ELTCafe.Net

Sayfanın tam versiyonu: Kriminoloji..
Şuan tam olmayan bir versiyonu görüntülüyorsunuz. Siteyi görüntülemek için, buraya tıklayınız.
Türkçe literatürde suç bilimi olarak da adlandırılan kriminoloji, suç ve suçun arkasındaki temel nedenleri inceleyen bilim dalı olarak tanımlanmaktadır. Daha önceleri hukukun veya sosyolojinin bir alt başlığı olarak yapılan suç çalışmaları, 18. yüzyıldan itibaren Beccaria, Lombroso, Sutherland ve Merton gibi isimlerin öncülüğünde kendi başına bir bilime dönüşmüştür. Kriminoloji, ortaya çıktığı günden bu yana birçok farklı felsefi görüşün etkisi altında kalmakla birlikte bu sahadaki araştırmaların temel amacı insanların neden suç işlediklerini saptamak yani suçun arkasındaki nedenleri anlamaktır. Suçu önlemek, kriminolojinin temel kaygısı olmamakla birlikte bu alanda yürütülen çalışmalar suçun oluşmasına zemin hazırlayan faktörleri ortaya koyarak problemi teşhis edilmesini sağlamakta ve dolayısıyla çözümün de nasıl olması gerektiğini bize anlatmaktadır.


Klasik ve Pozitivist Yaklaşımlar:


Klasik ve pozitivist okullar, suç biliminin ilk ortaya çıktığı dönemlerde etkisinde kaldığı temel felsefi duruşlardır. Batı"nın "aydınlanma çağı" döneminde haksız ve zalim uygulamalara son vermek düşüncesinden beslenen klasik okulun çıkış noktası, bireylerin "özgür iradeleri" ile hareket ettikleri ve "eşit haklarının" olduğu düşüncesidir. İtalyan düşünür Beccaria"nın liderliğindeki klasik anlayışa göre birey kendi iradesi ile bütün olasılıkların kâr-zarar muhasebesini yaptıktan sonra suç işler. Yani, suç, rasyonel bireyin sonuçlarını hesap ederek seçtiği bir davranış şeklidir. Bu düşünceye göre bireyi suç işlemekten alıkoymanın tek yolu cezaları ağırlaştırarak kâr-zarar terazisinde zarar kefesinin ağır gelmesini sağlamaktır. Klasik akım daha sonraları her ne kadar eleştirilse de Fransız Devrimiyle birlikte beliren modern hukuk anlayışını şekillendirmekte ve özellikle de keyfi cezalardan uzaklaşarak modern bir cezalandırma anlayışına gidilmesinde etkili olmuştur.[1]


Klasik anlayışa mukabil, pozitivist akım ise suçun bireyin seçtiği bir davranış olmadığını aksine bireyin içinde bulunduğu iç ve/veya dış faktörlerden kaynaklandığını ileri sürmektedir. Pozitivist okula göre kriminolojinin asıl görevi, suçlunun neden suç işlediğini saptamaktır. Bu yaklaşım her ne kadar daha insancıl bir tavrın başlangıcını oluşturmuş ve bugünün kriminoloji anlayışının öncülüğünü yapmışsa da, pozitivist okulun ortaya çıkışında dayandığı temel görüş daha sonraki kriminologlar tarafından ciddi anlamda eleştirilmiştir.[2]


Suç biliminde pozitivizm kendini ilk olarak biyolojik pozitivizm şeklinde göstermiş ve yine bir İtalyan isim olan hapishane doktoru Lombroso"nun önderliğinde gelişmiştir. Dönemin hakim düşüncesi olan Sosyal Darwinizm"den, yani belli ırkların diğerlerine göre daha "aşağı" nitelikler taşıdığı varsayımından hareketle Lombrosso; yanakların kemik yapısı, saçların alınla birleşme noktası gibi biyolojik özelliklerdeki farklıkların suça karşı eğilimler hakkında bilgi verdiğini öne sürmüştür.[3]


Çevresel Koşulların Etkisini Vurgulayan Yaklaşımlar:


İlerleyen yıllarda suçun "biyolojik kökenli güdülerin" ancak belirli sosyal faktörlerle birleşmeleri halinde bireylerin suç işleyeceği yaklaşımı egemen olmuş, 1920"lerle birlikte ise suçun esas kaynağının bireyin içinde yaşadığı sosyal şartlar olduğu görüşü yaygın kabul görmüştür. İlk olarak Sutherland, daha sonra ise Merton insanın biyolojik güdüleri ve sosyal kısıtlamalar arasında bitip tükenmeyen bir mücadele içinde olmadığını öne sürmüşler ve suçun kaynağının da bu sosyal yapıların bu güdüleri kontrolündeki başarısızlığı sonucu kaynaklanmadığını ifade etmişlerdir. Kriminolojinin bu duayen isimlerine göre suçun kaynağı, bireylerin içinde bulundukları sosyal ve kültürel yapılardır. Suçun öğrenildiğini varsayımından hareket eden sosyolojik anlayışa göre suç oranlarının farklı sosyal tabakalarda farklılaşması ve suç davranışının farklı gruplar içinde farklı şekillerde gerçekleşmesinin biyolojik temelli teorilerin geçerliliğini çürütmektedir.[4] Günümüz kriminal vakalarından örnek vererek bu ifadeleri somutlaştırmak gerekirse; göçmen gençlerin Paris"in yerlilerine göre daha fazla suç işlemelerinin nedeni onların genlerinde veya kültürlerinde değil, bu göçmen gençlerin içinde yaşadıkları sosyal ortamlarda aranmalıdır. Diğer bir ifade ile bu göçmen gençler özlerinde var olan bir kötülüğü gerçekleştirmeleri sonucunda değil, bulundukları ortama verdikleri doğal tepkiler sonucu suç işlemektedir. Esasen, göçmen mahallerinde veya benzer koşullar içerisinde yaşayan Fransız gençleri arasındaki suç oranı diğerlerinden daha az değildir. Öte taraftan, örneğin Paris"in daha muntazam bölgelerinde bulunan Cezayir asıllılarında bu tarz suçlara rastlanmamaktadır. Benzer şekilde, İstanbul"un sosyo-ekonomik açıdan problemli bölgeleri, diğerlerine oranla daha fazla suçlu barındırırken şehrin daha gelişmiş bölgelerindeki suçlu oranı azalmaktadır. Zaman içersinde şehrin büyümesi ile birlikte arazinin değerlenmesi, zenginleşme ve kamu hizmetinin yaygınlaşması gibi nedenlerle önceleri yoğun suçun yaşandığı semtlerdeki suç oranları azalmaktadır.


Üç Büyükler


Çağımızın önemli kriminoloji uzmanlarından olan Cullen ve Agnew ikilisi, suç bilimi üzerine yazılmış temel eserleri derledikleri kitaplarında Merton"un anomi, Shaw ve McKay ikilisinin sosyal karmaşa ve Hirschi"nin sosyal kontrol teorileri, kriminoloji biliminin üç büyüğü olarak nitelendirmektedir. Gerçekten de kriminoloji alanında gerek teorik bazda gerekse ampirik olarak yürütülen çalışmaların çok büyük bir kısmı bu ana çerçevelerden yola çıkmakta, beslenmekte ve bu teorik yapıların açık bıraktığı alanları doldurarak veya bu ana teorileri eleştirerek suç bilimini zenginleştirmektedir.


Merton, suçu incelerken Durkheim"in anomi kavramından yola çıkmaktadır. Bu anlayışa göre, şehirleşen toplumlarda maddi başarı ölçütlerine ciddi anlamda vurgu yapılırken aynı vurgu bu maddi başarılara ulaşacak yöntemlerin meşruiyeti üzerinde yapılmamaktadır. Bu tarz durumlarda Machiavelli"nin amaca ulaşmak için her yol mubahtır felsefesi etkili olmakta ve toplum kurallarının çözülmesi anlamına gelen anomi yaşanmaktadır. Anomi ise en fazla yoksul kesimdeki gençleri etkilemektedir zira bahsi geçen bu maddi hedeflere ulaşma konusunda en donanımsız grup, bu gruptur. Sözgelimi, fahiş fiyatlı markalara abartılı vurgu yapılırken aynı vurgu, bu markalara ulaşmak konusunda yapılmadığı durumlar gecekondu mahallerindeki gençler arasında gerilime, bunun sonucunda ise kurallar ve değerlerden uzaklaşmaya ve "alternatif" yollar aramaya yöneltmektedir.


Shaw ve McKay, şehirlerin belli bölgelerinde neden diğerlerine oranla daha fazla suç işlendiği üzerine yaptıkları incelemelerinde göç olgusuna vurgu yapmaktadır. İkiliye göre, şehrin büyümesi ve endüstrileşme ile birlikte yeni gelen göçmenler (burada özellikle şehre çalışmak için gelen işçi kesiminden bahsedilmektedir) ancak bedellerini ödeyebildikleri, "kenar mahallelere" yerleşmektedir. Bu mahallelerde ise bu göç dalgası esnasında birçok farklı kültürel yapıdan gelip yerleşmiş insanlar bulunmaktadır. Şehre yeni göç etmiş kişilerin ortak değerler, normlar, davranış biçimleri gibi toplum hayatını düzenleyen ortak yapıları paylaşmaması veya şehir kültürünün bu insanları absorbe edememesi neticesinde ise bir karmaşa oluşmaktadır. Bu süreç içerisinde kaygı veren diğer bir durum ise bireylerin bir taraftan da yaşadıkları göç sonucunda kendi değerler sisteminden uzaklaşmalarıdır. İstanbul"da işlenen "namus cinayetleri" bu durumun en trajik misalleri arasındadır. Olay son derece net bir şekilde taammüden cinayet işlemektir fakat bu cinayeti işleyen kişi olayı çok farklı bir şekilde değerlendirmekte ve "namusunu" kurtardığını düşünmektir. Bu noktada polisiye ve adliye tedbirlerin sadece bu cinayetlerin işlenmesini zorlaştırmamış aynı zamanda halkta da bir bilinç oluşturmak konusunda öncülük etmiştir. Bu noktada unutulmaması gereken, asıl değişimin insanların değerler sisteminde yapılması, polis ve adli kurumların ise ancak ve ancak sistem dışı olaylarda devreye sokulması gereklilikleridir.


Kontrol yaklaşımı, diğer iki görüşten farklı olarak insanların neden suç işlediği üzerinde değil, neden suç işlemediğini incelemektedir. Diğer bir ifade ile Hirsch"ye göre insan suç işleme potansiyeli olan bir varlıktır ve ancak toplumun denetimi olduğu durumlarda suç işlememektedir. Bu noktada unutulmaması gereken nokta, toplum denetiminden kastedilenin toplumun bizzat kendisinin yani aile, arkadaş çevresi, mahalle, okul, iş çevresi gibi kurumların denetimidir.


Sosyal bağlar teorisi olarak da adlandırılan yaklaşıma göre suçun temel nedeni bireyi toplumla bütünleştiren bağların zayıflığıdır yani birey toplumla ne derece kuvvetli bağlarla bütünleşirse suçtan o derece uzaklaşmaktadır. Bu bütünleşme sonucunda ise birey üzerinde etkinliği artan toplumun genel ahlaki sistemi bireyin suç işlemesini engeller. Sosyal bağların dört temel öğesi; toplumun kurallarını kabul derecesi anlamına gelen inanç, bireyin diğerlerinin fikirlerine duyarlılığına işaret eden bağlılık, kişinin toplumsal ödülleri ne derece önemsediğini ifade eden sadakat ve bireyin geleneksel yaşam şekilleriyle ne ölçüde içli dışlı olduğuna değinen katılım olarak sıralamaktadır. Sosyal bağların bu dört temel öğesinin her biri bu bağları ayrı ayrı güçlendirmektedir. Bu unsurlar ne derece eksikse, birey suça o derece daha yakındır[5]. Hirschi, ilerleyen yıllarda Gottfredson ile birlikte yürüttüğü çalışmalar neticesinde özdenetim kavramını geliştirmiş ve bireyin hukuk dışı eylemlere teşvik edecek (anlık) güdülerine karşı dayanıklılığının altını çizmiştir[6].


Özet


Özetlemek gerekirse, hukuk ve sosyoloji içinden türemiş kriminoloji ilk olarak, bireyin bilerek ve isteyerek suç işlediğini ve kriminal davranışların da yalnızca etkin cezai yaptırımlarla mümkün olduğunu ifade etmiştir. Daha sonraki yıllarda bireyin biyolojik sapmalarının suçun temel nedeni olduğu görüşü yaygın görmüş fakat kriminolojide sosyolojik bakış açısının hâkim olmasıyla birlikte bu görüş geçerliğini önemli ölçüde yitirmiştir. Çevresel faktörleri vurgulayan teoriler ise maddi ölçütlere abartılı vurgu neticesinde toplumun ahlaki değerlerinin çözüldüğünü iddia eden anomi teorisi, artan sanayileşme ve göç sonucunda toplumun değerler sisteminde çalkantıların oluştuğunu vurgulayan sosyal karmaşa yaklaşımı ve son olarak ise toplumsal bağların önemine işaret eden sosyal kontrol teorisinden etkilenmiştir.


'tumgazeteler'
Bilgiler için teşekkürler..Wink
rica ederim.. Wink
Criminal minds geldi aklıma, teşekkürler bilgi içinWink
rica ederim.. Smile
Sayfa: 1 2
Referans URL