sizi kaydeden bir insanın sözüne güvenilmez. Sizi daha büyük felaketlere sürükleyebilir' ' dedi.<br />
<br />
Bu tür bir olayın her genç kızın başına gelebileceğini, maalesef genç kızların büyük bir kısmının bu tuzağa düştüğünü kaydeden Özsoy, ailelerin böyle bir olay karşısında çocuklarına sahip çıkması ve güvenlik güçleriyle birlikte hareket etmeleri gerektiğini söyledi.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Okul Ödevinin Yolu Nereye Çıkıyor?<br />
25.02.2010 09:54<br />
<br />
''İnternetin Kararttığı Hayatlar'' adlı kitabıyla ilgili AA muhabirine bilgi veren Özsoy, kitabın yazılış amacının, başta çocuklar ve gençler olmak üzere, aileyi, toplumu internetin olumsuz etkileri konusunda bilgilendirmek, bilgisayar kullanıcılarının internet kaynaklı herhangi bir sorunla karşılaşmalarını engellemek, bu konuda Türkiye'de ve dünyada yaşanan örnekleri paylaşmak olduğunu belirtti.<br />
<br />
İnsanlık tarihinin en büyük buluşlarından olan internetin yararlarını saymanın, hiç kuşkusuz ciltler dolusu kitap tutacağını ifade eden Özsoy, internet kullanıcılarının büyük bölümünün, internet kullanırken gösterilen dikkatsizliğin gelecekte büyük sorun oluşturma riski bulunacağının farkında olmadığını vurguladı.<br />
<br />
Özsoy, günlük gönderilen elektronik posta sayısının 250 milyar, internette yayın yapan web sitesi sayısının 350 milyon, dünyada internete giren kişi sayısının 1.7 milyar, şu ana kadar sadece Facebook'a yüklenen fotoğraf sayısının 30 milyar ve 1 yılda gönderilen mail sayısının ise 90 trilyon olduğunu vurguladı.<br />
<br />
Bu verilerin müthiş rakamlar olduğunun altını çizen Prof. Dr. Özsoy, ''İnternet, başkalarıyla paylaşmak istemediğimiz kişisel bilgilerimizin, özel yazışmalarımızın ve mahrem fotoğraflarımızı n kontrol edilmesi riskinin yanında, oluşturduğu bağımlılık, insan sağlığını tehdit eden yeni hastalık türlerine yol açması ve internet üzerinden işlenen suçlara, farkına varılmadan hedef haline gelinmesi gibi nedenlerle çok farklı sorunları da beraberinde getirmektedir' ' diye konuştu.<br />
<br />
Sadece bilgisayar kullanımına bağlı daha önce olmayan 7 bin 400 civarında yeni hastalık türünün çıktığını vurgulayan Prof. Dr. Özsoy, hatta bazı bilgisayar vakalarının, Amerika'da acil servislerde tedavi edilmeye başlandığını söyledi.<br />
<br />
Yapılan araştırmaya göre, 7-14 yaş arasındaki internet kullanan çocukların sanal dünyada aradığı anahtar sözcükler arasında ilk üç sırayı YouTube, Google ve Facebook alırken, ardından ''sex'' ve ''porno'' kelimeleri geldiğini dile getiren Prof. Dr. Özsoy, şöyle konuştu:<br />
<br />
''Çocukların yüzde 80'i porno ile ilk defa ödev yaparken karşılaşıyor. Çocuk girmek istemese bile, linkler çocukları o kadar farklı yerlere getiriyor ki... Zararlı sitelere girilmesini engellemek için o kadar filtre programları geliştirilmesine rağmen, kesin bir çözüm bulunamadı. Bütün bilim dünyasının mutabık kaldığı, tek kalıcı önleyici çare, 'çocuğunuz bilgisayarının monitörü kapıya doğru dönük olsun, çocuğunuzun odasının kapısı da açık olsun'. Bunun dışında hiçbir formül bulunamadı. Bu çözüm ne kadar büyük bir felaketle karşı karşıya olduğumuza işaret ediyor. Ama anne babalar çalışıyorlar. Herkes çocuğun başında bekçi değil. Eğer, olası zararlarından sakınmak için, bulunan en makul çözüm buysa, bu da çözüm değil. Öğretmenler çocukların internetten ödev yapmalarını sağlarken, o kaynaklara nasıl ulaşacaklarını, bilgisayarı nasıl güvenli kullanacağını öğretmek zorundalar.' '<br />
<br />
Prof. Dr. Özsoy, çocukların, bilgisayar kullanımı konusunda anne ve babalarından, öğretmenlerinden çok daha ilerde olduğunu, insanların, doğal olarak, kullanımını bilmedikleri şeylerin denetimini sağlayamadığını bildirdi.<br />
<br />
Prof. Dr. Özsoy internet kullanıcısı kız çocuklarının yüzde 63'ünün sanal ortamda tanımadıkları insanlarla bir araya geldiğini ve diyaloğa geçtiğini aktardı.<br />
<br />
Kitabının, alanında bugüne kadar yazılmış en kapsamlı çalışma olduğunu, kitabın bir kişiye bile faydası olmasının, ''bu kadar çabaya değdi'' diye düşünmesine neden olacağını ifade eden Prof. Dr. Özsoy, şunları söyledi:<br />
<br />
''Her gün medyaya, internet kaynaklı nedenlerle hayatı kararan insanlara dair çok sayıda örnek yer alıyor. Kitapta, internetten kaynaklanan sorunlar nedeniyle hayatları kararan insanların hikayeleri de var. İnternet kaynaklı nedenlerle hayatı kararan insanlara dair örnekler giderek artıyor. Kitapta kötü örnekleri vermek istemezdim, ancak internet çok yeni bir olgu olduğu için, insanlar deneme yanılma yoluyla bunun zararlarını öğrenebiliyorlar. Almanya'da bir kadın, oyun oynamasını engelleyen iki çocuğunu boğarak öldürdü. Çin'de bir doktor, acil servisteki hastasına, oyun başından kalkamadığı için zamanında müdahale edemedi ve hasta öldü. Ardından yapılan araştırmada, 'Bilimsel araştırma yapıyordum' dediği, hastanın öldüğü dakikalarda, doktorun oyun oynadığı tespit edildi. Yaptığımız her işlemde bir elektronik iz bırakıyoruz.''<br />
<br />
İki haftada internet oyunları yüzünden kaybolan çocukların haberlerinin izlendiğini aktaran Prof. Dr. Özsoy, ''Çünkü bilgisayar oyunlarının karakterleri parayla alınıp, satılabiliyor. Bir bilgisayar mühendisi arkadaşımızın, bir bilgisayar oyununda puanı çok yüksek. Başka bir arkadaşı, ona bu yüzden onun kullanıcı adını ve şifresini almak için, 3-5 bin dolar para teklif etti. Çünkü fazla puan almış. Bu teklifi eden kişi, o puanla oyuna devam etmek istiyor. Olayın ulaştığı boyutu düşünün. Örneğin çocuklar internet kafelerde oyun oynayabilmek için, sokaklarda dileniyorlar' ' diye konuştu.<br />
<br />
''SANAL DOSTLUK KAVRAMI ORTAYA ÇIKTI''<br />
<br />
Prof. Dr. Özsoy, insanların, sanal dünyada kelimelerden oluşturdukları hayal dünyasına, karşısındaki insanı dahil ettiğini, gerçek hayatta ise sanal dünyadan farklı bir dünyayla karşılaştıklarını belirtti. Özsoy, şunları kaydetti:<br />
<br />
''Sanal dostluk kavramı ortaya çıktı. Sanal kişilikler o kadar ön plana geçti ki Avrupa'da binlerce insan sanal dünyada kullandıkları isimleri kullanmak için, mahkemeye başvuruyorlar. Çünkü sanal dünyada çok sayıda dost ediniyorlar. Sanal kimlikler gerçek kimliklerin önüne geçmeye başladı. Bağımlılık, 'onsuz olamamak' demektir. Bunu aşkta da günlük ihtiyaçlar itibariyle de tarif edebilirsiniz. Yaptığımız her iş kayıt altında. Eve girer girmez, üstümüzü değiştirirken zaman kazanmak için, bilgisayarın düğmesine basıp ondan sonra üstümüzü değiştiriyoruz. 20 sene önce olmayan bir şey bizi bu kadar etkisi altına aldıysa burada sorun vardır.''<br />
<br />
''İNTERNETE EKLEDİĞİMİZ PROFİLLER...' '<br />
<br />
Prof. Dr. Özsoy, istihbarat ağlarıyla, sosyal ağlar arasında bir bağlantı olduğunu belirterek, insanların kendi elleriyle kendilerini ''fişlediğini' ' savundu. Özsoy, şunları aktardı:<br />
<br />
''Dayınız derdiniz olabilir. Facebook sayfana dayının fotoğrafını koymuşsun, altına da adını soyadını yazmışsın. İnternet ve telefon bankacılığında en kritik soru 'annenizin kızlık soyadı nedir?'. Annenin kızlık soyadı dayının soyadıdır. Gençlerimiz, tanımadıkları birçok kişiyi sosyal paylaşım sayfalarına ekliyorlar. İnsanlar bunlara dikkat etmiyorlar. Doğum tarihlerimizi, her bilgimizi paylaşıyoruz. Örneğin tatile çıkarken, sayfamıza '15 gün tatildeyim' yazıyoruz. Kendimizi risk altına atıyoruz. Hırsızlar bile insanların evde olup olmadığını internetten takip etmeye başladı.''<br />
<br />
Genç kızların, tanımadıkları insanlarla kameradan görüşürken, kayıt altına alındıklarının farkına varamadıklarını kaydeden Prof. Dr. Özsoy, ''İnternette tanıştığı çocuğa güvenen kızlarımız, çok samimi diyaloglar kurdukları için, sakıncalı görüntüler ortaya geçiyor. Ardından kötü niyetli kişiler, bu görüntüleri internette yayma karşılığında, kızlara onlarla beraber olmayı teklif ediyorlar. Bu son zamanlarda çok yaygınlaştı. Böyle bir durumla karşılaşıldığında, ailenize ve güvenlik birimlerine mutlaka haber verin. Sizden izin almadan sizi kaydeden bir insanın sözüne güvenilmez. Sizi daha büyük felaketlere sürükleyebilir' ' dedi.<br />
<br />
Bu tür bir olayın her genç kızın başına gelebileceğini, maalesef genç kızların büyük bir kısmının bu tuzağa düştüğünü kaydeden Özsoy, ailelerin böyle bir olay karşısında çocuklarına sahip çıkması ve güvenlik güçleriyle birlikte hareket etmeleri gerektiğini söyledi.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Semerci Ölünce]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5329</link>
			<pubDate>Wed, 24 Feb 2010 14:37:06 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5329</guid>
			<description><![CDATA[Köyün yaşlı semercisi Bekir usta ölmüştü.Tüm eşekler köy meydanında toplandılar, tepindiler oynamaya başladılar.Yaşlı hasta bir eşek duvar dibinde düşünüyordu.Ona geldiler:<br />
<br />
         -&#8220;Haberin yok herhalde,semercimiz öldü&#8221;dediler.<br />
<br />
          -&#8220;Ne olmuş öldüyse?&#8221;<br />
<br />
          -&#8220;Artık sırtımız yara bere olmayacak,özgür olacağız&#8221;<br />
<br />
          -&#8220;Nasıl bir özgürlükmüş bu!&#8221;<br />
<br />
          -&#8220;Semerci olmayınca artık sırtımıza semer yapılmayacak, kırda bayırda istediğimiz gibi dolaşacağız&#8230;&#8221;<br />
<br />
          -Yaşlı eşek gülmüş:<br />
<br />
          -&#8220;Şaşarım aklınıza&#8221;demiş. <br />
<br />
          -&#8220;Bugün sevinçle tepineceğinize, aslında yas tutmalısınız. Bekir Usta iyi kötü sırtımızın ölçüsünü biliyor, bizi rahatsız etmeyecek semerler yapmaya çalışıyordu. Yarın bir acemi semerci getirirler,sırtınız yaradan kurtulmaz. İyisi mi siz semerciden değil, eşeklikten kurtulmanın yolunu arayın. Eşek kaldıkça, sırtınıza bir semer yapan bulunur.&#8221;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Köyün yaşlı semercisi Bekir usta ölmüştü.Tüm eşekler köy meydanında toplandılar, tepindiler oynamaya başladılar.Yaşlı hasta bir eşek duvar dibinde düşünüyordu.Ona geldiler:<br />
<br />
         -&#8220;Haberin yok herhalde,semercimiz öldü&#8221;dediler.<br />
<br />
          -&#8220;Ne olmuş öldüyse?&#8221;<br />
<br />
          -&#8220;Artık sırtımız yara bere olmayacak,özgür olacağız&#8221;<br />
<br />
          -&#8220;Nasıl bir özgürlükmüş bu!&#8221;<br />
<br />
          -&#8220;Semerci olmayınca artık sırtımıza semer yapılmayacak, kırda bayırda istediğimiz gibi dolaşacağız&#8230;&#8221;<br />
<br />
          -Yaşlı eşek gülmüş:<br />
<br />
          -&#8220;Şaşarım aklınıza&#8221;demiş. <br />
<br />
          -&#8220;Bugün sevinçle tepineceğinize, aslında yas tutmalısınız. Bekir Usta iyi kötü sırtımızın ölçüsünü biliyor, bizi rahatsız etmeyecek semerler yapmaya çalışıyordu. Yarın bir acemi semerci getirirler,sırtınız yaradan kurtulmaz. İyisi mi siz semerciden değil, eşeklikten kurtulmanın yolunu arayın. Eşek kaldıkça, sırtınıza bir semer yapan bulunur.&#8221;]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Japon felsefesi]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5317</link>
			<pubDate>Thu, 11 Feb 2010 11:46:11 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5317</guid>
			<description><![CDATA[Japonlar taze balığı hep çok sevmişlerdir.<br />
Fakat Japonya sahillerinde bol balık bulmak mümkün olmamaktadır.<br />
<br />
Balıkçılar, Japon nüfusu doyurabilmek için daha büyük tekneler yaptırıp daha uzaklara açılabilmişlerdir.<br />
<br />
Balık için uzaklara gidildikçe, geri dönmesi de daha çok vakit alır olmuştur.<br />
<br />
Dönüş bir-iki günden daha uzarsa, tutulan balıkların da tazeliği kaybolmaktadır.<br />
<br />
Japonlar tazeliği kaybolmuş balığın lezzetini sevmemişlerdir.<br />
<br />
Bu problemi çözebilmek için balıkçılar teknelerine soğuk hava depoları kurdurmuşlardır.<br />
<br />
Böylece istedikleri kadar uzağa gidip, tuttuklarını da soğuk hava deposunda dondurulmuş olarak saklayabileceklerdi.<br />
<br />
Ancak Japon halkı taze ile donmuş balık lezzet farkını hissedebiliyordu.<br />
<br />
Ve donmuş olanlara fazla para ödemek istemiyorlardı.<br />
<br />
Balıkçılar bu defa teknelerine balık akvaryumları yaptırdılar.<br />
<br />
Balıklar içeride biraz fazla sıkışacaklardı,hatta birbirlerine çarpa çarpa birazda aptallaşacaklardı, ama yine de canlı kalabileceklerdi.<br />
<br />
Japon halkı canlı olmasına rağmen bu balıkların da lezzet farkını anlayabiliyorlardı.<br />
<br />
Hareketsiz, uyuşmuş vaziyette günlerce yol gelen balığın,canlı, diri hareketli taze balığa göre lezzeti yine de etkilenmişti.<br />
<br />
Balıkçılar nasıl olacakta Japonya'ya taze lezzetli balığı getirebileceklerdi?<br />
<br />
Siz olsaydınız ne yapardınız?<br />
<br />
Hedeflerinize ulaşır ulaşmaz, mesela mükemmel bir eş buldunuz veya çok başarılı bir firmaya girdiniz, borçları ödediniz v.s.<br />
<br />
Heyecanınız kaybolmaya başlamaz mı? Aşırı çalışmanız gerekmiyorsa rahatlamaz mısınız?<br />
<br />
Japonların taze balık probleminde olduğu gibi çözüm aslında basittir.<br />
<br />
1950'lerde L.Ron Hubbart! 'ın gözlemlediği üzere:<br />
İnsanoğlu ancak hırs iddiası içinde bulunursa anormal çabalar sarf eder.<br />
<br />
Ne kadar akıllı, uzman, inatçı iseniz iyi bir problemle uğraşmaktan o kadar zevk alırsınız.<br />
Problem sizi ne kadar zorluyorsa ve siz onu adım adım çözebiliyorsanız bundan da o derece mutluluk duyarsınız,heyecan duyarsınız ve enerji dolu, canlı, ayakta kalırsınız.<br />
<br />
Japonlarda balıkları yine teknelerindeki akvaryumlarda tuttular,ancak içine küçük bir de köpekbalığı attılar.<br />
<br />
Bir miktar balık köpekbalığı tarafından yutulmuştu,ama geride kalanlar son derece hareketli ve taze kalabilmişlerdi.<br />
<br />
Buradan da görüleceği üzere sorunlardan kaçmaktansa, onların içine dalıp, boğuşmak ve çzümler üretmek gerekir.<br />
<br />
Sorunlar çok ve çeşitli olabilir.<br />
<br />
Ümitsiz olmayın.<br />
<br />
Onları tanıyın, organize edin, kararlı olun, daha çok bilgi ve yardım desteği ile onları amacınız doğrultusunda çözülmeye zorlayın.<br />
<br />
Kafanızın içine bir köpekbalığı atın ki, sorunlarınız ve çözümleriniz yenilenip diri kalsınlar; bu da hayatın kendisi oluyor zaten...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Japonlar taze balığı hep çok sevmişlerdir.<br />
Fakat Japonya sahillerinde bol balık bulmak mümkün olmamaktadır.<br />
<br />
Balıkçılar, Japon nüfusu doyurabilmek için daha büyük tekneler yaptırıp daha uzaklara açılabilmişlerdir.<br />
<br />
Balık için uzaklara gidildikçe, geri dönmesi de daha çok vakit alır olmuştur.<br />
<br />
Dönüş bir-iki günden daha uzarsa, tutulan balıkların da tazeliği kaybolmaktadır.<br />
<br />
Japonlar tazeliği kaybolmuş balığın lezzetini sevmemişlerdir.<br />
<br />
Bu problemi çözebilmek için balıkçılar teknelerine soğuk hava depoları kurdurmuşlardır.<br />
<br />
Böylece istedikleri kadar uzağa gidip, tuttuklarını da soğuk hava deposunda dondurulmuş olarak saklayabileceklerdi.<br />
<br />
Ancak Japon halkı taze ile donmuş balık lezzet farkını hissedebiliyordu.<br />
<br />
Ve donmuş olanlara fazla para ödemek istemiyorlardı.<br />
<br />
Balıkçılar bu defa teknelerine balık akvaryumları yaptırdılar.<br />
<br />
Balıklar içeride biraz fazla sıkışacaklardı,hatta birbirlerine çarpa çarpa birazda aptallaşacaklardı, ama yine de canlı kalabileceklerdi.<br />
<br />
Japon halkı canlı olmasına rağmen bu balıkların da lezzet farkını anlayabiliyorlardı.<br />
<br />
Hareketsiz, uyuşmuş vaziyette günlerce yol gelen balığın,canlı, diri hareketli taze balığa göre lezzeti yine de etkilenmişti.<br />
<br />
Balıkçılar nasıl olacakta Japonya'ya taze lezzetli balığı getirebileceklerdi?<br />
<br />
Siz olsaydınız ne yapardınız?<br />
<br />
Hedeflerinize ulaşır ulaşmaz, mesela mükemmel bir eş buldunuz veya çok başarılı bir firmaya girdiniz, borçları ödediniz v.s.<br />
<br />
Heyecanınız kaybolmaya başlamaz mı? Aşırı çalışmanız gerekmiyorsa rahatlamaz mısınız?<br />
<br />
Japonların taze balık probleminde olduğu gibi çözüm aslında basittir.<br />
<br />
1950'lerde L.Ron Hubbart! 'ın gözlemlediği üzere:<br />
İnsanoğlu ancak hırs iddiası içinde bulunursa anormal çabalar sarf eder.<br />
<br />
Ne kadar akıllı, uzman, inatçı iseniz iyi bir problemle uğraşmaktan o kadar zevk alırsınız.<br />
Problem sizi ne kadar zorluyorsa ve siz onu adım adım çözebiliyorsanız bundan da o derece mutluluk duyarsınız,heyecan duyarsınız ve enerji dolu, canlı, ayakta kalırsınız.<br />
<br />
Japonlarda balıkları yine teknelerindeki akvaryumlarda tuttular,ancak içine küçük bir de köpekbalığı attılar.<br />
<br />
Bir miktar balık köpekbalığı tarafından yutulmuştu,ama geride kalanlar son derece hareketli ve taze kalabilmişlerdi.<br />
<br />
Buradan da görüleceği üzere sorunlardan kaçmaktansa, onların içine dalıp, boğuşmak ve çzümler üretmek gerekir.<br />
<br />
Sorunlar çok ve çeşitli olabilir.<br />
<br />
Ümitsiz olmayın.<br />
<br />
Onları tanıyın, organize edin, kararlı olun, daha çok bilgi ve yardım desteği ile onları amacınız doğrultusunda çözülmeye zorlayın.<br />
<br />
Kafanızın içine bir köpekbalığı atın ki, sorunlarınız ve çözümleriniz yenilenip diri kalsınlar; bu da hayatın kendisi oluyor zaten...]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hadisler Peygamberimizin emaneti.]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5315</link>
			<pubDate>Sun, 07 Feb 2010 12:00:41 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5315</guid>
			<description><![CDATA[Hadis-i şerifler hakkında söz söyleyen birtakım müsteşrikler ve onların İslâm dünyasındaki takipçileri, hadislerin sayısının çok yüksek olduğunu ve bilhassa bazı sahabilerin çok fazla hadis rivayet ettiklerini ileri sürmektedirler. Bu şekilde sahih hadislere ve sünnet-i sahihaya gölge düşürmeye çalışmakta ve bu kadar çok sayıda hadisin Efendimiz'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) sâdır olmasının imkânsızlığını iddia etmektedirler.<br />
<br />
Benzeri iddialar gibi böyle bir iddianın da mesnetsizliği ve tutarsızlığı ortadadır. Bir defa, hadisin İslâm dinindeki yeri ve Müslüman'ın hayatındaki ehemmiyeti çok büyüktür. Sahabe-i kiram hazerâtı (aleyhimürrahmetü ve'r-rıdvan) her zaman bunun şuurundaydı. Dünya ve ukbâ saadetini O'nun söz ve davranışlarının deşifre edilip hayata geçirilmesinde gören sahabi-nâm kudsîler topluluğu, O zâtın mübarek dudaklarından dökülecek her incinin en harîs talibiydiler. Bu itibarla da O'nun mübarek sözlerinin, fiil ve takrîrlerinin bir tekini bile kaçırmıyor, belliyor, müzakere ediyor ve hafızalarına nakşettikten sonra hayatlarına düstur ediniyorlardı.<br />
<br />
Onlar, tam yirmi üç yıl aralarında kalan Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) her hareketini yakından takip ediyor, O'nu hayatlarının her safhasında, her faslında, her dönemecinde aynen taklit ediyorlardı. O da, hayatları ve ukbâları için her şeyi, hem onlara hem de kıyamete kadar gelecek bütün mü'minlere, anlayacakları şekilde ve bir bir anlatıyordu. Ebû Zeyd Amr b. Ahtab'ın ifadesiyle:<br />
<br />
"Bazen, sabah namazını kıldırıp minbere çıkıyor ve öğleye kadar konuşuyordu. Öğle ezanı okununca, minberden inip öğle namazını kıldırıyor, tekrar minbere çıkıyor ve ikindi vaktine kadar konuşuyordu. İkindi ezanı okununca, inip ikindi namazını kıldırıyor; ardından tekrar minbere çıkıyor ve akşama kadar konuşuyordu. O, bütün bu konuşmalarında, kâinatın var edildiği andan kıyamete, ondan haşr ü neşrin meydana geleceği âna, ondan da Cennet ve Cehennem'in sergileneceği, teşhir edileceği âna kadar gelip geçen ve ileride meydana gelecek olan her şeyi şerhediyor ve gözler önüne seriyordu." (Müslim, fiten 25; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/341; Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebîr, 17/28)<br />
<br />
Ve bir mânâda 23 yıl O'nunla beraber bulunan sahabe, bütün bunları belliyor ve yine O'nun ifadesiyle, bunlara âdeta "dişleriyle tutunuyordu." Sahabenin önünde namaz kıldırıyor, sonra dönüp, "Beni nasıl kılıyor görüyorsanız, siz de öyle kılın." (Buhârî, ezan 18; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/53) buyuruyordu. Ashabının önünde haccediyor ve, "Menâsikinizi benden alın." buyuruyordu. (Nesâî, menâsik 220; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/318)<br />
<br />
Hatırası bile ipeklere sarılıp saklanırsa...<br />
<br />
Bu durumda, elbette sahabe, O'nun her adımını, her sözünü takip edip belleyecek, hıfzedip hayatına hayat yapacak ve tabiî ki onları aynı zamanda gelecek nesillere de nakledecekti. Çünkü onlar, Allah Resûlü'ne çok bağlıydılar. O'nun her söz ve davranışının, Cennet'e açılan birer kapı olduğuna inanıyor -Biz de yürekten onun öyle olduğunu kabul ediyoruz- O'nu içten seviyor ve değil hadisini, saçının, sakalının mübarek bir telini bile kapıp kaçırıyor ve muhafaza mevzuunda âdeta birbirleriyle yarış ediyorlardı. O'ndan intikal eden her şey mübarek bir hatıra ve sonsuzdan gelmiş bir emanet gibi telakki ediliyordu.<br />
<br />
Ben şahsen, gözümde büyüttüğüm bazı zatların benimle alâkalı, iltifatkâr veya ırgalayıcı sözlerini, terğîb ve terhîbe dair ifadelerini hiç unutmamış ve değirmen taşları gibi beni defaatle aralarında öğüten hâdiselere rağmen, onları hafızamda hep muhafaza etmişimdir. İhtimal, her Müslüman için de durum aynıdır.<br />
<br />
Şimdi, her bir mü'min, gözünde büyüttüğü zatların, hem de Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) kapısının ancak kıtmîri olabilecek zatların, kendisiyle alâkalı sözlerini unutmaz ve hele onlardan kalan bazı hatıraları mukaddes birer emanet gibi ipeklere sarıp saklarsa, kendilerini birden vahşetten medeniyete, cehaletten insanların mürebbileri olmaya çıkaran Allah Resûlü'nün, her biri birer lâl ü güher olan sözlerini, davranışlarını hem de sahabe gibi temiz ve mert fıtratların unutmalarına imkân var mıdır? Yoktur ve unutmadılar da.<br />
<br />
Siz, Ramazanlarda lihye-i saadeti (Efendimiz'in mübarek sakalları) görmek için camilere koşuşur, tabir caizse, kıran kırana mücadele verirsiniz; O'nu bu kadar yakından tanıyanların, O'nun hatıralarına hürmetsizlik edeceklerine nasıl ihtimal verebilirsiniz?<br />
<br />
Enes, O'ndan kalan mestleri göğsüne bastırırken, biri kapıverir diye ödü kopuyordu. Şam'da, Mü'minlerin Emîri Muaviye'nin, birisinde Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait bir cübbe bulunduğunu duyunca o cübbeyi almak için o kişinin ağırlığınca altın teklif etmesi tabiî değil miydi? O'nun matarasını bile senelerce muhafaza ettiler. Oku, yayı ve daha bazı hatıraları bugün hâlâ Topkapı Sarayı'nda gözlerimize neş'e ve sevinç saçıyor. Yavuz, getirip Topkapı Sarayı'na yerleştirdiği o mukaddes emanetlerin başında, bir lâhza ara vermeden gece gündüz Kur'ân okuttu ve bu müstahsen âdet bugün hâlâ devam ediyor. Yedi değil, belki yetmiş düvele hükmeden ve üç kıt'ada hükümran olan Devlet-i Osmaniye'nin sultanı, Sultan Ahmed, O'nun mübarek ayağının bastığı çamur kalıbını tacına sorguç yapmayı düşünüyor ve, "N'ola tâcım gibi başımda gezdirsem kadem-i pâkini" diyerek tebcilde bulunuyordu.<br />
<br />
Şimdi, asırlarca sonra gelenler O'nun mübarek hatıralarına böyle saygı gösterir de, O'nunla birlikte yaşamış sahabe-i kiram, O'na hiç hürmetsizlik eder mi? Asla! Kaldı ki, hatıra dediğimiz şeylerden hiçbirinin, mü'minin hayatı noktasında sünnetin bir meselesine denk olamayacağı açıktır. O'nun hatıraları böyle korunur ve temcid edilirken, hadisleri, sünneti elbette daha bir dikkatle korunacaktı ve öyle de oldu.<br />
<br />
Hazreti Ömer'in Hassasiyeti<br />
<br />
Ahmed İbn Hanbel naklediyor: Hz. Ömer Efendimiz (radıyallâhu anh), cuma namazına giderken, Hz. Abbas'ın evinin duvarının dibinden geçiyordu ki, o esnada, damdaki suyu savan oluktan iki damla kan Hz. Ömer'in cübbesine damladı. Emîrü'l-mü'minînin canı sıkıldı ve, "Kim bu damın üstünde hayvan boğazlıyor da, kanı oluktan aşağı damlayıp, üstümü kirletiyor!" diye, elinin ucuyla dokunup, oluğu aşağı düşürdü. Sonra da cübbesini değiştirip mescide geldi.. hutbesini irad buyurdu.. ardından, gördüğü yanlışlıklar mevzuunda her zaman yaptığı gibi, cemaati ikaz sadedinde: "Cemaat, yanlış şeyler yapıyorsunuz. Gelirken, falan duvarın dibinden geçiyordum. Bir oluktan üzerime kan damladı; ben de elimin tersiyle itip, o oluğu düşürdüm." dedi. Onun sözü henüz bitmişti ki, Hz. Abbas, beyninden vurulmuş gibi yerinden fırladı ve, "Yâ Ömer, sen ne yaptın? Ben bu gözlerimle gördüm; o oluğu oraya bizzat Resûl-i Ekrem kendi elleriyle koymuştu." dedi ve durdu.<br />
<br />
Bu sözler Ömer'in ayaklarının bağını çözmeye yetmişti.. develerin boynunu büküp altına alan koca Ömer, minbere yıkılıverdi ve Hz. Abbas'a (radıyallâhu anh) and verdirdi:<br />
<br />
"Vallahi, ben başımı o duvarın dibine koyacağım. Sen de, ayağınla başımın şurasına basacak ve çıkıp, elinle o oluğu yerine koyacaksın. Koyacağın âna kadar da başımı yerden kaldırmayacağım!"<br />
<br />
... Ve gittiler.. dev halife, cihanın başına taç o mübarek başını Hz. Abbas'ın ayaklarının altına koydu; bir tarafta Allah Resûlü'nün koyduğu oluk, diğer tarafta, en yakın arkadaşı, Mü'minlerin Emîri, Halife-i Rûy-i Zemin, mülhemûndan büyük bir velinin başına basma arasında kalan Hz. Abbas. Bastı halifenin başına ve Allah Resûlü'nden geriye kalan oluğu yerine koydu. (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/210; İbnü'l-Cevzî, Sıfatü's-safve, 1/285)<br />
<br />
Evet, O'ndan kalan en küçük hatıraya bile bu denli duyarlı, bu denli titiz olan bir cemaatin ve bu denli uyanık bir neslin, O'nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadislerine gözlerini kapaması herhâlde düşünülemez. Çünkü hadis, din demektir; hayat demektir; Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakikati, sufîlerin ifadesiyle "Hakikat-i Ahmediye" ve bizim de "dünya-ukbâ saadet köprümüz" demektir. Bu konuya inşaallah önümüzdeki hafta da devam edeceğiz.<br />
<br />
ÖZETLE<br />
<br />
1- Dünya ve ukbâ saadetini Efendimiz'in söz ve davranışlarının deşifre edilip hayata geçirilmesinde gören sahabi-nâm kudsîler topluluğu, O zâtın mübarek dudaklarından dökülecek her incinin en harîs talibiydiler.<br />
<br />
2- Sahabe, Efendimiz'in değil hadisini, saçının, sakalının mübarek bir telini bile kapıp kaçırıyor ve muhafaza mevzuunda âdeta birbirleriyle yarış ediyorlardı. O'ndan intikal eden her şey sonsuzdan gelmiş bir emanet telakki ediliyordu.<br />
<br />
3- Hatıra dediğimiz şeylerden hiçbiri, mü'minin hayatı noktasında sünnetin herhangi bir meselesine denk değildir. O'nun hatıraları bile böyle titizlikle korunurken, sünneti elbette daha bir dikkatle korunacaktı ve öyle de oldu.ZAMAN]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Hadis-i şerifler hakkında söz söyleyen birtakım müsteşrikler ve onların İslâm dünyasındaki takipçileri, hadislerin sayısının çok yüksek olduğunu ve bilhassa bazı sahabilerin çok fazla hadis rivayet ettiklerini ileri sürmektedirler. Bu şekilde sahih hadislere ve sünnet-i sahihaya gölge düşürmeye çalışmakta ve bu kadar çok sayıda hadisin Efendimiz'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) sâdır olmasının imkânsızlığını iddia etmektedirler.<br />
<br />
Benzeri iddialar gibi böyle bir iddianın da mesnetsizliği ve tutarsızlığı ortadadır. Bir defa, hadisin İslâm dinindeki yeri ve Müslüman'ın hayatındaki ehemmiyeti çok büyüktür. Sahabe-i kiram hazerâtı (aleyhimürrahmetü ve'r-rıdvan) her zaman bunun şuurundaydı. Dünya ve ukbâ saadetini O'nun söz ve davranışlarının deşifre edilip hayata geçirilmesinde gören sahabi-nâm kudsîler topluluğu, O zâtın mübarek dudaklarından dökülecek her incinin en harîs talibiydiler. Bu itibarla da O'nun mübarek sözlerinin, fiil ve takrîrlerinin bir tekini bile kaçırmıyor, belliyor, müzakere ediyor ve hafızalarına nakşettikten sonra hayatlarına düstur ediniyorlardı.<br />
<br />
Onlar, tam yirmi üç yıl aralarında kalan Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) her hareketini yakından takip ediyor, O'nu hayatlarının her safhasında, her faslında, her dönemecinde aynen taklit ediyorlardı. O da, hayatları ve ukbâları için her şeyi, hem onlara hem de kıyamete kadar gelecek bütün mü'minlere, anlayacakları şekilde ve bir bir anlatıyordu. Ebû Zeyd Amr b. Ahtab'ın ifadesiyle:<br />
<br />
"Bazen, sabah namazını kıldırıp minbere çıkıyor ve öğleye kadar konuşuyordu. Öğle ezanı okununca, minberden inip öğle namazını kıldırıyor, tekrar minbere çıkıyor ve ikindi vaktine kadar konuşuyordu. İkindi ezanı okununca, inip ikindi namazını kıldırıyor; ardından tekrar minbere çıkıyor ve akşama kadar konuşuyordu. O, bütün bu konuşmalarında, kâinatın var edildiği andan kıyamete, ondan haşr ü neşrin meydana geleceği âna, ondan da Cennet ve Cehennem'in sergileneceği, teşhir edileceği âna kadar gelip geçen ve ileride meydana gelecek olan her şeyi şerhediyor ve gözler önüne seriyordu." (Müslim, fiten 25; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/341; Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebîr, 17/28)<br />
<br />
Ve bir mânâda 23 yıl O'nunla beraber bulunan sahabe, bütün bunları belliyor ve yine O'nun ifadesiyle, bunlara âdeta "dişleriyle tutunuyordu." Sahabenin önünde namaz kıldırıyor, sonra dönüp, "Beni nasıl kılıyor görüyorsanız, siz de öyle kılın." (Buhârî, ezan 18; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/53) buyuruyordu. Ashabının önünde haccediyor ve, "Menâsikinizi benden alın." buyuruyordu. (Nesâî, menâsik 220; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/318)<br />
<br />
Hatırası bile ipeklere sarılıp saklanırsa...<br />
<br />
Bu durumda, elbette sahabe, O'nun her adımını, her sözünü takip edip belleyecek, hıfzedip hayatına hayat yapacak ve tabiî ki onları aynı zamanda gelecek nesillere de nakledecekti. Çünkü onlar, Allah Resûlü'ne çok bağlıydılar. O'nun her söz ve davranışının, Cennet'e açılan birer kapı olduğuna inanıyor -Biz de yürekten onun öyle olduğunu kabul ediyoruz- O'nu içten seviyor ve değil hadisini, saçının, sakalının mübarek bir telini bile kapıp kaçırıyor ve muhafaza mevzuunda âdeta birbirleriyle yarış ediyorlardı. O'ndan intikal eden her şey mübarek bir hatıra ve sonsuzdan gelmiş bir emanet gibi telakki ediliyordu.<br />
<br />
Ben şahsen, gözümde büyüttüğüm bazı zatların benimle alâkalı, iltifatkâr veya ırgalayıcı sözlerini, terğîb ve terhîbe dair ifadelerini hiç unutmamış ve değirmen taşları gibi beni defaatle aralarında öğüten hâdiselere rağmen, onları hafızamda hep muhafaza etmişimdir. İhtimal, her Müslüman için de durum aynıdır.<br />
<br />
Şimdi, her bir mü'min, gözünde büyüttüğü zatların, hem de Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) kapısının ancak kıtmîri olabilecek zatların, kendisiyle alâkalı sözlerini unutmaz ve hele onlardan kalan bazı hatıraları mukaddes birer emanet gibi ipeklere sarıp saklarsa, kendilerini birden vahşetten medeniyete, cehaletten insanların mürebbileri olmaya çıkaran Allah Resûlü'nün, her biri birer lâl ü güher olan sözlerini, davranışlarını hem de sahabe gibi temiz ve mert fıtratların unutmalarına imkân var mıdır? Yoktur ve unutmadılar da.<br />
<br />
Siz, Ramazanlarda lihye-i saadeti (Efendimiz'in mübarek sakalları) görmek için camilere koşuşur, tabir caizse, kıran kırana mücadele verirsiniz; O'nu bu kadar yakından tanıyanların, O'nun hatıralarına hürmetsizlik edeceklerine nasıl ihtimal verebilirsiniz?<br />
<br />
Enes, O'ndan kalan mestleri göğsüne bastırırken, biri kapıverir diye ödü kopuyordu. Şam'da, Mü'minlerin Emîri Muaviye'nin, birisinde Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait bir cübbe bulunduğunu duyunca o cübbeyi almak için o kişinin ağırlığınca altın teklif etmesi tabiî değil miydi? O'nun matarasını bile senelerce muhafaza ettiler. Oku, yayı ve daha bazı hatıraları bugün hâlâ Topkapı Sarayı'nda gözlerimize neş'e ve sevinç saçıyor. Yavuz, getirip Topkapı Sarayı'na yerleştirdiği o mukaddes emanetlerin başında, bir lâhza ara vermeden gece gündüz Kur'ân okuttu ve bu müstahsen âdet bugün hâlâ devam ediyor. Yedi değil, belki yetmiş düvele hükmeden ve üç kıt'ada hükümran olan Devlet-i Osmaniye'nin sultanı, Sultan Ahmed, O'nun mübarek ayağının bastığı çamur kalıbını tacına sorguç yapmayı düşünüyor ve, "N'ola tâcım gibi başımda gezdirsem kadem-i pâkini" diyerek tebcilde bulunuyordu.<br />
<br />
Şimdi, asırlarca sonra gelenler O'nun mübarek hatıralarına böyle saygı gösterir de, O'nunla birlikte yaşamış sahabe-i kiram, O'na hiç hürmetsizlik eder mi? Asla! Kaldı ki, hatıra dediğimiz şeylerden hiçbirinin, mü'minin hayatı noktasında sünnetin bir meselesine denk olamayacağı açıktır. O'nun hatıraları böyle korunur ve temcid edilirken, hadisleri, sünneti elbette daha bir dikkatle korunacaktı ve öyle de oldu.<br />
<br />
Hazreti Ömer'in Hassasiyeti<br />
<br />
Ahmed İbn Hanbel naklediyor: Hz. Ömer Efendimiz (radıyallâhu anh), cuma namazına giderken, Hz. Abbas'ın evinin duvarının dibinden geçiyordu ki, o esnada, damdaki suyu savan oluktan iki damla kan Hz. Ömer'in cübbesine damladı. Emîrü'l-mü'minînin canı sıkıldı ve, "Kim bu damın üstünde hayvan boğazlıyor da, kanı oluktan aşağı damlayıp, üstümü kirletiyor!" diye, elinin ucuyla dokunup, oluğu aşağı düşürdü. Sonra da cübbesini değiştirip mescide geldi.. hutbesini irad buyurdu.. ardından, gördüğü yanlışlıklar mevzuunda her zaman yaptığı gibi, cemaati ikaz sadedinde: "Cemaat, yanlış şeyler yapıyorsunuz. Gelirken, falan duvarın dibinden geçiyordum. Bir oluktan üzerime kan damladı; ben de elimin tersiyle itip, o oluğu düşürdüm." dedi. Onun sözü henüz bitmişti ki, Hz. Abbas, beyninden vurulmuş gibi yerinden fırladı ve, "Yâ Ömer, sen ne yaptın? Ben bu gözlerimle gördüm; o oluğu oraya bizzat Resûl-i Ekrem kendi elleriyle koymuştu." dedi ve durdu.<br />
<br />
Bu sözler Ömer'in ayaklarının bağını çözmeye yetmişti.. develerin boynunu büküp altına alan koca Ömer, minbere yıkılıverdi ve Hz. Abbas'a (radıyallâhu anh) and verdirdi:<br />
<br />
"Vallahi, ben başımı o duvarın dibine koyacağım. Sen de, ayağınla başımın şurasına basacak ve çıkıp, elinle o oluğu yerine koyacaksın. Koyacağın âna kadar da başımı yerden kaldırmayacağım!"<br />
<br />
... Ve gittiler.. dev halife, cihanın başına taç o mübarek başını Hz. Abbas'ın ayaklarının altına koydu; bir tarafta Allah Resûlü'nün koyduğu oluk, diğer tarafta, en yakın arkadaşı, Mü'minlerin Emîri, Halife-i Rûy-i Zemin, mülhemûndan büyük bir velinin başına basma arasında kalan Hz. Abbas. Bastı halifenin başına ve Allah Resûlü'nden geriye kalan oluğu yerine koydu. (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/210; İbnü'l-Cevzî, Sıfatü's-safve, 1/285)<br />
<br />
Evet, O'ndan kalan en küçük hatıraya bile bu denli duyarlı, bu denli titiz olan bir cemaatin ve bu denli uyanık bir neslin, O'nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadislerine gözlerini kapaması herhâlde düşünülemez. Çünkü hadis, din demektir; hayat demektir; Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakikati, sufîlerin ifadesiyle "Hakikat-i Ahmediye" ve bizim de "dünya-ukbâ saadet köprümüz" demektir. Bu konuya inşaallah önümüzdeki hafta da devam edeceğiz.<br />
<br />
ÖZETLE<br />
<br />
1- Dünya ve ukbâ saadetini Efendimiz'in söz ve davranışlarının deşifre edilip hayata geçirilmesinde gören sahabi-nâm kudsîler topluluğu, O zâtın mübarek dudaklarından dökülecek her incinin en harîs talibiydiler.<br />
<br />
2- Sahabe, Efendimiz'in değil hadisini, saçının, sakalının mübarek bir telini bile kapıp kaçırıyor ve muhafaza mevzuunda âdeta birbirleriyle yarış ediyorlardı. O'ndan intikal eden her şey sonsuzdan gelmiş bir emanet telakki ediliyordu.<br />
<br />
3- Hatıra dediğimiz şeylerden hiçbiri, mü'minin hayatı noktasında sünnetin herhangi bir meselesine denk değildir. O'nun hatıraları bile böyle titizlikle korunurken, sünneti elbette daha bir dikkatle korunacaktı ve öyle de oldu.ZAMAN]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[5 HDTV efsanesi]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5301</link>
			<pubDate>Fri, 29 Jan 2010 11:32:15 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5301</guid>
			<description><![CDATA[HDTV hakkında ne kadar bilginiz var? Elektronik mağazada dolaşan insanlar neden yanlış bilgilendirilmiş oluyorlar. HDTV alışverişine gitmeden önce gerçekten tüm özellikleri okumaya ihtiyacınız var mı? Öğrenmeniz gereken en önemli şeyler neler?<br />
<br />
Howstuffworks.com isimli sitede yer alan habere göre, işte HDTV hakkında doğru bilinen yanlışlar;<br />
<br />
1. Daha büyük ekran ve daha yüksek çözünürlük her zaman HDTV için iyidir: Daha büyük rakamlar her zaman görüntüyü daha iyi yapmaz. Aynı çözünürlüğe sahip iki televizyona aynı uzaklıktan bakarsanız, daha geniş görüntü daha küçük olana göre daha keskin değildir. DVD ya da dijital kablo üzerindeki HDTV yayınları için, dijital sinyal ölçeklendirilebilir. Eğer analog sinyal alıyorsanız, bir kanalı ya da gösteriyi orijinal dijital kalitesinde izleyemezsiniz. <br />
<br />
2. HTDV için HDMI kabloları gerekiyor: Satıcılar HDTV ile birlikte satın almanız gerekenler listesine çok pahalı olan HDMI kabloları da ekler. Eğer gerçekten HDTV için bu kablolara ihtiyacınız varsa satın alın. <br />
<br />
Yüksek çözünürlüklü Multimedya arayüzü (HDMI), cihazlar arasında dijital ses ve görüntüyü gönderen standarttır. Panasonic, Sony and Toshiba gibi ev sinema sisteminde HDMI standarttır. 2008 yılında 800'den fazla üretici standartlaşma kararı aldı ve 229 milyon HDMI içeren cihazları piyasaya sundu. Bu listede HDTV'ler, BlueRay oynatıcılar, kişisel bilgisayarlar, oyun konsolları ve dijital video kameralar var. Kısaca, HDTV'niz için HDMI kablo almanız zorunlu değil, ancak HD video izlediğinizde diğer bağlantı teknolojilerinden daha iyi kalite sunacaktır. <br />
<br />
3. HDTV satın alarak, otomatik olarak HD televizyon sahibi oluyorsunuz: Oturma odanız için HDTV satın aldığınızda tüm televizyon görüntülerinde HDTV kalitesine sahip olduğunuz anlamına gelmiyor. Kontrol etmeniz gereken iki konu var: aldığınız sinyalin türü ve bu sinyali televizyonuza nasıl geldiğidir. <br />
<br />
Öncelikle, orijinal videonun yüksek çözünürlükte olduğundan emin olun. Bazı kanallar dijital yayın sunduklarını söylerler. Fakat, bu konuda uyanık olun. Bİrçok HDTV kanalı HDTV broadcast'e sahiptir. Ancak, aynı standart çözünürlükte gösteriyor. Blu-ray oynatıcılar aynı zamanda yüksek çözünürlüklü videolar sunuyor. <br />
<br />
İkincisi, dijital sinyal gibi aldığiniz videoyu da kontrol edin. Bu blu-ray oynatıcılar için otomatiktir. Broadcast televizyon için bu dijital anten, dijital kablolu televizyon ya da dijital uydulu televizyon kullanma anlamına geliyor. <br />
<br />
Son ekstra adım ise, DVI ya da HDMI gibi dijital bağlantı kullanmak. Eğer analog bağlantı kullanırsanız kalitedeki iyileşmeyi farkedebilir ya da farketmeyebilirsiniz. <br />
<br />
4. Tüm düz panel televizyonlar HDTV'dir: HDTV sadece düz panel değildir. Düz panel televizyonlar ince-profil ekrana sahiptir ve birçok plazma ya da LCD televizyonda aynı şekildedir. Bu düz panel teknolojilerin her biri daha yüksek çözünürlüklü görüntü sağlıyor. Ancak, bu düz panellerin hepsinin HDTV olduğu anlamına gelmiyor. HDTV'lerde uygun ekran ölçüleri gerekiyor. Örneğin, Amerika 16/9 oranını kullanıyor. <br />
<br />
5. DTV, HDTV'dir: Hiçbir zaman dijital göstergeli televizyonunuz ya da dijital kablonuz veya uydu televizyonunuz olmadıysa, muhtemelen hiçbir fark göremezsiniz. Fakat, DTV, HDTV ile aynı şey değildir. Dijital televizyon HDTV desteklerken, tüm kanallar yüksek çözünürlükte yayın yapmıyor ya da tüm programlar HD olarak üretilmiyor.<br />
alıntı]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[HDTV hakkında ne kadar bilginiz var? Elektronik mağazada dolaşan insanlar neden yanlış bilgilendirilmiş oluyorlar. HDTV alışverişine gitmeden önce gerçekten tüm özellikleri okumaya ihtiyacınız var mı? Öğrenmeniz gereken en önemli şeyler neler?<br />
<br />
Howstuffworks.com isimli sitede yer alan habere göre, işte HDTV hakkında doğru bilinen yanlışlar;<br />
<br />
1. Daha büyük ekran ve daha yüksek çözünürlük her zaman HDTV için iyidir: Daha büyük rakamlar her zaman görüntüyü daha iyi yapmaz. Aynı çözünürlüğe sahip iki televizyona aynı uzaklıktan bakarsanız, daha geniş görüntü daha küçük olana göre daha keskin değildir. DVD ya da dijital kablo üzerindeki HDTV yayınları için, dijital sinyal ölçeklendirilebilir. Eğer analog sinyal alıyorsanız, bir kanalı ya da gösteriyi orijinal dijital kalitesinde izleyemezsiniz. <br />
<br />
2. HTDV için HDMI kabloları gerekiyor: Satıcılar HDTV ile birlikte satın almanız gerekenler listesine çok pahalı olan HDMI kabloları da ekler. Eğer gerçekten HDTV için bu kablolara ihtiyacınız varsa satın alın. <br />
<br />
Yüksek çözünürlüklü Multimedya arayüzü (HDMI), cihazlar arasında dijital ses ve görüntüyü gönderen standarttır. Panasonic, Sony and Toshiba gibi ev sinema sisteminde HDMI standarttır. 2008 yılında 800'den fazla üretici standartlaşma kararı aldı ve 229 milyon HDMI içeren cihazları piyasaya sundu. Bu listede HDTV'ler, BlueRay oynatıcılar, kişisel bilgisayarlar, oyun konsolları ve dijital video kameralar var. Kısaca, HDTV'niz için HDMI kablo almanız zorunlu değil, ancak HD video izlediğinizde diğer bağlantı teknolojilerinden daha iyi kalite sunacaktır. <br />
<br />
3. HDTV satın alarak, otomatik olarak HD televizyon sahibi oluyorsunuz: Oturma odanız için HDTV satın aldığınızda tüm televizyon görüntülerinde HDTV kalitesine sahip olduğunuz anlamına gelmiyor. Kontrol etmeniz gereken iki konu var: aldığınız sinyalin türü ve bu sinyali televizyonuza nasıl geldiğidir. <br />
<br />
Öncelikle, orijinal videonun yüksek çözünürlükte olduğundan emin olun. Bazı kanallar dijital yayın sunduklarını söylerler. Fakat, bu konuda uyanık olun. Bİrçok HDTV kanalı HDTV broadcast'e sahiptir. Ancak, aynı standart çözünürlükte gösteriyor. Blu-ray oynatıcılar aynı zamanda yüksek çözünürlüklü videolar sunuyor. <br />
<br />
İkincisi, dijital sinyal gibi aldığiniz videoyu da kontrol edin. Bu blu-ray oynatıcılar için otomatiktir. Broadcast televizyon için bu dijital anten, dijital kablolu televizyon ya da dijital uydulu televizyon kullanma anlamına geliyor. <br />
<br />
Son ekstra adım ise, DVI ya da HDMI gibi dijital bağlantı kullanmak. Eğer analog bağlantı kullanırsanız kalitedeki iyileşmeyi farkedebilir ya da farketmeyebilirsiniz. <br />
<br />
4. Tüm düz panel televizyonlar HDTV'dir: HDTV sadece düz panel değildir. Düz panel televizyonlar ince-profil ekrana sahiptir ve birçok plazma ya da LCD televizyonda aynı şekildedir. Bu düz panel teknolojilerin her biri daha yüksek çözünürlüklü görüntü sağlıyor. Ancak, bu düz panellerin hepsinin HDTV olduğu anlamına gelmiyor. HDTV'lerde uygun ekran ölçüleri gerekiyor. Örneğin, Amerika 16/9 oranını kullanıyor. <br />
<br />
5. DTV, HDTV'dir: Hiçbir zaman dijital göstergeli televizyonunuz ya da dijital kablonuz veya uydu televizyonunuz olmadıysa, muhtemelen hiçbir fark göremezsiniz. Fakat, DTV, HDTV ile aynı şey değildir. Dijital televizyon HDTV desteklerken, tüm kanallar yüksek çözünürlükte yayın yapmıyor ya da tüm programlar HD olarak üretilmiyor.<br />
alıntı]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Allah'ı seven, Peygamber'e itaat eder.]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5300</link>
			<pubDate>Fri, 29 Jan 2010 08:24:53 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5300</guid>
			<description><![CDATA[Sünnet, hayatımızın hayatı ve ruhumuz içre de bir ruhtur. Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyan da sünneti desteklemekte, desteklemekten de öte, onun İslâm'daki esaslı ve vazgeçilmez yerini tesbit ve tasrih buyurmaktadır. İşte, bu tesbit ve tasrihle alâkalı âyetler: <br />
<br />
1. Kur'ân-ı Kerim'de birkaç yerde, birbirinin aynı veya çok az değişiği lafızlarla şöyle buyrulur: "O (Allah) ki, ümmîler içinde kendilerinden bir Resûl ba's buyurdu. (O Resûl), onlara Allah'ın âyetlerini okuyor, onları temizliyor ve onlara kitabı ve hikmeti öğretiyor..." Cuma sûresi, 62/2. <br />
<br />
Hemen hemen büyük çoğunluğu itibarıyla muhaddisîn ve müfessirîn-i kiram, âyette geçen 'hikmet' kelimesinden 'sünnet'i anlamışlardır. Çünkü mucize olan Kur'ân-ı Kerim'in içinde gelişigüzel sıkıştırılmış kelimeler, maksada kapalı ifadeler ve gereksiz itnab, yani yok yere kelime dökme ve sözü uzatma olamayacağından, söz konusu âyet-i kerimede, hikmetten kasıt, kitap veya kitabın bir kısmı olamaz; zira o zaman, hikmet, kitap üzerine atıf yapılmazdı. Evet, burada kitaptan maksat, çok âyetlerde de geçtiği üzere Kur'ân-ı Kerim'dir. Hikmet ise kitabın icmâlini tafsîl, mübhemini tefsîr, umumî olanını tahsîs ve mutlakını takyîd bâbında, Allah Resûlü'nden şerefsüdûr olan sünnet-i seniyyedir. <br />
<br />
2. Bir başka âyet-i kerimede, Allah (celle celâluhu), peygamberlerini onlara itaat edilsin diye gönderdiğini ifade buyurur: "Biz gönderdiğimiz her peygamberi, başka değil, ancak -Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesi için gönderdik." (Nisâ Sûresi, 4/64) <br />
<br />
Allah, kendisine itaat edilsin diye peygamber gönderir. Peygambere itaat ise onun zatından dolayı değil, ferdî-içtimaî, maddî-mânevî aydınlığa vasıta ve vesile olması hasebiyle, Allah'ın memuru bulunması itibarıyladır. <br />
<br />
Evet: "Ey iman edenler! Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve O'ndan yüz çevirmeyin." (Enfâl Sûresi, 8/20) <br />
<br />
"Allah'a itaat edin; Resûl'e itaat edin." (Nisâ Sûresi, 4/59) <br />
<br />
Âyetlerde ifade olunan Allah'a itaatle, Resûlullah'a itaat aynı şeyler değildir. Allah'ın emir ve nehiylerinde Allah'a, Resûlullah'ın emir ve nehiylerinde, yani O'nun sözlerinde, fiillerinde ve takrîrlerinde de O'na itaat açıkça Kur'ân-ı Kerim'in emridir. Çünkü Allah'a itaat adına Kur'ân-ı Kerim'in ortaya koyup ve Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem); tebliğ buyurdukları emir ve nehiylerin dışında, bir de, müstakillen sünnet eksenli emirler-yasaklar, terğibler-terhibler, teşvikler-tavsiyeler var ki, bütün bunları ifade sadedinde Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem); "Şüphesiz, bana kitab ve onunla birlikte bir benzeri, bir misli verildi." (Ebû Dâvûd, sünnet 5; Ahmed b. Hanbel, El-Müsned, 4/130) buyurmaktadır. <br />
<br />
Ayrıca yukarıda misal olarak getirdiğimiz âyet-i kerimelerde, Allah'a ve Resûlü'ne ayrı ayrı itaat emredildikten sonra: "Resûlullah'tan yüz çevirmeyin!" deniliyor ki, bu da, sünnete ittiba etmemenin, hatta onu hafife almanın ve sorgulamanın bir nevi irtidat olduğunu ifham etmektedir. <br />
<br />
3. Bu mevzuyla alâkalı olarak, Kur'ân-ı Kerim'de geçen âyetlerden bazıları da şunlardır: <br />
<br />
a. "Ey iman edenler; Allah'a itaat edin, Resûl'e itaat edin ve sizden olan ulü'l-emre de (içinizden çıkan, inanç, duygu ve düşüncelerinizi paylaşan, acıda, sevinçte, kederde sizinle beraber olan büyüklerinize de) itaat edin."(Nisâ Sûresi, 4/59) <br />
<br />
Âyet, Resûlullah'tan sonra gelen emir sahiplerine ve büyüklere itaati bile emrederken, insanlık adına büyükler büyüğü, kendilerine itaat edilmesi emrolunan büyüklerin de büyüğü, melcei, mencei Resûlullah'a itaat etmemek.. Kur'ân dışında O'nun sünnetini, yani mübarek sözlerini, fiillerini kâle almamak ve O'na ayrı bir emretme, yasaklama hakkı ve salahiyetini vermemek, acaba hangi insafla telif edilir? <br />
<br />
b. "Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve nizâa düşmeyin. Aksi hâlde gevşer, zaafa dûçâr olursunuz; kuvvetiniz, nusretiniz, devletiniz gider; sabredin ha!" (Enfâl Sûresi, 8/46) <br />
<br />
Bu İlâhî beyan, Allah'a ve Resûlullah'a itaati, nusretin, kuvvetin, birliğin ve devletin kaynağı saymaktadır. Resûlullah'a itaatten uzaklaşıldığı zaman, yani imam bilinmediği veya kâle alınmadığı zaman, tıpkı namaz imamında olduğu gibi, kimin hangi kıbleye döneceği belli olmaz; o hâlde, nizâa düşmemenin yolu, Resûlullah'a itaat ve iktidadır; nitekim bir başka âyette: "Kendi aranızda nizâa düştüğünüz zaman, Allah'a ve Resûlü'ne götürün!" (Nisâ Sûresi, 4/59) buyrulmaktadır. <br />
<br />
Hakikat bu iken ve bizi birleştirecek, içtimaî vahdetimizi sağlayacak mercî O ve O'nun sünneti iken, O'nun kudsî âsârını sorgulamanın neye müncer olacağı, acaba hiç düşünülmüş müdür? <br />
<br />
c. "De ki: 'Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.'" (Âl-i İmrân Sûresi, 3/31) <br />
<br />
Allah'ı sevmek, Resûlullah'ı sevmek; Resûlullah'ı sevmek de Allah'ı sevmek demektir. Resûlullah sevilmeden Allah sevilemez ve O'nun sünnetine ittiba etmeden, Allah'ı sevme davasında bulunmak, boş bir iddiadır.<br />
<br />
ç. "Allah'ı ve ahiret gününü uman ve Allah'ı çok zikredip, Allah'la irtibatını kavî tutan ehl-i iman için, doğrusu Resûlullah misal alınacak insandır; O'nda, misal edinme adına çok güzel şeyler vardır." (Ahzâb Sûresi, 33/21) <br />
<br />
Değişik yönlere giden yollarda istikameti bulabilmek ve sırat-ı müstakîmde istikamet üzere yürüyebilmek için, istikameti temsil eden insana ittiba etmek, O'nun sünnetine uymak, yapılması gerekli olan biricik iştir.ZAMAN]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Sünnet, hayatımızın hayatı ve ruhumuz içre de bir ruhtur. Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyan da sünneti desteklemekte, desteklemekten de öte, onun İslâm'daki esaslı ve vazgeçilmez yerini tesbit ve tasrih buyurmaktadır. İşte, bu tesbit ve tasrihle alâkalı âyetler: <br />
<br />
1. Kur'ân-ı Kerim'de birkaç yerde, birbirinin aynı veya çok az değişiği lafızlarla şöyle buyrulur: "O (Allah) ki, ümmîler içinde kendilerinden bir Resûl ba's buyurdu. (O Resûl), onlara Allah'ın âyetlerini okuyor, onları temizliyor ve onlara kitabı ve hikmeti öğretiyor..." Cuma sûresi, 62/2. <br />
<br />
Hemen hemen büyük çoğunluğu itibarıyla muhaddisîn ve müfessirîn-i kiram, âyette geçen 'hikmet' kelimesinden 'sünnet'i anlamışlardır. Çünkü mucize olan Kur'ân-ı Kerim'in içinde gelişigüzel sıkıştırılmış kelimeler, maksada kapalı ifadeler ve gereksiz itnab, yani yok yere kelime dökme ve sözü uzatma olamayacağından, söz konusu âyet-i kerimede, hikmetten kasıt, kitap veya kitabın bir kısmı olamaz; zira o zaman, hikmet, kitap üzerine atıf yapılmazdı. Evet, burada kitaptan maksat, çok âyetlerde de geçtiği üzere Kur'ân-ı Kerim'dir. Hikmet ise kitabın icmâlini tafsîl, mübhemini tefsîr, umumî olanını tahsîs ve mutlakını takyîd bâbında, Allah Resûlü'nden şerefsüdûr olan sünnet-i seniyyedir. <br />
<br />
2. Bir başka âyet-i kerimede, Allah (celle celâluhu), peygamberlerini onlara itaat edilsin diye gönderdiğini ifade buyurur: "Biz gönderdiğimiz her peygamberi, başka değil, ancak -Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesi için gönderdik." (Nisâ Sûresi, 4/64) <br />
<br />
Allah, kendisine itaat edilsin diye peygamber gönderir. Peygambere itaat ise onun zatından dolayı değil, ferdî-içtimaî, maddî-mânevî aydınlığa vasıta ve vesile olması hasebiyle, Allah'ın memuru bulunması itibarıyladır. <br />
<br />
Evet: "Ey iman edenler! Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve O'ndan yüz çevirmeyin." (Enfâl Sûresi, 8/20) <br />
<br />
"Allah'a itaat edin; Resûl'e itaat edin." (Nisâ Sûresi, 4/59) <br />
<br />
Âyetlerde ifade olunan Allah'a itaatle, Resûlullah'a itaat aynı şeyler değildir. Allah'ın emir ve nehiylerinde Allah'a, Resûlullah'ın emir ve nehiylerinde, yani O'nun sözlerinde, fiillerinde ve takrîrlerinde de O'na itaat açıkça Kur'ân-ı Kerim'in emridir. Çünkü Allah'a itaat adına Kur'ân-ı Kerim'in ortaya koyup ve Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem); tebliğ buyurdukları emir ve nehiylerin dışında, bir de, müstakillen sünnet eksenli emirler-yasaklar, terğibler-terhibler, teşvikler-tavsiyeler var ki, bütün bunları ifade sadedinde Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem); "Şüphesiz, bana kitab ve onunla birlikte bir benzeri, bir misli verildi." (Ebû Dâvûd, sünnet 5; Ahmed b. Hanbel, El-Müsned, 4/130) buyurmaktadır. <br />
<br />
Ayrıca yukarıda misal olarak getirdiğimiz âyet-i kerimelerde, Allah'a ve Resûlü'ne ayrı ayrı itaat emredildikten sonra: "Resûlullah'tan yüz çevirmeyin!" deniliyor ki, bu da, sünnete ittiba etmemenin, hatta onu hafife almanın ve sorgulamanın bir nevi irtidat olduğunu ifham etmektedir. <br />
<br />
3. Bu mevzuyla alâkalı olarak, Kur'ân-ı Kerim'de geçen âyetlerden bazıları da şunlardır: <br />
<br />
a. "Ey iman edenler; Allah'a itaat edin, Resûl'e itaat edin ve sizden olan ulü'l-emre de (içinizden çıkan, inanç, duygu ve düşüncelerinizi paylaşan, acıda, sevinçte, kederde sizinle beraber olan büyüklerinize de) itaat edin."(Nisâ Sûresi, 4/59) <br />
<br />
Âyet, Resûlullah'tan sonra gelen emir sahiplerine ve büyüklere itaati bile emrederken, insanlık adına büyükler büyüğü, kendilerine itaat edilmesi emrolunan büyüklerin de büyüğü, melcei, mencei Resûlullah'a itaat etmemek.. Kur'ân dışında O'nun sünnetini, yani mübarek sözlerini, fiillerini kâle almamak ve O'na ayrı bir emretme, yasaklama hakkı ve salahiyetini vermemek, acaba hangi insafla telif edilir? <br />
<br />
b. "Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve nizâa düşmeyin. Aksi hâlde gevşer, zaafa dûçâr olursunuz; kuvvetiniz, nusretiniz, devletiniz gider; sabredin ha!" (Enfâl Sûresi, 8/46) <br />
<br />
Bu İlâhî beyan, Allah'a ve Resûlullah'a itaati, nusretin, kuvvetin, birliğin ve devletin kaynağı saymaktadır. Resûlullah'a itaatten uzaklaşıldığı zaman, yani imam bilinmediği veya kâle alınmadığı zaman, tıpkı namaz imamında olduğu gibi, kimin hangi kıbleye döneceği belli olmaz; o hâlde, nizâa düşmemenin yolu, Resûlullah'a itaat ve iktidadır; nitekim bir başka âyette: "Kendi aranızda nizâa düştüğünüz zaman, Allah'a ve Resûlü'ne götürün!" (Nisâ Sûresi, 4/59) buyrulmaktadır. <br />
<br />
Hakikat bu iken ve bizi birleştirecek, içtimaî vahdetimizi sağlayacak mercî O ve O'nun sünneti iken, O'nun kudsî âsârını sorgulamanın neye müncer olacağı, acaba hiç düşünülmüş müdür? <br />
<br />
c. "De ki: 'Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.'" (Âl-i İmrân Sûresi, 3/31) <br />
<br />
Allah'ı sevmek, Resûlullah'ı sevmek; Resûlullah'ı sevmek de Allah'ı sevmek demektir. Resûlullah sevilmeden Allah sevilemez ve O'nun sünnetine ittiba etmeden, Allah'ı sevme davasında bulunmak, boş bir iddiadır.<br />
<br />
ç. "Allah'ı ve ahiret gününü uman ve Allah'ı çok zikredip, Allah'la irtibatını kavî tutan ehl-i iman için, doğrusu Resûlullah misal alınacak insandır; O'nda, misal edinme adına çok güzel şeyler vardır." (Ahzâb Sûresi, 33/21) <br />
<br />
Değişik yönlere giden yollarda istikameti bulabilmek ve sırat-ı müstakîmde istikamet üzere yürüyebilmek için, istikameti temsil eden insana ittiba etmek, O'nun sünnetine uymak, yapılması gerekli olan biricik iştir.ZAMAN]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Gizli güçlerinizi uyandırın]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5241</link>
			<pubDate>Fri, 22 Jan 2010 18:33:58 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5241</guid>
			<description><![CDATA[Her türlü hastalığın kaynağı huzursuzluktur.<br />
<br />
Tedirgin edici duygular ve endişelerin yarattığı gerilimle yaşayan insan, "Ne olur, bir parça sakin kalabilsem!" dediği halde bunun için ne yapacağını bilemez. Aslında basit bir kaç adımla sakinleşmek hiç de zor değil. <br />
<br />
<br />
Nefesinizi dinleyin:<br />
<br />
Nefesinizin sesine konsantre olduğunuzda, soluk alıp verdiğinizi gerçekten duyduğunuzda, kendinizi son derece huzurlu hissedeceksiniz. Bunun için derin soluk alın. Ve bir çiçeği kokladığınızı hayal ederek nefesi içinize çekin.<br />
<br />
Vakti gelince endişelenin:<br />
<br />
Endişelerin çoğu gelecekle ilgilidir. Birçoğu asla gerçekleşmeyecek olayların etrafında dönüp durur. Bu nedenle yaşadığınız zamana konsantre olun. Böylece &#8220;gelecek&#8221;, kendi başının çaresine bakacaktır.<br />
<br />
Nane için:<br />
<br />
Eğer daha uyarıcı olan kahve veya siyah çay içmeyi tercih ediyorsanız, sakinleşmeyi unutun, boşa harcanan zaman demektir. Ya da nane çayı gibi bitkisel çayları tercih ederek sakinleşmeye yardımcı olun.<br />
<br />
Hassas ayakkabılar giyin:<br />
<br />
Herhangi bir refleksolojist size gerçek rahatlamanın ayaklardan başladığını söyleyecektir. Açıkça görülüyor ki, rahat ayakkabılar giymek, hiç ayakkabı giymemiş olmak kadar rahatlatıcıdır.<br />
<br />
Her şeyin içinde en iyiyi arayın:<br />
<br />
İnsanlarda ve olaylarda en iyiyi aramayı alışkanlık haline getirin. Bu basit yaklaşımın sizi sakinliğe götürecek iyimserlik ve pozitiflik yarattığını anlayacaksınız.<br />
<br />
Tara ve tarat:<br />
<br />
Birinin saçlarını taramak için vakit ayırın. Daha iyisi, kendi saçlarınızı tarayın veya başkasına taratın. Yavaşça, metotlu ve  uzunca. (Taramak birkaç sakinleştirici akupresür noktaya temas ederek mesaj etkisi yaratır ve tekrarlanması daha çok işe yarar.)<br />
<br />
İnsan olduğunuzu düşünün:<br />
<br />
Kusursuz ve mükemmel olmayı başkalarına bırakın. Ne olduğunuzu, kim olduğunuzu düşünün ve bulunduğunuz halden mutlu olun, sonuç olarak daha rahat olacaksınız.<br />
<br />
Çocukları izleyin ve ders alın:<br />
<br />
Çocuklardan sakinlik (huzur!) dersi alın: Onların her anlarını, nasıl sadece ve sadece o anın zevki için yaşadıklarını seyredin. Kendinizin de böyle olabileceğinizi düşünün.<br />
<br />
Sakin düşünün:<br />
<br />
Sakin düşüncelere sahip olun. Sakin manzaralar hayal edin, sakin sesleri anımsayın ve ne hissedeceksiniz tahmin edin, bakalım. En iyisi tahminle vakit geçirmeyip hemen uygulamaya başlamak. En iyisi de bir deniz kenarında engin suları seyretmek. Denizin olmadığı yerde gökyüzünün derinliklerine bakabilirsiniz.<br />
<br />
Portakal çiçeği spreyleyin:<br />
<br />
Bir bardak maden suyuna 3 damla portakal çiçeği yağı ekleyin ve rahatlama ihtiyacı hissettiğinizde etrafa bir sprey ile sıkın.<br />
<br />
Beyaz giyinin:<br />
<br />
Giydiğiniz giysilerin nasıl hissettiğiniz yönünde ciddi etkileri vardır. Bedeninizi sıkmayan rahat giysiler, doğal kumaşlar ve açık renkler hep sakinleştirir. Bu yüzden yogiler hep beyaz giyerler. Sahip olmak ile yaşamak arasındaki farkı tanıyın. <br />
<br />
Bebek gibi uyuyun:<br />
<br />
Uykunuzu engelleyen her şey kahve, kola, alkol sakin olabilme yeteneğinizi engeller. Bunları içmek yerine ihtiyacınız olduğu kadar uyuyabilmek için gereken ne ise onu yapın.<br />
<br />
Gülümseyin:<br />
<br />
Gülümsemek yüzünüzdeki başlıca bütün kasları gevşetir. Aynı zamanda kendinizi iyi hissetmenize yardımcı olacak müthiş bir etki yaratır.<br />
<br />
Daha az nefes alın:<br />
<br />
Oldukça rahatlamış bir insan dakikada sadece 5&#8211;8 defa nefes alır. Nefesinizi bu kadar düşürdüğünüzde çabucak rahatlayıp gevşeyeceksiniz.<br />
<br />
Güzellik saçın:<br />
<br />
Hayatta nereye giderseniz gidin, ne yaparsanız yapın, bir parça güzellik katmak için gayret edin veya zaten var olan güzelliği geliştirin.<br />
<br />
Biraz gözyaşı dökün:<br />
<br />
Ağlamanın hem duygusal, hem de fiziksel rahatlatıcı bir yanı vardır.<br />
<br />
Günbatımını hayal edin:<br />
<br />
Günbatımları bazen hüzünlü olmalarına rağmen her zaman huzurludurlar. Ve pembe olanları daha da huzur yüklüdür. Cumartesi olduğunu hayal edin.<br />
<br />
Değişin:<br />
<br />
Gergin durumlarla başa çıkmanın iki yolu vardır, ya onları değiştirirsiniz ya da onlara bakış açınızı değiştirirsiniz. Bakış açınızı değiştirmek daha zordur, fakat kişiyi aydınlatır.<br />
<br />
Kol saatinizi satın:<br />
<br />
İşte, en çarpıcı sakinleştirici. Hiç saatinizi çıkarttığınız zaman ne kadar sakinleştiğinize dikkat ettiniz mi? Zaman zaman saatinizi çıkartın ve zamanın baskılarından kurtulun.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Her türlü hastalığın kaynağı huzursuzluktur.<br />
<br />
Tedirgin edici duygular ve endişelerin yarattığı gerilimle yaşayan insan, "Ne olur, bir parça sakin kalabilsem!" dediği halde bunun için ne yapacağını bilemez. Aslında basit bir kaç adımla sakinleşmek hiç de zor değil. <br />
<br />
<br />
Nefesinizi dinleyin:<br />
<br />
Nefesinizin sesine konsantre olduğunuzda, soluk alıp verdiğinizi gerçekten duyduğunuzda, kendinizi son derece huzurlu hissedeceksiniz. Bunun için derin soluk alın. Ve bir çiçeği kokladığınızı hayal ederek nefesi içinize çekin.<br />
<br />
Vakti gelince endişelenin:<br />
<br />
Endişelerin çoğu gelecekle ilgilidir. Birçoğu asla gerçekleşmeyecek olayların etrafında dönüp durur. Bu nedenle yaşadığınız zamana konsantre olun. Böylece &#8220;gelecek&#8221;, kendi başının çaresine bakacaktır.<br />
<br />
Nane için:<br />
<br />
Eğer daha uyarıcı olan kahve veya siyah çay içmeyi tercih ediyorsanız, sakinleşmeyi unutun, boşa harcanan zaman demektir. Ya da nane çayı gibi bitkisel çayları tercih ederek sakinleşmeye yardımcı olun.<br />
<br />
Hassas ayakkabılar giyin:<br />
<br />
Herhangi bir refleksolojist size gerçek rahatlamanın ayaklardan başladığını söyleyecektir. Açıkça görülüyor ki, rahat ayakkabılar giymek, hiç ayakkabı giymemiş olmak kadar rahatlatıcıdır.<br />
<br />
Her şeyin içinde en iyiyi arayın:<br />
<br />
İnsanlarda ve olaylarda en iyiyi aramayı alışkanlık haline getirin. Bu basit yaklaşımın sizi sakinliğe götürecek iyimserlik ve pozitiflik yarattığını anlayacaksınız.<br />
<br />
Tara ve tarat:<br />
<br />
Birinin saçlarını taramak için vakit ayırın. Daha iyisi, kendi saçlarınızı tarayın veya başkasına taratın. Yavaşça, metotlu ve  uzunca. (Taramak birkaç sakinleştirici akupresür noktaya temas ederek mesaj etkisi yaratır ve tekrarlanması daha çok işe yarar.)<br />
<br />
İnsan olduğunuzu düşünün:<br />
<br />
Kusursuz ve mükemmel olmayı başkalarına bırakın. Ne olduğunuzu, kim olduğunuzu düşünün ve bulunduğunuz halden mutlu olun, sonuç olarak daha rahat olacaksınız.<br />
<br />
Çocukları izleyin ve ders alın:<br />
<br />
Çocuklardan sakinlik (huzur!) dersi alın: Onların her anlarını, nasıl sadece ve sadece o anın zevki için yaşadıklarını seyredin. Kendinizin de böyle olabileceğinizi düşünün.<br />
<br />
Sakin düşünün:<br />
<br />
Sakin düşüncelere sahip olun. Sakin manzaralar hayal edin, sakin sesleri anımsayın ve ne hissedeceksiniz tahmin edin, bakalım. En iyisi tahminle vakit geçirmeyip hemen uygulamaya başlamak. En iyisi de bir deniz kenarında engin suları seyretmek. Denizin olmadığı yerde gökyüzünün derinliklerine bakabilirsiniz.<br />
<br />
Portakal çiçeği spreyleyin:<br />
<br />
Bir bardak maden suyuna 3 damla portakal çiçeği yağı ekleyin ve rahatlama ihtiyacı hissettiğinizde etrafa bir sprey ile sıkın.<br />
<br />
Beyaz giyinin:<br />
<br />
Giydiğiniz giysilerin nasıl hissettiğiniz yönünde ciddi etkileri vardır. Bedeninizi sıkmayan rahat giysiler, doğal kumaşlar ve açık renkler hep sakinleştirir. Bu yüzden yogiler hep beyaz giyerler. Sahip olmak ile yaşamak arasındaki farkı tanıyın. <br />
<br />
Bebek gibi uyuyun:<br />
<br />
Uykunuzu engelleyen her şey kahve, kola, alkol sakin olabilme yeteneğinizi engeller. Bunları içmek yerine ihtiyacınız olduğu kadar uyuyabilmek için gereken ne ise onu yapın.<br />
<br />
Gülümseyin:<br />
<br />
Gülümsemek yüzünüzdeki başlıca bütün kasları gevşetir. Aynı zamanda kendinizi iyi hissetmenize yardımcı olacak müthiş bir etki yaratır.<br />
<br />
Daha az nefes alın:<br />
<br />
Oldukça rahatlamış bir insan dakikada sadece 5&#8211;8 defa nefes alır. Nefesinizi bu kadar düşürdüğünüzde çabucak rahatlayıp gevşeyeceksiniz.<br />
<br />
Güzellik saçın:<br />
<br />
Hayatta nereye giderseniz gidin, ne yaparsanız yapın, bir parça güzellik katmak için gayret edin veya zaten var olan güzelliği geliştirin.<br />
<br />
Biraz gözyaşı dökün:<br />
<br />
Ağlamanın hem duygusal, hem de fiziksel rahatlatıcı bir yanı vardır.<br />
<br />
Günbatımını hayal edin:<br />
<br />
Günbatımları bazen hüzünlü olmalarına rağmen her zaman huzurludurlar. Ve pembe olanları daha da huzur yüklüdür. Cumartesi olduğunu hayal edin.<br />
<br />
Değişin:<br />
<br />
Gergin durumlarla başa çıkmanın iki yolu vardır, ya onları değiştirirsiniz ya da onlara bakış açınızı değiştirirsiniz. Bakış açınızı değiştirmek daha zordur, fakat kişiyi aydınlatır.<br />
<br />
Kol saatinizi satın:<br />
<br />
İşte, en çarpıcı sakinleştirici. Hiç saatinizi çıkarttığınız zaman ne kadar sakinleştiğinize dikkat ettiniz mi? Zaman zaman saatinizi çıkartın ve zamanın baskılarından kurtulun.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Beyaz saçlar mü'minin nurudur.]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5231</link>
			<pubDate>Fri, 15 Jan 2010 14:25:24 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5231</guid>
			<description><![CDATA[Habîb-i Edîb Efendimiz "Allah, gençliğini Hakk'a itaat yoluna bağlayan ve gayr-i meşrû şehvet peşinde olmayan genci pek beğenir." buyurmuştur. Ardından da bahtiyar bir gence bütün dünyevîlikleri unutturacak şu müjdeyi vermiştir: "Allah, kendini ibadete hasreden bir genci meleklerine gösterir; Kendisine has münezzehiyet ve mukaddesiyetiyle onunla iftihar eder ve ona şöyle der: Ey şehvetini Benim için bırakan genç! Ey gençliğini Bana adayan yiğit! Sen Benim nezdimde meleklerimin bazısı gibisin."<br />
<br />
Şimdi, böyle mukaddes bir hitaba mazhar olmak için canlar verilse değmez mi?!. Akıllı bir insan, günah peşinde koşarak şeytana oyuncak olacağına, rıza-yı İlahiyi tahsil edebileceği bir hayat tarzına yapışıp ebedî ve ulvî cennet zevkini geçici ve süflî lezzetlere tercih etmeli değil mi?!.<br />
<br />
Yıllar var ki, hayata gözlerini açan genç nesiller, ekseriyetle bu hakikatten habersiz yaşadılar; sürekli bir boşluktan diğerine sürüklenip durdular; ruhlarını kanatlandırabilecek sistemli düşünceden uzak, kendi iç derinliklerine yabancı ve ahiret gerçeğine karşı da duyarsız kaldılar; dolayısıyla, içlerindeki elem, ızdırap ve burkuntulardan, karamsarlık ve bedbinlikten kurtulamadı ve zayi olup gittiler. Fakat senelerce süren tersliklere rağmen, Allah'a sonsuz şükürler olsun ki, bugün milletçe hasretini çektiğimiz manevîlik ve rûhanîliğe uyanışın yüzlerce emâresini görüyoruz. Artık pek çoğu itibarıyla, gençlerin çehresinde pırıl pırıl bir hayânın nümâyân olduğunu; davranışlarında dupduru bir samimiyetin bulunduğunu ve vicdanlarında da köpük köpük heyecan kaynadığını müşahede ediyoruz.<br />
<br />
Evet, bir tarafta bu evsaftaki gençlerin, her gün ferdî planda daha bir derinleşip enginleştiklerini, toplumun sıkıntılarına çareler arayıp onların ızdıraplarını paylaştıklarını ve milletin mutluluğunu kendi fedakârlıkları üzerine bina edip binbir mahrumiyet içinde başkalarının vicdan ve ruhlarını doyurmaya çalıştıklarını hayranlıkla seyrediyor ve seviniyoruz. Fakat maalesef, diğer yanda da hâlâ şehevî arzuların ağında, beşerî garizelerin baskısı altında, makam sevgisi, şöhret hissi, hayat endişesi ve tama' duygusu gibi insanın iç dünyasını karartan hastalıkların pençeleri arasında can çekişen ve birer birer ümit semamızdan kayıp kayıp giden delikanlıları görünce çok üzülüyor ve iç burkuntularıyla iki büklüm oluyoruz.<br />
<br />
"Benim bir kaybım var!"<br />
<br />
Bildiğiniz gibi, onbeş-onaltı yaşlarındayken henüz İslam ahlakını bilmediğinden sürekli çevredeki kadınları rahatsız eden Cüleybib, Rehber-i Ekmel ile tanışıp O'nunla nurlanınca ve iffetini koruma hususunda O'nun dualarını alınca, artık Medine'nin en hayâlı gençlerinden biri haline gelmişti. Çok geçmeden Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onu evlenecek kızları olan bir aileye göndermiş, vesilelik etmiş ve Hazreti Cüleybib'i evlendirmişti. Üç-beş hafta sonra da önlerine bir cihad imtihanı çıkmıştı ve Cüleybib (radiyallahu anh) orada şehadet şerbeti içmişti. Savaş sona erince herkes cesedini mücahede meydanında bırakıp ruhuyla ötelere kanatlanan şehitlerini aramış, bulmuş ve onların techîz ü tekfîniyle uğraşır olmuştu.<br />
<br />
O hengâmede Şefkat Peygamberi yüksek sesle sordu; "Aranızda kaybı olan, herhangi bir yakınını bulamayan var mı?" Sahabe efendilerimiz "Hayır, ya Resûlallah, aradığımız herkesi bulduk." dediler. İşte o zaman Mahzun Nebi, gözleri yaşlı, "Ama benim bir kaybım var." dedi, "Ben Cüleybib'imi kaybettim!" diye ekledi ve evladını yitirmiş, yüreği yaralı bir baba gibi yitiğini, hayır kudsî yiğidini aradı.. uzun arayışlar sonunda onu buldu, başını mübarek dizine koydu ve şöyle buyurdu: "Allah'ım, bu bendendir, ben de ondanım."<br />
<br />
Görüyor muyuz Fahr-i Kâinat (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimiz'in hiç kimseyi atmadan ve kimsenin hatasına bakmadan herkesi kazanma gayretini?!. Anlıyor muyuz Fazilet Güneşi'nin arkadaşlarına sahip çıkma ve onlara karşı vefalı olma hassasiyetini?!. Ve idrak edebiliyor muyuz İnsanlığın İftihar Tablosu'nun, haliyle bize neler söylediğini?!.<br />
<br />
Evet, bize herkese koşmak, her düşmüşe el uzatmak, her gönle girmek ve her kalbi iman nurlarıyla mamur kılmaya çalışmak düşüyor.<br />
<br />
Hayırlı ihtiyar, Allah yolunu ihtiyar edendir<br />
<br />
Bir yanda iffet abidesi gençler varken bir başka tarafta da maalesef yaşlandığı ve ötelerin şafak emareleri saç ve sakalına düştüğü halde, bir türlü tûl-i emelden kurtulamayan, kendisini âhirete tevcih edemeyen, içinde imanı coşturamayan, hevaî delikanlılara has hayat tarzını arkada bırakamayan ve hâlâ hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya ve dünyevîliklere dilbeste olan ihtiyarlar var. Nebiler Serveri, bunların fena insanlar olduklarını beyan ediyor.<br />
<br />
Oysa insan hayatında her dönemin kendine has zorlukları, menfilikleri ve aleyhte sayılabilecek yanları olduğu gibi, ömrün sair duraklarında bulunamayacak güzellikleri, müsbet yanları ve çok kârlı buudları da vardır. Her ne kadar, yaşlılık ehl-i dünya tarafından hoş karşılanmasa da, elden ayaktan düşmeme ve başkalarına bâr olmama kaydıyla ki o türlü hallerin dahi hangi ahiret meyvelerine dâyelik ettiğini sadece Allah bilir onun da insana kazandıracağı pek çok kâr mevzubahistir. Nitekim "Beyaz saçlar mü'minin nurudur." diyen Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi vesellem), bir başka zaman, "Başında beliren her beyaz telden dolayı Müslüman'a sevap yazılır; o kır saç ile ya derecesi yükselir veya günahlarından birisi silinir." buyurmuştur. <br />
<br />
Ayrıca, Habîb-i Ekrem efendimiz, saçlarına düşen aklarla iyice nurlanmış, o nur sayesinde günahlarından arınmış ve manevî derecesi yükselmiş bir ihtiyar, hâlis bir gönülle dua için ellerini açarsa, Cenâb-ı Hakk'ın onun duasına hemen cevap vereceğini ve hatta böyle birinin duasını reddetmekten haya edeceğini müjdelemiştir. Mevlâ-yı Müteâl'in kendi yolunun ak saçlılarına azap etmeyeceği muştusunu da bize ulaştıran Yaratılışın Gayesi, böylece rahmete çok muhtaç olan ihtiyarlara en büyük bir rahmanî teselli kaynağı göstermiştir. Binaenaleyh, Hazreti İbrahim (aleyhisselam) başındaki beyaz kılların melekler katında olgunluk ve vakar nişanı olduğunu öğrendiği an "Vakarımı artır Allah'ım." diye dua etmiştir.<br />
<br />
Öyleyse, hayırlı ihtiyar, Allah yolunu ihtiyar edendir. O, Resûlullah'ı, yârânlarını ve bütün ihtişamıyla âhiret bahçelerini seçen gönlü genç Hak eridir. O, heva ve hevesi tahrik eden bütün gelip geçici şeylerden sıyrılmış, her varlıkta İlahî isimlerin yansımalarını müşahedeye koyulmuş ve bu maddiyât ülkesini bütün bütün öte hesabına işletmeye durmuş bir bahtiyardır. O, kalbinin ziyası sayesinde sürçmeden yürüyen, imanının derecesine göre önündeki pek çok durağı uçarak geçmeye azmeden, dostların buluştukları diyara özlem ateşiyle yanıp tutuşan, Allah'ın rahmetine bağladığı ümidinin elmas kılıcıyla ye'sin bütün heykelciklerini parçalayan ve hep bir adım ötede bildiği ölüme tebessümlerle kucak açan, kabre gülerek koşan bir iman âbidesidir.<br />
<br />
ÖZETLE<br />
<br />
1- Yıllar var ki, genç nesiller, sürekli bir boşluktan diğerine sürüklenip durdular; kendi iç derinliklerine yabancı ve ahirete karşı da duyarsız kaldılar; dolayısıyla, elem, karamsarlık ve bedbinlikten kurtulamadı ve zayi olup gittiler.<br />
<br />
2- Maalesef yaşlandığı halde, bir türlü kendisini âhirete veremeyen, içinde imanı coşturamayan, hevaî delikanlılara has hayat tarzını arkada bırakamayan ve hâlâ hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya ve dünyevîliklere dilbeste olan ihtiyarlar var.<br />
<br />
3- Habîb-i Ekrem efendimiz, saçlarına düşen aklarla iyice nurlanmış bir ihtiyar, hâlis bir gönülle dua için ellerini açarsa, Cenâb-ı Hakk'ın onun duasına hemen cevap vereceğini ve böyle birinin duasını reddetmekten hayâ edeceğini müjdelemiştir. ZAMAN]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Habîb-i Edîb Efendimiz "Allah, gençliğini Hakk'a itaat yoluna bağlayan ve gayr-i meşrû şehvet peşinde olmayan genci pek beğenir." buyurmuştur. Ardından da bahtiyar bir gence bütün dünyevîlikleri unutturacak şu müjdeyi vermiştir: "Allah, kendini ibadete hasreden bir genci meleklerine gösterir; Kendisine has münezzehiyet ve mukaddesiyetiyle onunla iftihar eder ve ona şöyle der: Ey şehvetini Benim için bırakan genç! Ey gençliğini Bana adayan yiğit! Sen Benim nezdimde meleklerimin bazısı gibisin."<br />
<br />
Şimdi, böyle mukaddes bir hitaba mazhar olmak için canlar verilse değmez mi?!. Akıllı bir insan, günah peşinde koşarak şeytana oyuncak olacağına, rıza-yı İlahiyi tahsil edebileceği bir hayat tarzına yapışıp ebedî ve ulvî cennet zevkini geçici ve süflî lezzetlere tercih etmeli değil mi?!.<br />
<br />
Yıllar var ki, hayata gözlerini açan genç nesiller, ekseriyetle bu hakikatten habersiz yaşadılar; sürekli bir boşluktan diğerine sürüklenip durdular; ruhlarını kanatlandırabilecek sistemli düşünceden uzak, kendi iç derinliklerine yabancı ve ahiret gerçeğine karşı da duyarsız kaldılar; dolayısıyla, içlerindeki elem, ızdırap ve burkuntulardan, karamsarlık ve bedbinlikten kurtulamadı ve zayi olup gittiler. Fakat senelerce süren tersliklere rağmen, Allah'a sonsuz şükürler olsun ki, bugün milletçe hasretini çektiğimiz manevîlik ve rûhanîliğe uyanışın yüzlerce emâresini görüyoruz. Artık pek çoğu itibarıyla, gençlerin çehresinde pırıl pırıl bir hayânın nümâyân olduğunu; davranışlarında dupduru bir samimiyetin bulunduğunu ve vicdanlarında da köpük köpük heyecan kaynadığını müşahede ediyoruz.<br />
<br />
Evet, bir tarafta bu evsaftaki gençlerin, her gün ferdî planda daha bir derinleşip enginleştiklerini, toplumun sıkıntılarına çareler arayıp onların ızdıraplarını paylaştıklarını ve milletin mutluluğunu kendi fedakârlıkları üzerine bina edip binbir mahrumiyet içinde başkalarının vicdan ve ruhlarını doyurmaya çalıştıklarını hayranlıkla seyrediyor ve seviniyoruz. Fakat maalesef, diğer yanda da hâlâ şehevî arzuların ağında, beşerî garizelerin baskısı altında, makam sevgisi, şöhret hissi, hayat endişesi ve tama' duygusu gibi insanın iç dünyasını karartan hastalıkların pençeleri arasında can çekişen ve birer birer ümit semamızdan kayıp kayıp giden delikanlıları görünce çok üzülüyor ve iç burkuntularıyla iki büklüm oluyoruz.<br />
<br />
"Benim bir kaybım var!"<br />
<br />
Bildiğiniz gibi, onbeş-onaltı yaşlarındayken henüz İslam ahlakını bilmediğinden sürekli çevredeki kadınları rahatsız eden Cüleybib, Rehber-i Ekmel ile tanışıp O'nunla nurlanınca ve iffetini koruma hususunda O'nun dualarını alınca, artık Medine'nin en hayâlı gençlerinden biri haline gelmişti. Çok geçmeden Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onu evlenecek kızları olan bir aileye göndermiş, vesilelik etmiş ve Hazreti Cüleybib'i evlendirmişti. Üç-beş hafta sonra da önlerine bir cihad imtihanı çıkmıştı ve Cüleybib (radiyallahu anh) orada şehadet şerbeti içmişti. Savaş sona erince herkes cesedini mücahede meydanında bırakıp ruhuyla ötelere kanatlanan şehitlerini aramış, bulmuş ve onların techîz ü tekfîniyle uğraşır olmuştu.<br />
<br />
O hengâmede Şefkat Peygamberi yüksek sesle sordu; "Aranızda kaybı olan, herhangi bir yakınını bulamayan var mı?" Sahabe efendilerimiz "Hayır, ya Resûlallah, aradığımız herkesi bulduk." dediler. İşte o zaman Mahzun Nebi, gözleri yaşlı, "Ama benim bir kaybım var." dedi, "Ben Cüleybib'imi kaybettim!" diye ekledi ve evladını yitirmiş, yüreği yaralı bir baba gibi yitiğini, hayır kudsî yiğidini aradı.. uzun arayışlar sonunda onu buldu, başını mübarek dizine koydu ve şöyle buyurdu: "Allah'ım, bu bendendir, ben de ondanım."<br />
<br />
Görüyor muyuz Fahr-i Kâinat (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimiz'in hiç kimseyi atmadan ve kimsenin hatasına bakmadan herkesi kazanma gayretini?!. Anlıyor muyuz Fazilet Güneşi'nin arkadaşlarına sahip çıkma ve onlara karşı vefalı olma hassasiyetini?!. Ve idrak edebiliyor muyuz İnsanlığın İftihar Tablosu'nun, haliyle bize neler söylediğini?!.<br />
<br />
Evet, bize herkese koşmak, her düşmüşe el uzatmak, her gönle girmek ve her kalbi iman nurlarıyla mamur kılmaya çalışmak düşüyor.<br />
<br />
Hayırlı ihtiyar, Allah yolunu ihtiyar edendir<br />
<br />
Bir yanda iffet abidesi gençler varken bir başka tarafta da maalesef yaşlandığı ve ötelerin şafak emareleri saç ve sakalına düştüğü halde, bir türlü tûl-i emelden kurtulamayan, kendisini âhirete tevcih edemeyen, içinde imanı coşturamayan, hevaî delikanlılara has hayat tarzını arkada bırakamayan ve hâlâ hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya ve dünyevîliklere dilbeste olan ihtiyarlar var. Nebiler Serveri, bunların fena insanlar olduklarını beyan ediyor.<br />
<br />
Oysa insan hayatında her dönemin kendine has zorlukları, menfilikleri ve aleyhte sayılabilecek yanları olduğu gibi, ömrün sair duraklarında bulunamayacak güzellikleri, müsbet yanları ve çok kârlı buudları da vardır. Her ne kadar, yaşlılık ehl-i dünya tarafından hoş karşılanmasa da, elden ayaktan düşmeme ve başkalarına bâr olmama kaydıyla ki o türlü hallerin dahi hangi ahiret meyvelerine dâyelik ettiğini sadece Allah bilir onun da insana kazandıracağı pek çok kâr mevzubahistir. Nitekim "Beyaz saçlar mü'minin nurudur." diyen Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi vesellem), bir başka zaman, "Başında beliren her beyaz telden dolayı Müslüman'a sevap yazılır; o kır saç ile ya derecesi yükselir veya günahlarından birisi silinir." buyurmuştur. <br />
<br />
Ayrıca, Habîb-i Ekrem efendimiz, saçlarına düşen aklarla iyice nurlanmış, o nur sayesinde günahlarından arınmış ve manevî derecesi yükselmiş bir ihtiyar, hâlis bir gönülle dua için ellerini açarsa, Cenâb-ı Hakk'ın onun duasına hemen cevap vereceğini ve hatta böyle birinin duasını reddetmekten haya edeceğini müjdelemiştir. Mevlâ-yı Müteâl'in kendi yolunun ak saçlılarına azap etmeyeceği muştusunu da bize ulaştıran Yaratılışın Gayesi, böylece rahmete çok muhtaç olan ihtiyarlara en büyük bir rahmanî teselli kaynağı göstermiştir. Binaenaleyh, Hazreti İbrahim (aleyhisselam) başındaki beyaz kılların melekler katında olgunluk ve vakar nişanı olduğunu öğrendiği an "Vakarımı artır Allah'ım." diye dua etmiştir.<br />
<br />
Öyleyse, hayırlı ihtiyar, Allah yolunu ihtiyar edendir. O, Resûlullah'ı, yârânlarını ve bütün ihtişamıyla âhiret bahçelerini seçen gönlü genç Hak eridir. O, heva ve hevesi tahrik eden bütün gelip geçici şeylerden sıyrılmış, her varlıkta İlahî isimlerin yansımalarını müşahedeye koyulmuş ve bu maddiyât ülkesini bütün bütün öte hesabına işletmeye durmuş bir bahtiyardır. O, kalbinin ziyası sayesinde sürçmeden yürüyen, imanının derecesine göre önündeki pek çok durağı uçarak geçmeye azmeden, dostların buluştukları diyara özlem ateşiyle yanıp tutuşan, Allah'ın rahmetine bağladığı ümidinin elmas kılıcıyla ye'sin bütün heykelciklerini parçalayan ve hep bir adım ötede bildiği ölüme tebessümlerle kucak açan, kabre gülerek koşan bir iman âbidesidir.<br />
<br />
ÖZETLE<br />
<br />
1- Yıllar var ki, genç nesiller, sürekli bir boşluktan diğerine sürüklenip durdular; kendi iç derinliklerine yabancı ve ahirete karşı da duyarsız kaldılar; dolayısıyla, elem, karamsarlık ve bedbinlikten kurtulamadı ve zayi olup gittiler.<br />
<br />
2- Maalesef yaşlandığı halde, bir türlü kendisini âhirete veremeyen, içinde imanı coşturamayan, hevaî delikanlılara has hayat tarzını arkada bırakamayan ve hâlâ hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya ve dünyevîliklere dilbeste olan ihtiyarlar var.<br />
<br />
3- Habîb-i Ekrem efendimiz, saçlarına düşen aklarla iyice nurlanmış bir ihtiyar, hâlis bir gönülle dua için ellerini açarsa, Cenâb-ı Hakk'ın onun duasına hemen cevap vereceğini ve böyle birinin duasını reddetmekten hayâ edeceğini müjdelemiştir. ZAMAN]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Namaz, Allah'ın insana çok özel bir lütfudur.]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5230</link>
			<pubDate>Fri, 15 Jan 2010 14:04:09 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5230</guid>
			<description><![CDATA[Namaz, dinin direği olduğu gibi, iman esaslarını teker teker hatırlatan bir ibadettir.<br />
<br />
Namazda her zaman, potansiyel bir hatırlatma ve derin bir zevk vardır. O, insana, Rabb karşısındaki acz ve fakrını hatırlatır. Üstesinden gelinmesi mümkün olmayan ya da öyle gözüken problemleri çözme yollarını gösterir ki, bunun aslı ve esası da her şeye gücü yeten bir Kadîr-i Mutlak'a imandır. Bu hususu, Fatiha âyetleri üzerinde durarak biraz daha açabiliriz:<br />
<br />
Elhamdü'lillahi rabbi'l âlemin: Hamd, zerrelerden sistemlere kadar her şeyi terbiye eden, yetiştiren, olgunlaştıran Allah'a mahsustur. Binbir hadise karşısında elimizden tutan ve bizi boğulmaktan kurtaran böyle bir Rabb'e inandıktan sonra ben ne için ümitsiz olacağım ki?<br />
<br />
Er-Rahmani'r Rahim: O dünya ve ukbada, kâfirlere de müminlere de merhametlidir. Rahmeti, gadabını ve öfkesini aşkındır. Dünyada nimetlerini her an üzerimize sağanak sağanak yağdırmaktadır. Ötelerde ise has kullarını gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insan hayal ve tasavvurunu aşan nâmütenahî nimetlerle serfiraz kılacaktır. Öyleyse ne diye ümitşiken olacağım ki?<br />
<br />
Mâliki yevmi'd-din: O, ceza gününün tek sahibidir. Her kulun burada yapmış olduğu en küçük ameller dahi, kendisine arz edilecek ve o da hesabını soracaktır. Ama rahmeti gadabını geçmiş olan Allah'ım bana orada da yardım elini uzatacaktır.<br />
<br />
İyyake na'büdü ve iyyake nestain: Kulluğumuzu sadece Sana hasrettik.. ve sadece Sen'den yardım diliyoruz. Sen'in Rububiyetin, Ulûhiyetin karşısında boynumuzda tasma ve kulağımızdaki küpe ile kapına geldik. Bu halimizle Sana köle olduğumuzu ilan ve itiraf ediyoruz. Fakat bu ne şerefli bir kölelik; Sultanımız, Sultanlar Sultanı olan Sensin Allah'ım. Ayrıca bizler, hiçbir mahlûka boyun eğmeyecek kadar aziz ve şerefliyiz. ve biz sadece Seni dileriz. Yunus'un ifadeleri içinde<br />
<br />
'Cennet cennet dedikleri<br />
<br />
Birkaç köşkle birkaç huri<br />
<br />
İsteyene ver onları<br />
<br />
Bana Seni gerek Seni' diyoruz.<br />
<br />
Bu ifadeler, her tarafında tevhid akidesi nümayan; şuurla eda edilmesi gereken kulluğun ve Allah'ın lütuf ve ihsanları karşısında yapılması gerekli olan şükrün, ibadetin tam yapılamadığının bir itirafıdır. Hâlık-Mahlûk münasebetini kavramış olmanın esprisi içinde âciz ve fakir olunduğunun beyanıdır. Öyle ise, bu anlayış ve bu düşünce içinde bulunan bir insan nasıl ümitsiz olur ki?<br />
<br />
Namaz kılmamanın bahanesi olmaz<br />
<br />
Fatiha'nın devam eden cümleleri de aynı minval üzere değerlendirilebilir. Ancak ifade edilmek istenen mânâ anlaşıldığı zannıyla kısa kesiyorum. Evet, bu duygu ve düşüncelerle namaz kılmaya muvaffak olabilen bir insanın, dünyevî işlerini bahane ederek namaz kılmaması düşünülemez. Öyleyse imanın yanı sıra, namaz hakikatinin de bu insanlara anlatılması ve mümkünse, bunları duymasına yardımcı olunması şarttır.<br />
<br />
İnsan, namaz ibadeti ile tıpkı günebakan çiçeklerinin güneşe bakarak gelişimlerini tamamlamaları gibi gelişmesini tamamlayabilir. Günde 5 defa Rabb'isine teveccüh ederek, pörsüyen duygularını, solan şuurunu yeniden canlandırabilir.. ve tekrar zindelik kazanabilir.. kazanabilir ve böylece Rabb'isine olan ahd ü peymanını yeniler. Bu yönüyle namaz, Allah'ın bizlere en büyük bir lütfudur. Bunun yokluğu, güneşin yokluğu gibidir. Nasıl güneş olmadığında -sebepler plânında- günebakan çiçekleri de yoktur; öyle de ibadet olmadığında, bir anlamda insan da yoktur. Öyleyse ibadete gerçek anlamda muhtaç olan bizleriz.<br />
<br />
Namaz kılan ve Rabb'isinin huzurunda şarj olan bir insan, atılacağı ticarî hayatında haramlardan, mekruhlardan olabildiğine kaçınır. Özellikle gün ortasında kıldığı öğle, ikindi namazları, insanın murakabe ve muhasebe hislerini coşturur. O mekânizmayı harekete geçirir ve insanı yanlışlar içine düşmekten kurtarır. Akşam, yatsı, teheccüd ve sabah namazları ise<br />
<br />
'Nâçar kaldığı yerde<br />
<br />
Nâgah açar ol perde<br />
<br />
Derman olur her derde.'<br />
<br />
dizeleriyle anlatılmak istenen esrarın tecelli merkezleridir.<br />
<br />
Ve namaz Müslüman'ın günlük hayatını düzen ve nizam altına alan cebrî bir faktördür. Günde 5 defa Rabb'in huzuruna çıkan insan, ister-istemez, hayatını bir düzen içine sokar. Sabah namazından sonra işine başlar. 6-7 saatlik yoğun bir mesai ile yorulunca, öğle namazı ile yeniden zindelik kazanır. Döner ikindiye kadar tekrar çalışır. İkindi namazı ile yeniden zihnî ve bedenî dinlenme faslı yaşar. Zaten böyle bir mesaî tanzimi olmasa, o iş yerinden netice almak, âdeta imkânsız denecek ölçüde azalır. Namazdaki bu esasları bilemeyen, sezemeyen insanlar huzursuzluk girdabına kapılır ve bunalımdan bunalıma sürüklenir giderler.<br />
<br />
Hâsılı, işlerinin çokluğundan namaza vakit bulamayanlar, İlâhî gerçeklere gözleri kapalı olanlardır. Namazdan mahrumiyet çok büyük bir nasipsizliktir. Namaza karşı gevşeklik ve tembellik imanın muhafazası adına tarifsiz riskler taşımaktadır. Buna göre imandaki zafiyet, iman esaslarına inanılması gerektiği ölçüde inanmama ve bir-iki noktasına temas ettiğimiz namaz hakikatini kavrayamama, maalesef insanımızı yanlış düşünceler içine sokabilmektedir. Bunlardan kurtuluş yolu ise, yukarıda kısmen izah etmeye çalıştığımız gibi, yakîn derecesinde bir iman ve onun hayata yansıtılmasıdır.<br />
<br />
1 -  Namaz, dinin direği olduğu gibi, iman esaslarını teker teker hatırlatan bir ibadettir. Namazda her zaman, potansiyel bir hatırlatma ve derin bir zevk vardır. O, insana, Rabb karşısındaki acz ve fakrını hatırlatır.<br />
<br />
2 - İnsan, namazla tıpkı günebakan çiçeklerinin güneşe bakarak gelişimlerini tamamlamaları gibi gelişmesini tamamlayabilir. Günde 5 defa, pörsüyen duygularını, solan şuurunu yeniden canlandırabilir.<br />
<br />
3 - İşlerinin çokluğundan namaza vakit bulamayanlar, İlâhî gerçeklere gözleri kapalı olanlardır. Namaza karşı ilgisizlik, gevşeklik ve tembellik imanın muhafazası adına tarifsiz riskler taşımaktadır.ZAMAN]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Namaz, dinin direği olduğu gibi, iman esaslarını teker teker hatırlatan bir ibadettir.<br />
<br />
Namazda her zaman, potansiyel bir hatırlatma ve derin bir zevk vardır. O, insana, Rabb karşısındaki acz ve fakrını hatırlatır. Üstesinden gelinmesi mümkün olmayan ya da öyle gözüken problemleri çözme yollarını gösterir ki, bunun aslı ve esası da her şeye gücü yeten bir Kadîr-i Mutlak'a imandır. Bu hususu, Fatiha âyetleri üzerinde durarak biraz daha açabiliriz:<br />
<br />
Elhamdü'lillahi rabbi'l âlemin: Hamd, zerrelerden sistemlere kadar her şeyi terbiye eden, yetiştiren, olgunlaştıran Allah'a mahsustur. Binbir hadise karşısında elimizden tutan ve bizi boğulmaktan kurtaran böyle bir Rabb'e inandıktan sonra ben ne için ümitsiz olacağım ki?<br />
<br />
Er-Rahmani'r Rahim: O dünya ve ukbada, kâfirlere de müminlere de merhametlidir. Rahmeti, gadabını ve öfkesini aşkındır. Dünyada nimetlerini her an üzerimize sağanak sağanak yağdırmaktadır. Ötelerde ise has kullarını gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insan hayal ve tasavvurunu aşan nâmütenahî nimetlerle serfiraz kılacaktır. Öyleyse ne diye ümitşiken olacağım ki?<br />
<br />
Mâliki yevmi'd-din: O, ceza gününün tek sahibidir. Her kulun burada yapmış olduğu en küçük ameller dahi, kendisine arz edilecek ve o da hesabını soracaktır. Ama rahmeti gadabını geçmiş olan Allah'ım bana orada da yardım elini uzatacaktır.<br />
<br />
İyyake na'büdü ve iyyake nestain: Kulluğumuzu sadece Sana hasrettik.. ve sadece Sen'den yardım diliyoruz. Sen'in Rububiyetin, Ulûhiyetin karşısında boynumuzda tasma ve kulağımızdaki küpe ile kapına geldik. Bu halimizle Sana köle olduğumuzu ilan ve itiraf ediyoruz. Fakat bu ne şerefli bir kölelik; Sultanımız, Sultanlar Sultanı olan Sensin Allah'ım. Ayrıca bizler, hiçbir mahlûka boyun eğmeyecek kadar aziz ve şerefliyiz. ve biz sadece Seni dileriz. Yunus'un ifadeleri içinde<br />
<br />
'Cennet cennet dedikleri<br />
<br />
Birkaç köşkle birkaç huri<br />
<br />
İsteyene ver onları<br />
<br />
Bana Seni gerek Seni' diyoruz.<br />
<br />
Bu ifadeler, her tarafında tevhid akidesi nümayan; şuurla eda edilmesi gereken kulluğun ve Allah'ın lütuf ve ihsanları karşısında yapılması gerekli olan şükrün, ibadetin tam yapılamadığının bir itirafıdır. Hâlık-Mahlûk münasebetini kavramış olmanın esprisi içinde âciz ve fakir olunduğunun beyanıdır. Öyle ise, bu anlayış ve bu düşünce içinde bulunan bir insan nasıl ümitsiz olur ki?<br />
<br />
Namaz kılmamanın bahanesi olmaz<br />
<br />
Fatiha'nın devam eden cümleleri de aynı minval üzere değerlendirilebilir. Ancak ifade edilmek istenen mânâ anlaşıldığı zannıyla kısa kesiyorum. Evet, bu duygu ve düşüncelerle namaz kılmaya muvaffak olabilen bir insanın, dünyevî işlerini bahane ederek namaz kılmaması düşünülemez. Öyleyse imanın yanı sıra, namaz hakikatinin de bu insanlara anlatılması ve mümkünse, bunları duymasına yardımcı olunması şarttır.<br />
<br />
İnsan, namaz ibadeti ile tıpkı günebakan çiçeklerinin güneşe bakarak gelişimlerini tamamlamaları gibi gelişmesini tamamlayabilir. Günde 5 defa Rabb'isine teveccüh ederek, pörsüyen duygularını, solan şuurunu yeniden canlandırabilir.. ve tekrar zindelik kazanabilir.. kazanabilir ve böylece Rabb'isine olan ahd ü peymanını yeniler. Bu yönüyle namaz, Allah'ın bizlere en büyük bir lütfudur. Bunun yokluğu, güneşin yokluğu gibidir. Nasıl güneş olmadığında -sebepler plânında- günebakan çiçekleri de yoktur; öyle de ibadet olmadığında, bir anlamda insan da yoktur. Öyleyse ibadete gerçek anlamda muhtaç olan bizleriz.<br />
<br />
Namaz kılan ve Rabb'isinin huzurunda şarj olan bir insan, atılacağı ticarî hayatında haramlardan, mekruhlardan olabildiğine kaçınır. Özellikle gün ortasında kıldığı öğle, ikindi namazları, insanın murakabe ve muhasebe hislerini coşturur. O mekânizmayı harekete geçirir ve insanı yanlışlar içine düşmekten kurtarır. Akşam, yatsı, teheccüd ve sabah namazları ise<br />
<br />
'Nâçar kaldığı yerde<br />
<br />
Nâgah açar ol perde<br />
<br />
Derman olur her derde.'<br />
<br />
dizeleriyle anlatılmak istenen esrarın tecelli merkezleridir.<br />
<br />
Ve namaz Müslüman'ın günlük hayatını düzen ve nizam altına alan cebrî bir faktördür. Günde 5 defa Rabb'in huzuruna çıkan insan, ister-istemez, hayatını bir düzen içine sokar. Sabah namazından sonra işine başlar. 6-7 saatlik yoğun bir mesai ile yorulunca, öğle namazı ile yeniden zindelik kazanır. Döner ikindiye kadar tekrar çalışır. İkindi namazı ile yeniden zihnî ve bedenî dinlenme faslı yaşar. Zaten böyle bir mesaî tanzimi olmasa, o iş yerinden netice almak, âdeta imkânsız denecek ölçüde azalır. Namazdaki bu esasları bilemeyen, sezemeyen insanlar huzursuzluk girdabına kapılır ve bunalımdan bunalıma sürüklenir giderler.<br />
<br />
Hâsılı, işlerinin çokluğundan namaza vakit bulamayanlar, İlâhî gerçeklere gözleri kapalı olanlardır. Namazdan mahrumiyet çok büyük bir nasipsizliktir. Namaza karşı gevşeklik ve tembellik imanın muhafazası adına tarifsiz riskler taşımaktadır. Buna göre imandaki zafiyet, iman esaslarına inanılması gerektiği ölçüde inanmama ve bir-iki noktasına temas ettiğimiz namaz hakikatini kavrayamama, maalesef insanımızı yanlış düşünceler içine sokabilmektedir. Bunlardan kurtuluş yolu ise, yukarıda kısmen izah etmeye çalıştığımız gibi, yakîn derecesinde bir iman ve onun hayata yansıtılmasıdır.<br />
<br />
1 -  Namaz, dinin direği olduğu gibi, iman esaslarını teker teker hatırlatan bir ibadettir. Namazda her zaman, potansiyel bir hatırlatma ve derin bir zevk vardır. O, insana, Rabb karşısındaki acz ve fakrını hatırlatır.<br />
<br />
2 - İnsan, namazla tıpkı günebakan çiçeklerinin güneşe bakarak gelişimlerini tamamlamaları gibi gelişmesini tamamlayabilir. Günde 5 defa, pörsüyen duygularını, solan şuurunu yeniden canlandırabilir.<br />
<br />
3 - İşlerinin çokluğundan namaza vakit bulamayanlar, İlâhî gerçeklere gözleri kapalı olanlardır. Namaza karşı ilgisizlik, gevşeklik ve tembellik imanın muhafazası adına tarifsiz riskler taşımaktadır.ZAMAN]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Günün Ayet-i Kerime'si]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5223</link>
			<pubDate>Sat, 02 Jan 2010 22:07:06 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5223</guid>
			<description><![CDATA["Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir." Tevbe Süresi 128.Ayet]]></description>
			<content:encoded><![CDATA["Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir." Tevbe Süresi 128.Ayet]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[2009 Yılı Günün Sözleri]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5221</link>
			<pubDate>Thu, 31 Dec 2009 23:06:17 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5221</guid>
			<description><![CDATA[2009 Yılı Günün Sözleri çeşitli kaynaklardan ve Türkiye Takviminden yaralanılarak tarafımdan hazırlanmıştır.Faydalı olması ümidiyle ...<br />
<br />
Rabbim 2010 yılını tüm insanlar için hayırlı eylesin İnşallah ...<br />
<br />
afk<br />
<br />
<br />
[attachment=1025]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[2009 Yılı Günün Sözleri çeşitli kaynaklardan ve Türkiye Takviminden yaralanılarak tarafımdan hazırlanmıştır.Faydalı olması ümidiyle ...<br />
<br />
Rabbim 2010 yılını tüm insanlar için hayırlı eylesin İnşallah ...<br />
<br />
afk<br />
<br />
<br />
[attachment=1025]]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hayatımı yeniden yaşayabilseydim eğer]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5195</link>
			<pubDate>Thu, 12 Nov 2009 14:19:12 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5195</guid>
			<description><![CDATA["Hayatımı yeniden yaşayabilseydim eğer; hastayken yatağa girer dinlenirdim. Ben olmadığım zaman her şey kötüye gidecek diye düşünmezdim. Gül şeklindeki pembe mumu saklamaz yakardım. Daha az konuşur, ama daha çok dinlerdim. Yerler kirlense, masa örtüm lekelense bile daha çok arkadaşımı akşam yemeğine davet ederdim.<br />
<br />
Oturma odasında TV seyrederken, patlamış mısır yer, şömineyi yakmak isteyen birisi olduğunda ona engel olmazdım. Yerler leke olacak diye korkmazdım. Bana gençliğini anlatmaya çalışan dedeme daha çok vakit ayırırdım. Kocamın sorumlulukları nı daha çok paylaşırdım.<br />
<br />
Saçım bozulmasın diye, arabanın camının açılmasını önlemezdim. Eteğimin lekelenmesine aldırmadan çimlere otururdum. TV seyrederken daha az, hayata bakarken daha çok ağlar ve gülerdim.. Ömür boyu &#8220;garantilidir&#8221; denilen hiçbir şeyi satın almazdım.<br />
<br />
Hamileliğimin bir an önce sona erip, doğum yapmayı dilemek yerine, hamile olduğum her anın tadını çıkarır ve içimde bir canlı yaratmanın ne kadar harika olduğunu fark ederdim. Bu o kadar nadir bir olay ki. Mucize gibi bir şey.<br />
<br />
Çocuklarım beni öpmek istediklerinde, asla "önce git ellerini yüzünü yıka" demezdim. Onlara daha çok "seni seviyorum", ondan da daha çok "özür dilerim" derdim. Ama başka bir hayat verilseydi en çok yapacağım şey; her dakikasını değerlendirmek olurdu..<br />
<br />
Dikkatle bak.<br />
<br />
Gerçekten gör.<br />
<br />
Yaşa.<br />
<br />
Vazgeçme.<br />
<br />
Küçük şeyler için şikayet etme.<br />
<br />
Bana benzemeyenler, benden daha çok şeye sahip olanlar ve kimin ne yaptığı beni ilgilendirmezdi. . Bunun yerine, ilişkilerimi güçlendirmeye çalışırdım. Sahip olduğunuz ruhsal, fiziksel ve duygusal her şey için Allah'a şükredin. Tek bir hayatınız var ve birgün sona eriyor. Umarım her gününüzü değerlendirirsiniz. ''<br />
<br />
(Emma Bombeck kanserden ölmeden hemen önce kaleme alınmış.)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA["Hayatımı yeniden yaşayabilseydim eğer; hastayken yatağa girer dinlenirdim. Ben olmadığım zaman her şey kötüye gidecek diye düşünmezdim. Gül şeklindeki pembe mumu saklamaz yakardım. Daha az konuşur, ama daha çok dinlerdim. Yerler kirlense, masa örtüm lekelense bile daha çok arkadaşımı akşam yemeğine davet ederdim.<br />
<br />
Oturma odasında TV seyrederken, patlamış mısır yer, şömineyi yakmak isteyen birisi olduğunda ona engel olmazdım. Yerler leke olacak diye korkmazdım. Bana gençliğini anlatmaya çalışan dedeme daha çok vakit ayırırdım. Kocamın sorumlulukları nı daha çok paylaşırdım.<br />
<br />
Saçım bozulmasın diye, arabanın camının açılmasını önlemezdim. Eteğimin lekelenmesine aldırmadan çimlere otururdum. TV seyrederken daha az, hayata bakarken daha çok ağlar ve gülerdim.. Ömür boyu &#8220;garantilidir&#8221; denilen hiçbir şeyi satın almazdım.<br />
<br />
Hamileliğimin bir an önce sona erip, doğum yapmayı dilemek yerine, hamile olduğum her anın tadını çıkarır ve içimde bir canlı yaratmanın ne kadar harika olduğunu fark ederdim. Bu o kadar nadir bir olay ki. Mucize gibi bir şey.<br />
<br />
Çocuklarım beni öpmek istediklerinde, asla "önce git ellerini yüzünü yıka" demezdim. Onlara daha çok "seni seviyorum", ondan da daha çok "özür dilerim" derdim. Ama başka bir hayat verilseydi en çok yapacağım şey; her dakikasını değerlendirmek olurdu..<br />
<br />
Dikkatle bak.<br />
<br />
Gerçekten gör.<br />
<br />
Yaşa.<br />
<br />
Vazgeçme.<br />
<br />
Küçük şeyler için şikayet etme.<br />
<br />
Bana benzemeyenler, benden daha çok şeye sahip olanlar ve kimin ne yaptığı beni ilgilendirmezdi. . Bunun yerine, ilişkilerimi güçlendirmeye çalışırdım. Sahip olduğunuz ruhsal, fiziksel ve duygusal her şey için Allah'a şükredin. Tek bir hayatınız var ve birgün sona eriyor. Umarım her gününüzü değerlendirirsiniz. ''<br />
<br />
(Emma Bombeck kanserden ölmeden hemen önce kaleme alınmış.)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[3 Zarf]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5192</link>
			<pubDate>Thu, 12 Nov 2009 14:15:44 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5192</guid>
			<description><![CDATA[Şirketin durumu iyi gitmemektedir ve artık patronların genel müdürü değiştirmekten başka çaresi kalmamıştır.<br />
<br />
Eski ve yeni genel müdür bir araya gelmişlerdir ve oturur sohbet etmeye başlarlar. Eski genel müdür:<br />
<br />
"-Ben bu şirketi düzlüğe çıkaramadım, umarım sen başarırsın. Ama olur ya, işler yine iyi gitmez ise, sana 3 zarf bırakıyorum. Önce bir numaralı zarfı açarsın. İşler yine iyi gitmez ise iki numaralı zarfta sıra. O da olmaz ise, artık üç numaralı zarfı açmaktan başka yol yok."<br />
<br />
Teşekkür eder yeni genel müdür ve ayrılırlar.<br />
<br />
Bir zaman sonra şirkette işler düzelmez ve daha kötüye gitmeye başlar, yeni genel müdür hemen zarfları hatırlar. Gider çekmecesinden 1 numaralı zarfı alır ve açar. Okudukları heyecanlandırı r:<br />
<br />
Eski yönetimi kötüle!<br />
<br />
"Akıllı adammış." der yeni genel müdür.<br />
<br />
Gerçekten de, işlerin iyi gitmemesinden dolayı eski yönetimi suçlar durur. Fakat günler geçer, haftalar geçer, işler daha da sarpa sarar. Aklına 2 numaralı zarf gelir. O da yeni genel müdürü heyecanlandırı r:<br />
<br />
Organizasyonu değiştir!<br />
<br />
Yeni genel müdür hemen raporlama müdürü ile finansman müdürünün yerlerini değiştirir, bölge sorumlularının ikisini merkeze alır, beş kişiyi de işten çıkarır. Ama ortada düzelen bir durum yoktur. Gün geçtikçe işler daha da kötüye gitmektedir. Artık son zarfa gelmiştir sıra. Yeni genel müdür bir kere daha heyecanla çekmecesini açar, zarfı çıkarır, açar ve okur:<br />
<br />
Hemen sen de 3 yeni zarf hazırla!]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Şirketin durumu iyi gitmemektedir ve artık patronların genel müdürü değiştirmekten başka çaresi kalmamıştır.<br />
<br />
Eski ve yeni genel müdür bir araya gelmişlerdir ve oturur sohbet etmeye başlarlar. Eski genel müdür:<br />
<br />
"-Ben bu şirketi düzlüğe çıkaramadım, umarım sen başarırsın. Ama olur ya, işler yine iyi gitmez ise, sana 3 zarf bırakıyorum. Önce bir numaralı zarfı açarsın. İşler yine iyi gitmez ise iki numaralı zarfta sıra. O da olmaz ise, artık üç numaralı zarfı açmaktan başka yol yok."<br />
<br />
Teşekkür eder yeni genel müdür ve ayrılırlar.<br />
<br />
Bir zaman sonra şirkette işler düzelmez ve daha kötüye gitmeye başlar, yeni genel müdür hemen zarfları hatırlar. Gider çekmecesinden 1 numaralı zarfı alır ve açar. Okudukları heyecanlandırı r:<br />
<br />
Eski yönetimi kötüle!<br />
<br />
"Akıllı adammış." der yeni genel müdür.<br />
<br />
Gerçekten de, işlerin iyi gitmemesinden dolayı eski yönetimi suçlar durur. Fakat günler geçer, haftalar geçer, işler daha da sarpa sarar. Aklına 2 numaralı zarf gelir. O da yeni genel müdürü heyecanlandırı r:<br />
<br />
Organizasyonu değiştir!<br />
<br />
Yeni genel müdür hemen raporlama müdürü ile finansman müdürünün yerlerini değiştirir, bölge sorumlularının ikisini merkeze alır, beş kişiyi de işten çıkarır. Ama ortada düzelen bir durum yoktur. Gün geçtikçe işler daha da kötüye gitmektedir. Artık son zarfa gelmiştir sıra. Yeni genel müdür bir kere daha heyecanla çekmecesini açar, zarfı çıkarır, açar ve okur:<br />
<br />
Hemen sen de 3 yeni zarf hazırla!]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bu Kişilerle Asla Kapışmayın...]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5191</link>
			<pubDate>Thu, 12 Nov 2009 14:12:53 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5191</guid>
			<description><![CDATA[1 Eski sevgilinizle asla kapışmayın<br />
<br />
İşte listenin ilk sırası Eski aşkınız Kötü de ayrılmış olsanız asla geriye dönüp bakmayın.Çünkü zaman geçtikçe daha da hırslanıp hıncını almak isteyebilir.Bu durumda da başınıza birçok şey gelebilir.Kimsenin yüzüne bakamayacak hale gelebilirsiniz.Dikkatli olmak gerekir!<br />
<br />
2 Komşularınızla sakın tartışmayın!<br />
<br />
En çok vakit geçirdiğiniz yer eviniz!O nedenle huzur sizin için en önemli şey.Tüm günün stresini evinizde atıyorsunuz.Eğer huzurunuz bozulmasın diyorsanız, asla komşunuzla kavga etmeyin.Her gün karşılaştığınız ve göz göze geldiğiniz komşunuz en değerli varlığınızdır.<br />
<br />
3 Patronunuzla kapışmayın<br />
<br />
Tabi ki de işsiz kalmak istemiyorsanız asla kapışmamanız gereken bir meslek grubu.Hatta olabildiğiniz kadar yumuşak başlı ve uyumlu davranın.Bu kişi hayatınızda ileriki zamanlarda da lazım olabilir.Patronunuzu referans olarak kullanabilir veya yeni iş imkanlarını onun sayesinde yakalayabilirsiniz.<br />
<br />
4 Öğretmeninizle asla kapışmayın<br />
<br />
Öğretmenler güçlü kişilerdir.Sizin geleceğinizle oynama yetkisine bile sahiptir.Yetkilerin bu kadar geniş olduğu bir meslek grubuyla kapışmanız pek doğru bir iş değildir.Geleceğinizle oynamak istemiyorsanız sakın tartışmayın.<br />
<br />
5 Hizmetçinizle asla kapışmayın<br />
<br />
Birini evinizde tek başına bırakmanız demek, o kişiyi hayatınıza dahil ediyorsunuz demektir.Bu kişinin hayatınıza dahil olması demek de, başınıza birçok şey gelebilir anlamına gelir.Mesela diş fırçanız klozetin içinde bir süre yüzüp tekrar bulunduğu yere geri gelebilir.O nedenle siz siz olun, tartışmayın!<br />
<br />
6 Postacıyla tartışmayın<br />
<br />
Postacınızla da sakın kavga etmeyin.Düşünün bir kere diyelim ki, çok önemli bir evrak bekliyorsunuz veya sevgilinizden önemli bir mektup.Böyle bir durumda hayatınız postacıya bağlı.Size öcünü alabilmek için onlarca bahane uydurabilir.<br />
<br />
Mesela; mektubunuz posta kutusunda kaybolabilir, gönderen kişi göndermemiş olabilir.<br />
<br />
7 Müşteri Hizmetleri Servisi ile asla kapışmayın<br />
<br />
Call center görevlisi gibi müşteriyle birebir ilişkide olan kişilerle tartışmayın.Yoksa telefon başında saatlerinizi harcayabilirsiniz!<br />
<br />
8 Kuaförünüzle asla tartışmayın<br />
<br />
Güzelliğinizi sadece saçınızla ilişkilendiriyorsanız, asla kuaförünüzle tartışmamalısınız.Çünkü sizi rezil de edebilir, vezir de!Saçınız beklediğiniz modelin veya rengin çok dışında bir şekle girebilir.<br />
<br />
9 Sinirli taksi şöförleriyle kapışmayın<br />
<br />
Trafikte seyrederken laf attığınız veya tartıştığınız kişiye çok dikkat edin! Özellikle mümkünse sinirli taksi şöförlerinden uzak durun.Tüm gün trafik içinde boğuşan taksicilerin siniri her an tepesindedir.Bu nedenle sizin küçük bir sözünüze verdikleri tepki çok büyük olabilir.Dayak yiyebilirsiniz ve hatta sopayla bile dövülebilirsiniz! Aman dikkat!<br />
<br />
10 Garsonlarla sakın kapışmayın<br />
<br />
Asla kavga etmemeniz gereken kişiler listesinin son sırasında garsonlar yer alıyor kapışmak için tehlikeli bir grup çünkü öç almayı seven bir meslek grubudur.Bütün gün insanlarla başa çıkmak zorunda kalan garsonlar, özellikle kaprisli müşterilerin nazını çekmek durumundadırlar.Zaman içinde daha vurdumduymaz hale gelebilirler.Hıncını servis ettiği yemekten alabilirler.Yani sipariş verdiğiniz yemekle ilgili kötü emelleri olabilir.Eğer gittiğiniz bir restoranda yemeğinizi sağlıklı bir şekilde ve olması gerektiği gibi yemek istiyorsanız, siz siz olun, garsonlarla veya aşçılarla fazla kapışmayın.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[1 Eski sevgilinizle asla kapışmayın<br />
<br />
İşte listenin ilk sırası Eski aşkınız Kötü de ayrılmış olsanız asla geriye dönüp bakmayın.Çünkü zaman geçtikçe daha da hırslanıp hıncını almak isteyebilir.Bu durumda da başınıza birçok şey gelebilir.Kimsenin yüzüne bakamayacak hale gelebilirsiniz.Dikkatli olmak gerekir!<br />
<br />
2 Komşularınızla sakın tartışmayın!<br />
<br />
En çok vakit geçirdiğiniz yer eviniz!O nedenle huzur sizin için en önemli şey.Tüm günün stresini evinizde atıyorsunuz.Eğer huzurunuz bozulmasın diyorsanız, asla komşunuzla kavga etmeyin.Her gün karşılaştığınız ve göz göze geldiğiniz komşunuz en değerli varlığınızdır.<br />
<br />
3 Patronunuzla kapışmayın<br />
<br />
Tabi ki de işsiz kalmak istemiyorsanız asla kapışmamanız gereken bir meslek grubu.Hatta olabildiğiniz kadar yumuşak başlı ve uyumlu davranın.Bu kişi hayatınızda ileriki zamanlarda da lazım olabilir.Patronunuzu referans olarak kullanabilir veya yeni iş imkanlarını onun sayesinde yakalayabilirsiniz.<br />
<br />
4 Öğretmeninizle asla kapışmayın<br />
<br />
Öğretmenler güçlü kişilerdir.Sizin geleceğinizle oynama yetkisine bile sahiptir.Yetkilerin bu kadar geniş olduğu bir meslek grubuyla kapışmanız pek doğru bir iş değildir.Geleceğinizle oynamak istemiyorsanız sakın tartışmayın.<br />
<br />
5 Hizmetçinizle asla kapışmayın<br />
<br />
Birini evinizde tek başına bırakmanız demek, o kişiyi hayatınıza dahil ediyorsunuz demektir.Bu kişinin hayatınıza dahil olması demek de, başınıza birçok şey gelebilir anlamına gelir.Mesela diş fırçanız klozetin içinde bir süre yüzüp tekrar bulunduğu yere geri gelebilir.O nedenle siz siz olun, tartışmayın!<br />
<br />
6 Postacıyla tartışmayın<br />
<br />
Postacınızla da sakın kavga etmeyin.Düşünün bir kere diyelim ki, çok önemli bir evrak bekliyorsunuz veya sevgilinizden önemli bir mektup.Böyle bir durumda hayatınız postacıya bağlı.Size öcünü alabilmek için onlarca bahane uydurabilir.<br />
<br />
Mesela; mektubunuz posta kutusunda kaybolabilir, gönderen kişi göndermemiş olabilir.<br />
<br />
7 Müşteri Hizmetleri Servisi ile asla kapışmayın<br />
<br />
Call center görevlisi gibi müşteriyle birebir ilişkide olan kişilerle tartışmayın.Yoksa telefon başında saatlerinizi harcayabilirsiniz!<br />
<br />
8 Kuaförünüzle asla tartışmayın<br />
<br />
Güzelliğinizi sadece saçınızla ilişkilendiriyorsanız, asla kuaförünüzle tartışmamalısınız.Çünkü sizi rezil de edebilir, vezir de!Saçınız beklediğiniz modelin veya rengin çok dışında bir şekle girebilir.<br />
<br />
9 Sinirli taksi şöförleriyle kapışmayın<br />
<br />
Trafikte seyrederken laf attığınız veya tartıştığınız kişiye çok dikkat edin! Özellikle mümkünse sinirli taksi şöförlerinden uzak durun.Tüm gün trafik içinde boğuşan taksicilerin siniri her an tepesindedir.Bu nedenle sizin küçük bir sözünüze verdikleri tepki çok büyük olabilir.Dayak yiyebilirsiniz ve hatta sopayla bile dövülebilirsiniz! Aman dikkat!<br />
<br />
10 Garsonlarla sakın kapışmayın<br />
<br />
Asla kavga etmemeniz gereken kişiler listesinin son sırasında garsonlar yer alıyor kapışmak için tehlikeli bir grup çünkü öç almayı seven bir meslek grubudur.Bütün gün insanlarla başa çıkmak zorunda kalan garsonlar, özellikle kaprisli müşterilerin nazını çekmek durumundadırlar.Zaman içinde daha vurdumduymaz hale gelebilirler.Hıncını servis ettiği yemekten alabilirler.Yani sipariş verdiğiniz yemekle ilgili kötü emelleri olabilir.Eğer gittiğiniz bir restoranda yemeğinizi sağlıklı bir şekilde ve olması gerektiği gibi yemek istiyorsanız, siz siz olun, garsonlarla veya aşçılarla fazla kapışmayın.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bana da yeni elbise al]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5165</link>
			<pubDate>Fri, 30 Oct 2009 22:29:51 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5165</guid>
			<description><![CDATA[Bir bayram günü idi.Herkes çocuklarına yeni elbise alıyordu.Devlet başkanı Hazret-i Ömer'in oğlunun elbisesi eski idi.Çocuklar,eski elbiseli oğlu ile alay etmeye başladılar.Çocuk ağlaya ağlaya eve geldi.Hazret-i Ömer çocuğunun bu halini görünce,babalık şefkati ile hemen beytülmal(hazine) memurunu çağırdı huzuruna.Durumu anlatıp rica etti:<br />
-Bana,maaşıma mahsuben biraz avans verir misin?<br />
Memur şaşırdı:<br />
-Bu ayki maaşınızı almadınız mı efendim?<br />
-Aldım.Ben,gelecek ayın maaşından istiyorum.<br />
-Bana imzalı bir "kağıt" verirseniz olur efendim.<br />
-Tamam,nasıl bir kağıt istiyorsun?<br />
-Bir ay daha yaşayacağınıza dair bir "Senet" efendim.Bana,bu hususta bir imza verirseniz derhal takdim ederim.<br />
-Böyle bir imza veremem.<br />
-Özür dilerim efendim.Ben de avans veremem.<br />
Hazret-i Ömer,memurun sözlerine hayran kalıp,para almadan ayrılmıştır.Üzgün olarak oğluna dedi ki:<br />
-Görüyorsun yavrum,memur amca para vermiyor.Verseydi,alırdım senin istediğini.<br />
Bunun üzerine çocuk kesti ağlamayı,ama bu defa Halife ağlıyordu.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bir bayram günü idi.Herkes çocuklarına yeni elbise alıyordu.Devlet başkanı Hazret-i Ömer'in oğlunun elbisesi eski idi.Çocuklar,eski elbiseli oğlu ile alay etmeye başladılar.Çocuk ağlaya ağlaya eve geldi.Hazret-i Ömer çocuğunun bu halini görünce,babalık şefkati ile hemen beytülmal(hazine) memurunu çağırdı huzuruna.Durumu anlatıp rica etti:<br />
-Bana,maaşıma mahsuben biraz avans verir misin?<br />
Memur şaşırdı:<br />
-Bu ayki maaşınızı almadınız mı efendim?<br />
-Aldım.Ben,gelecek ayın maaşından istiyorum.<br />
-Bana imzalı bir "kağıt" verirseniz olur efendim.<br />
-Tamam,nasıl bir kağıt istiyorsun?<br />
-Bir ay daha yaşayacağınıza dair bir "Senet" efendim.Bana,bu hususta bir imza verirseniz derhal takdim ederim.<br />
-Böyle bir imza veremem.<br />
-Özür dilerim efendim.Ben de avans veremem.<br />
Hazret-i Ömer,memurun sözlerine hayran kalıp,para almadan ayrılmıştır.Üzgün olarak oğluna dedi ki:<br />
-Görüyorsun yavrum,memur amca para vermiyor.Verseydi,alırdım senin istediğini.<br />
Bunun üzerine çocuk kesti ağlamayı,ama bu defa Halife ağlıyordu.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bir Kadın Ömründe 16 Ay Ağlıyor..]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5088</link>
			<pubDate>Tue, 29 Sep 2009 20:55:50 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5088</guid>
			<description><![CDATA[Bir Kadın Ömründe Tam 16 Ay Ağlıyor<br />
<br />
Üç bin kadın üzerinde yapılan bir araştırmaya göre kadınlar bir yıl dört ay gözyaşı döküyor. <br />
<br />
&#8220;TheBabyWebsite.com&#8221; tarafından yapılan ankete göre kadınlar, doğdukları yıl bez değiştirme, beslenme gibi ihtiyaçlarının giderilmesi için günde üç saat, bir-üç yaşları arasında düşme, yorgunluk, azarlanma gibi sebeplerden günde iki saat beş dakika, genç kızlık dönemlerinde ise hormon, arkadaş kavgası, sevgili tarafından terk edilme gibi sebeplerden haftada ortalama iki saat 13 dakika, 19 yaşını geçtiklerinde ise haftada iki saat 14 dakika ağlıyorlar. 19-25 yaş arası kadınlarda duygusal bir film ya da ilişkiler konusundaki kararsızlık ağlamaya yeterli. <br />
<br />
25&#8217;ten sonra kötü haber, yorgunluk, eşiyle kavga gibi ortak nedenlerden göz yaşı dökmeye devam eden kadınlar böylece hayatlarının 12 bin saatini ağlayarak geçirmiş oluyorlar.<br />
<br />
<br />
Kaynak:Haberler.com]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bir Kadın Ömründe Tam 16 Ay Ağlıyor<br />
<br />
Üç bin kadın üzerinde yapılan bir araştırmaya göre kadınlar bir yıl dört ay gözyaşı döküyor. <br />
<br />
&#8220;TheBabyWebsite.com&#8221; tarafından yapılan ankete göre kadınlar, doğdukları yıl bez değiştirme, beslenme gibi ihtiyaçlarının giderilmesi için günde üç saat, bir-üç yaşları arasında düşme, yorgunluk, azarlanma gibi sebeplerden günde iki saat beş dakika, genç kızlık dönemlerinde ise hormon, arkadaş kavgası, sevgili tarafından terk edilme gibi sebeplerden haftada ortalama iki saat 13 dakika, 19 yaşını geçtiklerinde ise haftada iki saat 14 dakika ağlıyorlar. 19-25 yaş arası kadınlarda duygusal bir film ya da ilişkiler konusundaki kararsızlık ağlamaya yeterli. <br />
<br />
25&#8217;ten sonra kötü haber, yorgunluk, eşiyle kavga gibi ortak nedenlerden göz yaşı dökmeye devam eden kadınlar böylece hayatlarının 12 bin saatini ağlayarak geçirmiş oluyorlar.<br />
<br />
<br />
Kaynak:Haberler.com]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Zekice Cevaplar...]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5037</link>
			<pubDate>Sat, 12 Sep 2009 01:37:22 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=5037</guid>
			<description><![CDATA[İngiliz garson Türk müsteriye:<br />
* Çanakkale de çok askerimizi öldürdügünüz için<br />
sizleri pek sevmeyiz, deyince.<br />
bizimkinden gayet soguk kanli su cevabi almis:<br />
* orada ne isiniz vardi?<br />
<br />
Lafi uzatanlara ne yapmak lazim diye farabi'ye<br />
sormuslar, söyle demis:<br />
* uzun konusani kisa dinlemeli.<br />
<br />
<br />
materyalist ögretmen ögrencisine:<br />
* söyle bakalim Allah nerede? eger bilirsen bir<br />
portakal verecegim.<br />
ögrenci:<br />
* siz bana O'nun olmadigi yeri gösterin, ben size bir<br />
bahçe dolusu portakal vereyim.<br />
<br />
kadiköy camiinde vaaz vermekte olan o. demirci hocaya<br />
* hocam diye sormuslar. at nalini evimizin kapisina<br />
asarsak ugur getirir mi?<br />
demirci hoca :<br />
* zannetmiyorum, diye cevap vermis. o nallardan her<br />
atta dört tane var amma, bütün gün kamçi yiyip duruyorlar&#8230;<br />
<br />
mevlana, müridlerinden biriyle giderken, birkaç<br />
köpegin sarmas dolas uyuduklarini görür.<br />
müridi: güzel bir kardeslik örnegi der. keske insanlar<br />
da bunlardan ibret alsa.<br />
mevlana, tebessüm ederek karsilik verir.<br />
aralarina bir kemik ativer de gör kardesliklerini&#8230;.<br />
<br />
amerikali is adami, çinliyle alay ederek sormus:<br />
* mezarlarina koydugunuz pirinçleri ölüleriniz ne<br />
zaman yiyecek?<br />
çinli basini kaldirmadan cevap vermis:<br />
* sizin ölüleriniz koydugunuz çiçekleri kokladigi zaman&#8230;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[İngiliz garson Türk müsteriye:<br />
* Çanakkale de çok askerimizi öldürdügünüz için<br />
sizleri pek sevmeyiz, deyince.<br />
bizimkinden gayet soguk kanli su cevabi almis:<br />
* orada ne isiniz vardi?<br />
<br />
Lafi uzatanlara ne yapmak lazim diye farabi'ye<br />
sormuslar, söyle demis:<br />
* uzun konusani kisa dinlemeli.<br />
<br />
<br />
materyalist ögretmen ögrencisine:<br />
* söyle bakalim Allah nerede? eger bilirsen bir<br />
portakal verecegim.<br />
ögrenci:<br />
* siz bana O'nun olmadigi yeri gösterin, ben size bir<br />
bahçe dolusu portakal vereyim.<br />
<br />
kadiköy camiinde vaaz vermekte olan o. demirci hocaya<br />
* hocam diye sormuslar. at nalini evimizin kapisina<br />
asarsak ugur getirir mi?<br />
demirci hoca :<br />
* zannetmiyorum, diye cevap vermis. o nallardan her<br />
atta dört tane var amma, bütün gün kamçi yiyip duruyorlar&#8230;<br />
<br />
mevlana, müridlerinden biriyle giderken, birkaç<br />
köpegin sarmas dolas uyuduklarini görür.<br />
müridi: güzel bir kardeslik örnegi der. keske insanlar<br />
da bunlardan ibret alsa.<br />
mevlana, tebessüm ederek karsilik verir.<br />
aralarina bir kemik ativer de gör kardesliklerini&#8230;.<br />
<br />
amerikali is adami, çinliyle alay ederek sormus:<br />
* mezarlarina koydugunuz pirinçleri ölüleriniz ne<br />
zaman yiyecek?<br />
çinli basini kaldirmadan cevap vermis:<br />
* sizin ölüleriniz koydugunuz çiçekleri kokladigi zaman&#8230;]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Peygamberimiz'in Ramazan Günlüğü...]]></title>
			<link>http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=4991</link>
			<pubDate>Sun, 06 Sep 2009 14:38:50 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.eltcafe.net/showthread.php?tid=4991</guid>
			<description><![CDATA[Sitemize üye olmadan linkleri göremezsiniz. Kayıt olmak sadece 30 saniyenizi alacak... <br />
Kayıt Ol! - <br />
Giriş Yap... 		 		 				 				 				 				 		 		    					]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Sitemize üye olmadan linkleri göremezsiniz. Kayıt olmak sadece 30 saniyenizi alacak... <br />
Kayıt Ol! - <br />
Giriş Yap... 		 		 				 				 				 				 		 		    					]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>